Yasin Altıntaş ile “Suriyeli Mülteciler Özelinde Göç ve Siyaset” Üzerine Söyleşi

Paylaş

Selamun aleyküm hocam. Hoş geldiniz. Öncelikle biraz kendinizden bahseder misiniz?

Aleyküm Selam. Aslen Malatyalıyım ama 47 yıllık ömrümün sadece 11 yıllık dönemini Malatya’da geçirdim. Önce üniversite okumak için gittiğim Sakarya’da 7 yıl yaşayarak Sakaryalı oldum, 22 yıldır da Tekirdağlıyım. İşin özü ben de kendimi göçmen olarak görenlerdenim. Endüstri Mühendisiyim. Özel sektörde geçen 25 yıllık serüvenim son iki yıldır geri dönüşüm sektöründe faaliyet gösteren uluslararası bir şirketin Türkiye temsilcisi olarak devam ediyor. Evli ve bir kız evlat babasıyım. Üniversite çağlarımdan beri toplumun yararına olduğuna inandığım birçok sivil toplum ve siyasi faaliyetlerin içerisinde yer aldım, gücümüz yettiğince yer almaya da devam edeceğim.

Siyasetin göç olgusuna etkisine dair ne düşünüyorsunuz? Sizce göç olgusu siyaset tarafından araçsallaştırılmaya müsait bir konu mu?

İnsanlığın tarihi göçler ve göçlerin etkileri tarihidir, desek abartmış olmayız sanırım. Kimi zaman iklim ve doğal afetler, kimi zaman yeni kaynaklar bulma gibi sebeplerle göç eden insanoğlu, çoğu zamanda savaşlar nedeniyle göç etmek zorunda kalmıştır. Savaşların ana sebebi toplumları yönetenlerin siyasetleri olduğu düşünüldüğünde siyasetin göçler üzerindeki etkisi apaçık ortaya çıkıyor. Doğal olarak göç edilen yeni diyarlarda var olan toplumlarla temas, kurulan ilişki biçimlerinin hukuki, ahlaki bir zemine oturtulma idare edilme ihtiyacı yine siyasetin alanına girer. Bu alan gücü elinde bulunduran muktedirler tarafından araçsallaştırılmaya, istismar edilmeye açık bir alandır. Kimi zaman göçmenlere taraf olmak adına, kimi zaman göçmen karşıtı olarak karşımıza çıkar.

Suriye’deki iç çatışma sonrası meydana gelen mülteci krizinde uluslararası siyasetin rolü nedir?

Öncelikle belirtelim ki Arap Baharı ile birlikte Suriye’de de ortaya çıkan muhalif hareketin barışçıl gösterilerinin daha sonra silahlı mücadeleye dönüşmesi, dünyanın farklı bölgelerinden silahlı güçlerin bölgeye taşınması başta Suriye’nin sınır komşuları olmak üzere uluslararası siyasi aktörlerin desteği/katkısı olmadan mümkün değildir. Bu sebeple Suriye’de önce bir iç çatışmaya ardından uluslararası vekâlet savaşlarına şahit olduk, olmaya devam ediyoruz. Maalesef yakın bir zamanda da sona erecek gibi görünmüyor.

Mültecilere yardım eden yardım kuruluşları üzerinde siyasi erklerin bir yönlendirmesi veya bir çıkarı mevcut mu?

Bu soruya hem evet hem hayır diye cevap verilebilir, çünkü bölgede ve/veya mültecilerin göç etmek zorunda kaldığı coğrafyalarda onlarca farklı yardım kuruluşu farklı alanlarda faaliyet gösteriyor. Gıda, giyecek, barınma gibi bireysel temel yardımların yanı sıra eğitim, psikolojik destek, meslek/iş edindirme, sağlık hizmetleri vb. birçok farklı konuda faaliyet göstermeye çalışan birçok farklı kuruluş var. Bunların bir kısmı siyasi erkin işaretiyle harekete geçerken, bir kısmı da siyasi erke rağmen faaliyet göstermeye çalışıyor.

Suriye iç çatışmasının taraflarının mültecilere yaklaşımını kısaca değerlendirebilir misiniz?

Açıkçası bölgeden basın yayın yoluyla aldığımız haberler, temasta olduğumuz göçmenlerden edindiğim bilgiler doğrultusunda şunu rahatlıkla ifade edebilirim: Bölgedeki silahlı unsurların hiçbirisinin halkın durumunu ancak kendi çıkarları ile örtüştüğü kadar dikkate alıyorlar. Her grup mevzi kazanmak telaşında ve var gücüyle savaşa devam ediyor. Bu savaşın sonucu olan mülteci durumuna düşen halkları umursadıklarını düşünmüyorum.

Suriye’ye komşu olan Ulus devletlerin Suriyeli mültecilere karşı tavrı nasıl oldu?  Suriyeli mülteciler göç ettikleri bölgelerde ne tür sıkıntılar yaşadılar?

BM resmi rakamlarına göre bölge ülkelerinde 5,8 milyon mülteci olduğu belirtiliyor. (Dönem dönem kontrolsüz sınır geçişlerinin yaşanması sebebiyle kayıtların sağlıklı olmadığı hepimizin malumu. Yaklaşık 8 milyon civarında Suriyeli mülteci olduğu tahmin ediliyor.) 3,7 milyon mülteci ile Türkiye en fazla Suriyeli mülteci kabul eden ülke görünse de nüfusuna oranla en yüksek mülteci kabul eden ülke Lübnan oldu (900 bin mülteci, ülke nüfusunun yaklaşık %25'i). Ürdün’de 650 bin, Irak’ta 230 bin ve Mısır’da 130 bin kayıtlı Suriyeli mülteci olduğu bildiriliyor.

Bu ülkelerden ekonomik olarak en sıkıntılı durumda olmasına rağmen nüfusunun önemli bölümünü Filistinli mültecilerin oluşturduğu ve bu sayede mültecilerle birlikte yaşama kültürünün gelişmiş olduğu Ürdün, Suriyeli mülteciler açısından nispeten daha rahat görünüyor. Lübnan’da gerek ülke içi ekonomik sorunların derinleşeceği iddiası, gerekse Hizbullah’ın Suriye’deki iç savaşta aktif taraflardan olması Suriyeli mültecilere geri dönüş baskısı yapılmasına neden oluyor. Ayrıca pek çok siyasi hareket ülkenin mezhepsel/etnik dengelerinin bozulup yeniden iç savaş ihtimali doğuracağı gerekçesi ile mülteci aleyhtarı hareketler körüklüyor.

En çok Suriyeli mülteci barındıran Türkiye’de ise durum daha karmaşık bir hâl alıyor. Öncelikle belirtelim ki, Türkiye’nin Cenevre Sözleşmesi’ne şerhli imzasından kaynaklanan Türkiye’nin doğusundan gelen göçmenler mülteci değil “geçici koruma” statüsü alabiliyor. Bu sebeple Suriyeli mülteciler zaten asgari düzeyde olan temel mülteci haklarından dahi yararlanamıyor. Bu ise göçmenlerin çalışma, sağlık, eğitim vb. gibi temel haklarına doğrudan erişimlerini engelleyip, sürekli “yardıma muhtaç” halde kalmalarına ve gayrı resmi yollardan bunlara ulaşmaya çalışmalarına sebep oluyor. Toplumsal olarak da iki farklı kutup oluşmuş durumda gibi görünüyor. Bir tarafta bir lokmasını mültecilerle bölüşen, mültecilerin yerleşik hayata geçmeleri temel haklarına kavuşmaları için çaba harcayan STK’lar, platformlar, bireysel çabalar mevcutken diğer taraftan mültecileri olumlu veya olumsuz manada siyasi bir kart olarak gören siyasi partiler, milliyetçi/ırkçı söylemleri körükleyen STK’lar ve işi fiziksel saldırıya kadar vardıran gruplar mevcut. Bu ise mültecileri toplum içinde köşeye sıkıştıran başka bir faktör.

Şu anda zaten birçok göçmen mikro siyaset olarak tanımlayabileceğimiz alanda yerel STK'lar aracılığı ile oldukça aktif roller alıyorlar. Vatandaşlık hakkı almaları halinde aktif siyasete katılmaları önünde bir engel kalmaz.

Suriyeli mülteciler hakkında medya üzerinden çok ciddi bir dezenformasyon ve milliyetçi bir söylem mevcut. Mültecilerin bu maduniyet halleri ne zamana kadar devam edecek? Bu hususta sivil inisiyatifler ne yapmalılar?

Bu konuyu hepimizin içini acıtan ve üzerinde en çok kafa yormamız ve çaba harcamamız gereken mesele olarak görüyorum. Bu konuda ilk adımımız ulus devlet sınırlarının suni sınırlar olduğu, aslolanın yeryüzünün tamamına tüm insanlığın ortak olduğu hakikatini vurgulamak olmalıdır. İki ana mücadele alanı oluşturmalıyız: Bir taraftan bu dezenformasyonun ana sebebi olan ırkçılığa, milliyetçi fanatizme karşı mücadele ederken, diğer taraftan mültecilerin temel mülteci haklarını kazanması için baskı grupları oluşturmalıyız. Tabii ki özellikle sosyal medyada hızla yayılan dezenformasyona karşı doğru bilgileri yayacak güçlü bir karşı cephe oluşturup yoğun faaliyet sergilemeliyiz.

Şehirlerdeki alt veya orta sınıflar, yaşam şartlarının zorlaşmasının, kira, iş bulamamalarının sebebini o şehirdeki mülteciler olarak görüyorlar. Sizce bu itirazların haklılık payı var mı? İtirazlar toplumun hangi kesimine yönelik yapılmalı?

Bu itirazlarda kısmen haklılık payı olsa da, toplumun farklı sınıfları arasında bir çatışma oluşturarak egemen sınıfların konforlarını devam ettirmek için ortaya koydukları suni bir gündemdir. Gerek mültecilerin gerekse şehirlerdeki orta ve alt sınıfların yaşam şartlarının zorluğunun temel sebebi bir diğer grup değil egemen sermaye ve iktidar sahiplerinin hakça bölüşüme engel olması meselesidir. Tarih boyunca egemenler ezilenlerin kendilerini hedef tahtasına oturtmaması için birbirileriyle savaşmalarını istemişler ve bunun için türlü araçlar türetmişlerdir. ABD’de ve Avrupa’da yaygınlaşan ve Türkiye’de de kabul gören göçmen karşıtı ırkçı ve ekonomik söylem bunun tezahürü olarak karşımıza çıkmaktadır. Unutmayalım ki dünyanın en zengin %1 nüfusunun servet toplamı geri kalan %99’un servet toplamının iki katından daha fazladır. Yine Türkiye’de en zengin %1’in serveti geri kalan %9’'un servetinden daha fazla. Yine devletlerin savaş ve rant ekonomilerine aktardıkları kaynaklar, dünya genelinde finans sektörünün insanoğlunu nasıl sömürdüğüne dair onlarca istatistik ortaya konulabilir. Özetle gelirlerimizin düşmesinin sebebi savaşlardan, yoksunluktan ve yoksulluktan kaçan göçmenler değil, doymak bilmeyen iştahlarıyla savaşları körükleyen kapitalizmin çarkları, hakkımız olan iki lokmanın birisini elimizden alan egemen sermaye grupları ve onların bu halde olmasını sağlayan devlet organlarıdır. Eğer bir itiraz yükselteceksek bu kesimlere yönelik olmalıdır. Mücadele etmemiz gereken alan yeryüzünün en mağdur kesimi olan mültecilerin boğazından geçen lokmaları saymak değil, devletlerin savaş ve rant ekonomilerine aktardıkları kaynakları adil paylaşımla halklara aktarmalarını, bu sömürü düzeninin son bulmasını talep etmek olmalıdır.

Mülteciler hangi şartlar altında çalışıyor? Ne tür haksızlıklara maruz bırakılıyorlar?

Daha önce belirttiğim gibi temel mülteci haklarını kazanamamış olduklarından, Türkiye’nin doğusundan gelen göçmenlerin sosyal güvenceli ve kayıtlı olarak çalışma imkânları yoktur. Örneğin, kendi çalıştığım Atık ve Geri Dönüşüm sektöründe oldukça fazla göçmen asgari ücretin altında, en ağır işlerde hiçbir sosyal güvenceleri olmadan yevmiyeli olarak çalışmaktadırlar. Yine diğer sektörlerde de ucuz işgücü olarak kullanıldıkları gibi, basına yansıyan bazı olaylarda şahit olduk ki bir kısmına hiçbir ücret dahi ödenmeden işlerine son verilebiliyor. Göçmenlerin çoğu yevmiyeli işlerde çalıştıklarından özellikle pandemi döneminde küçük işletmelerin çalışmaması nedeniyle günlük gıda ihtiyaçlarını dahi karşılamayacak kadar mağduriyetler yaşadılar ve yaşamaya devam ediyorlar.

Türkiye’deki mülteciler neden Avrupa’ya gitmek istiyor? Denizden, karadan veya başka yollardan hayatlarına mal olacak bu yolculuğa hangi koşullar zorluyor?

Bu soruyu mültecilerle birebir görüşmelerimde defalarca sordum, bir çok farklı cevaplar aldım, birleştikleri ortak noktaları özetlemeye çalışayım:

-Mülteci statülerinin olmaması nedeniyle çalışma şartlarının ağırlığı

-Ülkedeki siyasal ve ekonomik belirsizlik

-Yükselen milliyetçi söylemler ve mültecilere yönelik saldırılar

Sürekli temasta bulunduğum Afgan mülteci Yusuf'un dediği gibi: “Siz burada mutlu değil, biz nasıl mutlu olalım?”

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın mültecileri Avrupa’nın ekonomik vicdanını diriltmek için bir koz olarak kullanmasını ahlaki olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

Daha önce değindiğimiz büyük eksikliklerine rağmen Erdoğan ve mevcut iktidarın özellikle Suriyeli Mültecilere yönelik politikalarını Ortadoğu ve Avrupa’daki diğer ülkelere kıyasla daha olumlu bulduğumu söyleyebilirim. Fakat mültecilerin gerek iç politikada gerekse dış politikada bir koz olarak kullanılması, insan onurunu ayaklar altına alan bir tavırdır. Sık sık dile getirilen “Ensar-Muhacir” söyleminin gerçekliğinin olmadığının, temel insan haklarına ve hukuka dayandırılmayan söylemlerin zamanla evrilebileceğini göstermesi açısından da manidardır. Bu sebeple öncelikle yapılacak olan AB ile yapılmış olan geri gönderme anlaşmasının iptali, sınırların açılmasıdır.

Bu değerli ve ufuk açıcı değerlendirmeleriniz için teşekkür ederiz hocam. Allah razı olsun.

Yeryüzünün en çok ezilen sınıfı olan mülteciler için bir çaba harcadığınız için ben teşekkür ederim.

 

 


Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir