Yıldız Ramazanoğlu ile Şehirleşen Doğa ve Yabancılaşan İnsan Üzerine Röportaj

Paylaş

Yıldız Ramazanoğlu kimdir ve kendisini nasıl bir dünya içerisinde tanımlamaktadır?

Başımıza gelenleri idrak ederken ve onlara karşı koyarken elinde kalemden ve kelamdan başka tutanağı olmayan biriyim. Türkçe’ye, Türkiye’ye, Orta Doğu’ya, Akdeniz’e ve dünyaya ait bir Müslüman olarak hissediyorum kendimi. İnsanlığın büyük hikayesinden küçük parçalar kopararak anlatmaya çalışıyorum, bütünden kopmadan.

Dünyada yaşanan pek çok haksızlık, zulüm ve kötülük var. Bu tür ihlalleri edebi türlerin arasında görünür kılmaya çalışmak geniş kitlelerde farkındalığın oluşmasını sağlıyor mu? Edebiyat, hayat mücadelesi vermede ne derece etkili olabiliyor?

Dünyayı baştan beri sanat ve düşünce yönetiyor. Genç yaşta zamanın dünyasını fethetmeye kalkışan İskender’i eğiten hocası Eflatun olmasaydı onda bütün dünyayı içine alan bir ufuk ve muhayyile olmazdı. Sözlü edebiyatımız ve kültürün bu yolla aktarılması olmasaydı, Osmanlı temel ilkeler üzerinde uzun yüzyıllar ayakta kalamazdı. Shakespeare olmasa İngilizlerin özgüveni eksik olurdu, Fransız cumhurbaşkanı De Gaulle, kendisinin aksine Cezayir’i müdafaa eden, birçok konuda ters düştüğü yazar için “Sartre Fransa’dır” demek zorunda kalmıştı. Bu, edebiyatın insanlığı, adaleti önceleyen  gücüdür.

Günümüz gençliği pek çok alanda kuşatılmış, edilginleşmiş ve son derece pasifize edilmiş durumda. Gençlerin çoğunluğunda bir bilinç bulanıklığı söz konusu. Siz bu tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çok fazla plastik uyaranla karşı karşıyayız. Dünyevi kazanımlar ideallerin önüne geçti.  Önceki idealist diğergam ve fedakar neslin, çocuklarına aynı duyguyu aktarmada isteksiz oldukları çok açık. “Biz bir yere varamadık” duygusuyla yeni nesli sahip olmaya, ele geçirmeye, başarıya yönlendirmeleri bir zafiyet. Fakat bu kadar basit değil, yılların dışlanmışlığının tezahürü bu. Öte yandan mevcut koşulları ve dünyanın ilkesizleşmesini anlayan, yeni bir yol açmak için kafa yoran gençler de var. İslam’ı temel alarak günümüz dünyasını kadim geleneğin ve modern tecrübenin ışığında özgüven, sabır ve metanetle analiz etmek,ortak bir kurtuluş inşa etmek lazım. Bu dünyanın adil insanlarıyla entegre olan ortak çabalara da açık olmalı.

Dünya çok farklı ve acımasız bir süreçten geçiyor. İnsanlar artık çok yorgun, gönüller de öyle. Bu tükenmişlik ve merhameti yitirmişlikten, duygularla ve acılarla yeterince hemhal olamamaktan nasıl kurtulunabilir? Kişiyi o içsel çöküşten kurtaracak manevi ilaç ne olabilir?

Vahyin rehberliğine, sözün gücüne, içtenliğe, hakikiliğe dönmek şifa olur. Kutuplaşmalar sözün düşüşüne ve hükmünü yitirişine sebep oldu. Farklı düşüncelerin çarpışmasından doğacak geniş yürekliliğin uzağına düştük. Hak ve adalet duygusunun gelişmesi için kula kulluğu kaldıran, üstünlük iddialarını yerle bir eden, her şeyi yerli yerine adaletle koyan ana söylemi merkeze almalıyız. Veda Hutbesine, Hılf’ul-Fudul’e, Hudeybiye Antlaşması’na,  Medine Vesikası’na, Akabe Biatı’na ihtiyacımız var. Şifa, hiçbir insanı ya da canlıyı dışarıda bırakmadan hakkını teslim eden Yaratıcımıza ilticada.

Ekonomik anlamda eskiye nazaran çok daha müreffeh bir hayatın içerisindeyiz. Ekonomik kalkınmanın doğal bir sonucu olarak hayatımızdaki pek çok şey değişti. Bu değişenlerden bir tanesi de eski mahalle kültürümüzün yerini site kültürünün alması. Yalnızca Müslümanlara ait İslami siteler bile söz konusu. Yaşanan bu değişimin neticesinde de insanların çoğunda müthiş bir yabancılaşma gözlenmekte. Siz bu site kültürünü ve bireyin bu yabancılaşan ve gittikçe yalnızlaşan dünyasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kaybettiğimiz şeyin farkında olsaydık belki bir çıkış yolu arardık ama bunun ne kadar bilincindeyiz muamma. Şehirde ana caddelerden içerilere daldıkça mahalleler çıkardı karşımıza. Mahalle bir uygarlığın hülasası ve efkâr-ı umumiyenin ruhudur. Sokakların biçimlenişi, pencerelerin cephesi, evin konumu, kapının yönü belli maksatlar gözetilerek inşa edilirdi. İnsanlar arasındaki kaygıları giderecek, huzuru tesis edecek, doğanın çetin koşullarına karşı koyacak bir yapılanma. Hepimizin hala hatırladığı mahalle yaşantısında, farklılıklar arasında kurulan hoşgörü ve dengeler güveni ve adaleti de getirirdi. Eski yaşantıda Müslüman olmayanların dışlanmasına, kuşku içinde yaklaşımlara, merhametten uzak ilişkilere yer yoktu. Mahallede evlenecek kızlardan, hastalardan, yoksullardan, işi bozulan aile reislerinden, sakatlanan hayvanlardan, kötü muamele gören kadınlardan herkesin haberi olurdu. Terapistler yerine tecrübeli arif insanlar sıkıntıya düşenleri, ruhu daralanları dinler anlar ve bir hal çaresi bulurdu. Zenginler ve yoksullar güvenlikli sitelerle, duvarlarla birbirinden ayrılmamıştı, herkes ötekini kollardı. Hasta mahallenin hastası, fakir mahallenin fakiriydi, herkes herkesin sorumluluğu altındaydı. Kimin evinde yemek pişmiyor, kurban kesilmiyor bilinirdi. İnternetten verilen bağış kurbanlarının değil, ev ev dağıtılan kurbanların makbul olduğu zamanlardı. İnsanlar ihtiyaç sahibi birinin varlığından haberdar oldukları halde rahatça yatıp uykuya dalamazlardı. Farklı insanların, Çerkes’in, Yahudi’nin, Rum’un, Arap’ın hayat tecrübesi de yaşantıya bir şekilde katılır ve herkes birlikte zenginleşirdi. Şimdi varsa yoksa birey ve tanımlanmış bir sürü gereksiz ihtiyaç.

Eskiden şehirleri meydana getiren unsurlar çok farklıydı, günümüzde ise şehirler tamamen beton yığınlarından oluşmakta ve hiçbir estetik değer barındırmamakta. Özellikle şehirlere dikilen gökdelen tarzındaki apartmanlar tüm mimariyi felç etmiş halde. Sizce İslami mimari nasıl şekillenmeli ve bünyesinde neleri barındırmalı?

Cansever’in kızı Mimar Emine Öğün’e göre hala umut var ve genç mimarlara göre ülkemizde insanların yeniden bahçeli, yatay, araç trafiğinden kısmen arındırılmış yerleşmelerde ev sahibi olabilmesi mümkün. Apartmanlara ve kaotik trafik ortamlarına mahkum olmak kader değil. “Ufkî şehir fikri yatay yerleşimli, ufukla paralel evlerin şehri demek. Geleneksel mahallelere baktığımızda azametten, görkemden ziyade mahremiyet, sadelik ve ince fikirlilik ön plana çıkıyor. Hamileler sokağa çıkmasın, yaşlılar evde kalsın, çocuklar tablet bilgisayarla oyalansın diye düşünen zihniyete karşılık tek, iki ya da en fazla üç katlı evlerin bağlandığı ortak doğal alanlarda kadınların, çocukların, yaşlıların, engellilerin haklarının teslim edildiği bir çevre ve yaşam standardı kurgulanabilir. Farklı sınıflardan insanların bir araya geleceği müşterek alanların ve buralardaki yüzleşmenin nasıl gerçekleşeceği ve trafiğin yeraltına alınmasıyla sürücülere karşı oluşacak gökyüzünden mahrumiyet haksızlığının nasıl giderileceği gibi konular ele alınmalı. Yaya ve bisiklet yollarının hayata geçirilmesi hayati önemde ve çoğu yerde bu asgari iyileştirmeden bile yoksunuz şehirlerde. Sonuçta her şeyin başı zihinlerde varolacak yeni bir aydınlanma ve bizzat kendi tecrübemizden yararlanma bilgisine, sakinliğine ulaşma mahareti.

İnsanın doğaya olan tutumu ve bilinçsiz davranışları yüzünden ekolojik denge alt üst olmuş durumda. İnsanın bu hoyratlığı birçok bitki ve canlı türünün yok olmasına neden oluyor. Hâlbuki İslam’a göre müminlerin sadece kendilerine karşı değil çevresine karşı da belli sorumlulukları var ama bu konuda yapılanlar maalesef ki yetersiz. Hâlbuki bir Müslüman’ın kesinlikle her konuda iyi bir örnek olması gerekiyor. Öyleyse Müslümanların ve insanlığın doğa konusunda duyarlı olmasını nasıl sağlayabiliriz?

Kur’ân sadece insana hitap etmez, aynı zamanda kâinatın bütün canlılarına konuşur. Vahyin hem muhatabı hem de tezahür alanı olan doğa, semboller denizi olarak ilahi ahengin yurdu. Arıya ve karıncaya vahyedilmekte, güneş, ay ve yıldızlar şahit tutulmakta, incire, zeytine ve Tur Dağı’na yemin edilmektedir mesela.

Fakat insan bu dengeyi bozmuştur:  “… İnsanların ellerinin işledikleri günahlar sebebiyle karada ve denizde fesat meydana çıktı…” (Rum 41) “…(Senden) ayrıldı mı yeryüzünde fesat çıkarmaya, ekini ve nesli helak etmeye çalışır. Allah ise fesadı sevmez.” (Bakara 205)

Peygamberimiz kim bir ağaç dikiminde bulunursa ona o ağaç meyve verdikçe sevabının geleceğini, kim kuru ve çorak bir yeri ihya ederse mükâfatlandırılacağını, kim yerine yenisini dikmeden bir ağacı kesecek olursa Allah’ın ona cehennemde bir ev yapacağını söyleyerek ağaca olan hürmetini kesin bir dille ortaya koymuştur.

Peygamberimiz’in şimdiki söyleyişle sit alanı ilan ettiği yerler de vardı, Mekke, Medine, Taif Vadisi, Kureyş kabilelerinin arazileri bunlardandı meselâ. Hatta Taif Vadisi’nin yaylası için “Ne dikenli ağaçları ne de çalıları tahrip edilmeyecek, av hayvanları da öldürülmeyecek.” demişlerdi. Cennetle müjdelenmiş bir kişi olarak Peygamberimiz’in fani dediğimiz dünyada kendi eliyle beş yüz ağaç dikmiş olması çok manidar olsa gerek.

Turgut Cansever’e göre; İslam’da teknoloji gerçek ihtiyaçları karşılama amacıyla kullanılmaktadır. İslam mimarisi bir fetiş haline gelmemiştir ve makineyi, verimliliği, konforu, tekniği, malzemeyi insanı kurtaracak temel ilgi alanları zannetme ve bu bağlamdaki fetişistik yaklaşımları da reddetmektedir. Bu bağlamda son dönemde oldukça yaygınlaşan modern İslami camiayı ve modern cami projelerini nasıl anlamlandırmalı ve değerlendirmeliyiz?

 Ben yeni formların denenmesine karşı değilim. Şakirin Camii mesela, kubbeyi yere koyan çok farklı bir yapı. Çağdaş olma endişesini fazla bulanlar oldu, kadınların kayırıldığı ve güzel bir ortam sağlandığı söylendi. Hepsi doğru olabilir ama ben sevdim açıkçası. Osmanlı cami geleneğinde iç ve dış mekan arasında bir bağ kurulur, ama camdan olması bazılarına hoş gelmedi. Camiler elbette sadece taştan, duvardan, camdan yapılar değil. Müminlerin cem olduğu, buluştuğu, konuştuğu, paylaştığı, öğrendiği yerler, öyle olmak zorunda. İnsanı hızla akıp gittiği dağdağanın içinden çekip almalı, taze bir soluk vermeli ki bu iyilikle tekrar gündelik hayata karıştığında, yaşamda öncelikli olan şeyleri hatırda tutabilsin. Mescitlerin en güzeli elbette Kuba Mescidi’dir ruhundaki ihlas, samimiyet ve yücelik bakımından. Peygamberin tuğla taşıdığı mabedin kuruluş felsefesinden esinlenmeyen, onu hesaba katmayan hiçbir mescit ve camiden hayatiyet beklenemez. Fakat bir örnek gecekondu zihniyetiyle yapılmış camilere bir şey denmezken yeni formların yerden yere vurulması da doğru olmaz. Özenle, imanla düşünülmüş formları; güzel ahlakın, adaletin, kıymet vermenin, alamet-i farikası görmek gerekir. Mimarlar cami fikri üzerinde daha çok kafa yormalı.

Modern insanın kültürel hayatı, hiçbir dönemde olmadığı kadar doğal yaşantısıyla çatışmaya başladı. Birçok değer adına insan kendi doğasını altüst etmeye devam ediyor ve doğallıktan vazgeçiyor. Sade ve doğal olmayı başarmak ise gerçekten çok zor. Dücane Cündioğlu’na göre bir insan ne kadar kültürlü, ne kadar şehirli, ne kadar uygar ise o kadar az doğal davranıyor. Bu insanın içindeki ikircikli tabiatın kaynağı ne olabilir? İnsan neden bu kadar çok bünyesinde tezatlık barındırmaktadır? 

Bütün dünyada sadeleşme, doğal yaşam arayışı, fıtratla yakınlaşma eğilimi güçleniyor. Kaybolan insan sanki uzaklardan eve dönme yolunda. Önümüzdeki yıllar insanlığın kendini baştan sona sorgulama çağı olacak, bunun bütün kültür ve medeniyetler için kaçınılmaz olduğu bir noktaya geldik.

 

 

 

 


Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir