Yaşam Felsefesi Olarak Tüketim: “Tüketiyorum öyleyse varım!”

Paylaş

“Bütün maddi tatminleri sağlayın ona, öyle ki uyumak, çörek yemek ve dünya tarihini sürdürmeyi dert edinmekten başka yapacak bir şeyi kalmasın; yeryüzünün tüm mallarına boğun ve saç diplerine kadar mutluluğa gömün: Bu mutluluğun yüzeyine küçük kabarcıklar çıkacaktır, suyun üzerinde olduğu gibi.(Dostoyevski/Yeraltından Notlar)”

Yaşadığımız yüzyılda bireyler kapitalist sistemin” üretimin çokluğu tüketimin sürekliliğine bağlıdır” ilkesi temelinde, tüketim merkezli bir yaşam sürmekteler. Pek çok sosyal teorisyen (örn. Veblen, Baudrillard, Bauman, Ritzer,  Chaney, Bocock vs.) de, modern toplumu, tüketimcilik ve tüketim metaforları üzerinden anlamaya çalışıyor. Yani şuan yaşadığımız topluma “tüketim toplumu” adını verebiliriz. Tüketim toplumu, Baudrillard’a göre tüketimin öğrenilmesi toplumudur. Bocock’a göre; modern kapitalist toplumlarda tüketim, “artık insanların kim oldukları, kim olmak istedikleriyle ilgili duyarlılıklarını ve bu duyarlılıklarını korumayı sağlayan yöntemleri etkilemektedir”. Bu, tüketimi sadece ekonomik açıdan inceleyebileceğimiz bir kavram değil aynı zamanda sosyal, kültürel ve psikolojik açıdan incelenmesi gereken bir olgu haline getirmiştir.

Genel olarak insan tüketimi iki çeşittir: Asli tüketim ve keyfi tüketim.  Asli tüketim keyfiyet bakımından sınırlı, yiyecek ve içecek gibi temel (ihtiyaç merkezli) tüketim şeklidir. Keyfi tüketim ise keyfiyet ve kemiyet bakımından sınırsız, zevk merkezli bir tüketim şeklidir. Bazı durumlarda bu iki tüketim şeklini birbirinden ayırmak zorlaşır. Çünkü durum bağımlılık seviyesine gelmiştir. Bağlayıcılığı artmış, hayatın içerisinde aktif bir rol üstlenmiştir (televizyon, akıllı telefonlar, sigara, içki vb.). Asli ve keyfi tüketimin birbirinden ayırmanın yolu, tükettiğimiz şeyi hayatımızdan uzaklaştırmaktır. Eğer bir şeyi tüketmeden de yaşayabiliyorsak bu keyfi tüketimdir, yaşayamıyorsak bu asli tüketimdir.

Modern zamanlarda tüketim insanların misyonu haline gelmiştir; şöyle ki ”mutlu olmak için harcamak gerekir, harcamak için para gerekir, para için çalışmak gerekir”.  Bu çark sürekli dönmektedir. Bireyin görevi bu sisteme sadık kalmaktır. Birey mutlu olmak istemeli ve mutluluğun kaynağını da harcamakta/tüketmekte görmelidir.  Harcamak veya tüketmek içinse çalışmalıdır. Tek iş belki yetmez bireyin tüketimine, o zaman ek iş bulmalı ve çalışmalı, para kazanmalıdır. Çünkü mutluluğun kaynağı tüketimdir. Mutlu olmamız içinse tüketimin kapıları sonuna kadar açıktır.

+Paranız mı bitti?

-Kredi kartıyla istediğiniz her şeyi alabilirsiniz.

+Kredi kartı kullanmıyor musunuz?

-Senet yapalım yavaş yavaş ödersiniz.

Bireyler, bu diyalogda satılan yıllarının farkında değildir. Birey; elektronik aletler, beyaz eşyalar, ev, araba, gibi şeyleri almak için bu yolları kullanır. Örneğin; 2500 liralık bir şeyi senetle aldığımız da bunun fiyatı yaklaşık 2800-2900 olur. 100 lira taksitle ödeyeceğimizi varsayarsak yaklaşık 28-29 ay bunu ödemek zorunda kalırız. Yani taksit altına giren insanın geleceği rehin alınmıştır. Bunu kredi ile alınan ev ve arabanın aylık taksitleri üzerinden düşünürsek; insanların sömürülmeye mahkum olduklarının farkına varırız. Çünkü ödeyecek taksitleri ve senetleri vardır. İşçi,   patronuna; “Niçin beni bu kadar çalıştırıyorsun? Mesaiye kalmak istemiyorum.” gibi cümleler kuramaz. Aklında her zaman ödeyeceği taksitler vardır.  Bu, suni ve gerçekdışı bir tüketimin sonuçlarıdır. Suni ve gerçekdışı olan tüketimin, gün geçtikçe ‘Geliri’ ezmesi sonucu insan ruhen ve cismen zarar görmüş olur. “Beşeriyet modern yaşantıda bütün gücünü, tatilini ve duygularını, gün geçtikçe büyüyen tüketime feda etmek zorundadır. Modern insanın felsefesi, huzur ve sessizliktir; ama modern insanın huzur ve sessizliğini böyle bir ortamı oluşturma araçlarını sağlamaya feda ettiğine şahit olmaktayız. Avrupa’nın giderek hissettiği, modern hayatın hiçliği işte budur”.(Şeriati) Aynı zamanda tüketim, modern zamanda bir kimlik belirleyici rolünü üstlenmektedir. Bireylerin kimlikleri, tükettikleri metalar üzerinden belirlenir. “Şehirdeki birey daha çok, bir kimlik duygusu yaratabilmek, kim olarak algılanmayı arzu ettiğini belirtebilmek amacıyla tüketmektedir” (Bocock) Raflardaki ürünlerin kategorize olması gibi bireyler de kendi içlerinde tükettikleri markalar üzerinden bir kimlik sahibi olurlar.

Tüketimin Sürekliliği ve Reklamın Rolü

Tüketimin sürekli hale gelmesi demek; üretilen herhangi bir malın kitle tarafından (sorgulanmaksızın veya ihtiyaç yönüne bakmadan zevk merkezli) tüketilmesidir. Bu kişilerin zevkiyle alakalı bir durumdur. Zevklerin değişiminde ise en önemli unsur reklamdır. Yani reklam vasıtasıyla zevkler şekillendirilir ve üretilen herhangi bir şeyi tüketmeye mecbur bırakılırız.

Denilebilir ki; reklamlar birbirinden farklı iletişim kanallarında gerek konum gerek geliştirim gerekse içerik göstergeleriyle anlam yarattığı şeyleri değerli iletiler olarak sunmak suretiyle, bizden, bunlara değer vermemizi dolayısıyla da değer verdiğimiz şeylere göre yaşamamızı istemektedir (Burton). Bir anlamda, bize söyledikleri yönünde hareket ettiğimiz zaman değerli olabileceğimiz imasında bulunmaktadır. Özellikle izleyicilerin, kendilerine sunulan düşsellikte güvensizlikleri ile inanmazlıklarını askıya aldıklarında ve seyrettikleri fantezinin içerisinde yaşamın nasıl olduğunu düşünmeye davet edildiklerinde (Rutherford), bu duyguya kapıldıkları gözlenmektedir.

Televizyon en etkili reklam aracıdır. Barry Sanders’ın da ifade ettiği gibi: “Televizyon ona neyi satın alacağını, kiminle ahbaplık edeceğini öğretmiştir; ona düşünmeden ama hevesle tüketmeyi öğretmiştir.”

  1. Dünya Savaşı’ndan sonra başlayan ABD refah döneminde satış analizcisi Victor Lebow şunları söylemiştir: “Aşırı derecede üretken olan ekonomimiz, tüketimi yaşam tarzı haline getirmemizi, malların satın alınmasını ve kullanılmasını bir ayine dönüştürmemizi, tüketimde manevi tatmini, egomuzun tatminini aramamızı istemektedir. Bir şeylerin giderek artan bir hızla tüketilmesine, yakılıp bitirilmesine, yıpratılmasına, yenisiyle değiştirilmesine ve hurdaya çevrilmesine ihtiyacımız var.”

Onlar için herhangi bir şeyin tüketilmesi gerekiyorsa, tüketilmelidir. Sonuçların hiçbir önemi yoktur. İnsan varlığının, sağlığının, ruhsal yapısının, kimliğinin aynı zamanda doğanın hiçbir önemi yoktur. Bu Batı’nın sahip olduğu makyavelist bakışın sonuçlarıdır. Emperyalist zihin bu şekilde çalışır. Bu zihnin belirli hedef ve amaçları vardır. Bu yolda yapılacak, yıkılacak, yok edilecek hiçbir şeyin önemi yoktur.

Müslüman’ın Tüketim Toplumundaki Varoluşu Nasıl Olmalıdır?

Modernleşmeyle birlikte -ki bu tedricen olmuş bir meseledir- Müslümanlar Batı’dan gelen düşünsel, psikolojik, ideolojik saldırılara maruz kalmışlardır. Bu saldırılara toplum gerekli cevabı verememiş aksine asimile olmuştur. Örneğin; Kuran bireylere ahiret merkezli mesajlar vermektedir. Ancak günümüzde merkezine dünyayı alan kimseler görülmektedir. Merkezine dünyayı alan bir birey de elbette tüketim konusunda itidalli olamayacaktır. Çünkü o da tüketim toplumundaki bireyler gibi bireysel haz ve mutluluğu amaç edinerek, egosantrik bir bakış açısıyla şartsız tüketimi benimseyecektir.

Dünya hayatı yalnızca bir oyun ve oyalanmadan başkası değildir. Korkup sakınmakta olanlar için ahiret yurdu daha hayırlıdır”(En’am, 6/32).

Kur’an, tüketim toplumunun bireysel haz ve mutluluğu esas alan egoizmine karşın israf ve cimrilikten uzak bir şekilde ihtiyacı gözeten bir infak/harcama ahlakı geliştirir.

“O [Rahman’ın kulları] ki, harcadıklarında ne israf ederler ne de cimrilik gösterirler. Bu ikisinin arasında orta/dengeli bir yol edinirler” (Furkan, 25/67).

“Elini boynunda bağlanmış olarak kılma, büsbütün de açık tutma. Sonra kınanır, hasret (pişmanlık) içinde kalakalırsın” (İsra, 17/29).

“Ve (ey insanoğlu,) yakın(ların)a hak(lar)ını ver; düşküne de, yolda kalmışa da; ama sakın [elindekini] anlamsız, amaçsız bir biçimde saçıp savurma. Çünkü bil ki, saçıp savuranlar Şeytan’ın kardeşleridir…” (İsra, 17/26).

              Sonuç olarak bir Müslüman tüketim konusunda Kur’an merkezli olmalı ve itidalli davranmalıdır. Bu hayatın gelip geçici olduğunu unutmamalı; reklamlar, yaşadığı toplumdaki bireylerin harcamaları,  vb. tüketimi teşvik edici unsurlara karşı taviz vermemelidir.

“Ey kavmim, gerçekten bu dünya hayatı, yalnızca bir meta(kısa süreli bir yararlanma)dır. Şüphesiz ahiret, (asıl) karar kılınan yurt odur”(Mü’min 40/39).


Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir