Vahdetin Önündeki Engeller

Paylaş

Vahdet olağan, fıtri bir süreçken, tefrika bu olağan halin bozulmasıdır. İslam inancına göre insanlığın başlangıcı medenidir, modern tarihin iddia ettiği gibi sonradan medeni toplum haline gelmemiştir. Hz. Adem ile başlayan insanlık serüveni kaos ve medeni bir yaşam çizgisinde iniş ve çıkışlar yaşamış, Allah da bu kaos dönemlerinde insanların birliklerini tekrar sağlamaları için peygamberler göndermiştir. Peygamberler vesilesiyle aralarındaki bu dağınıklık giderilerek birbirinden farklı, birbirine muhalif insanların bir diğeri ile yardımlaşma ve son derece uyum içerisinde yaşadıkları mümkün vahdet hali insanlara, milletlere tekrar hatırlatılmıştır.

Milletlerin tarihsel olarak yükseliş ve gerileyiş seyri ilahi yasalarla uyumlu hareket edip etmedikleriyle doğru orantılıdır. İslam’ın gösterdiği istikamette yol almayan Müslümanlar tefrika, nifak, hizipçilik gibi musibetler ile içeriden çürümenin başlamasına neden olmuş ve böylece birlikleri bozulmuştur. “Ben ne İngilizlerden ne de Amerikalılardan korkuyorum; ancak Allah’a isyan edip neticede ihtilafa düşmenizden korkuyorum.” diyen Hasan el-Benna da bu gerçeğin altını önemle çizmektedir.

Vahdet, İslam dünyasının çokça gündem ettiği fakat “hakikatle” üzerinde durmadığı klişe konulardan. Bir şey gündemleştirildiği kadar pratik olarak var edilmeye çalışılmıyorsa ikircikli bir hayat bahşeder insana ve maalesef vahdet gibi hayati önemi haiz bir konuda bile “ben Müslümanım” iddiasında bulunanları da teğet geçmiyor bu durum. Hakkında bu kadar konuşulduğu, yazıldığı ve gündem oluşturulduğu halde tüm bu uğraşlar İslam toplumlarındaki bu dağınıklığı, dağınıklığın verdiği başıboşluğu neden gideremiyor, gidermeye gücü yetmiyor? Hakikaten Müslümanlar bu dağınıklıktan mustaripler mi? Eğer rahatsızlık duyuluyorsa nerede veya nerelerde vahim hatalar yapılıyor? Bunun akidevi, sosyal, siyasal, bireysel birçok nedeni var elbette ama sorunun kendisi kalplerimizin derinlerinde kibir, ucup, haset dehlizlerindedir desek abartmış sayılmayız.

1) Tevhidi İnancı Gerçekleştir/e/miyor Olmak

Tevhid “La ilahe illallah” diyerek Allah’ı birlemek, vahdet ise “la ilahe illallah” diyen muvahhidlerin birleşmesidir. Tevhid İslam dininin ana umdelerinin en başında yer alır. Peygamberler muhatap oldukları toplumda ilk olarak tevhid inancını yerleştirmeyi hedeflemişlerdir.[1] Bu inanç kalplere yerleşince insanın hayatını kuşatan tüm unsurlar bu inanca göre şekillenir. Gerçek bir İslami yaşamdan söz edebilmek için de itikatta, amelde; sosyal, siyasal ve ekonomik hayatta tevhid inancının muhkem olarak var olması gerekir. Böyle yaşanan pratikler sonucunda o dine teslim olmuş bireyler kendiliğinden bir merkeze göre hareket ederler. Her alanda yaşanan, pratize edilen tevhid, kendilerini de bileştirmiş olur. Yani, muvahhid bir toplumun vahdeti kaçınılmaz bir son olarak karşımıza çıkar.

İslami yaşam için tevhid ve vahdet birbirlerini tamamlayan ve güçlendiren iki unsurdur. Tevhidi inancı koruyabilmek için şirkten kaçınmak nasıl elzem ise, vahdeti sağlamak ve koruyabilmek için de tefrika ve nifaktan kaçınmak da bir o kadar elzemdir. Böyle bir hassasiyet geliştirilmediğinde o toplumdan tevhit inancı da yavaş yavaş çekilecektir; çünkü toplumsal birliğin halel görmesi müslüman, muvahhid kimlikleri de tahrif edecek ve neticede bu durum birbirlerine düşmanlık besleyenlerin tefrikaya düşmesine sebep olacaktır. O nedenle var olan nifak ve tefrikayı vahdete dönüştürmek her Müslümanın dikkatle üstünde durması gereken bir vazifesidir.[2]

2) Kavmiyetçilik/Irkçılık

Irkçılık sorunu insanlık tarihi kadar eski diyebiliriz, hatta ilk insanın yaratılışında bile bunun örnekliğini görmek mümkün.[3] Irk taassubu ile ilgili tarih boyunca felsefeler oluşturulmuş, kanunlar konulmuş ve hatta meşruluğu için ahlaki temellendirmeler de bulunulmuştur. Örneğin: Kadim İranlılar damarlarında tanrı kanının dolaştığını söylemişlerdir; Yahudiler İsrailoğullarının Allah’ın seçkin kulları olduklarını iddia etmişlerdir; Roma’da hürlerin sayısı kölelerin sayısının çok çok aşağısında kalmış, nitekim hür olabilmek için en az iki bin köleye sahip olmak gerekmiştir. Hindistan’da hala var olagelen kast sistemi yine bunun bir örneğidir. Yine İngiltere, Afrika kıtasında ırkçılığı kullanarak “beyazlar siyahların efendisidir” safsatasını meşrulaştırmış ve Afrika topraklarını bu yolla sömürgeleştirmiştir. Avrupalılar kendi millet ve ırkı dışındaki Amerika’nın asıl sahipleri olan Kızılderililerin mal, can ve namuslarını kendilerine mübah kılmış ve orada vahşice bir kıyım gerçekleştirmiştir… Elbette tüm bu yapılanları sadece ırkçılıkla açıklayamayız fakat kavmiyetçiliğin zihinlerden hala yok edilemeyen insanlık sorunsalı olduğu selim akılların kabul edeceği bir gerçektir.

Peygamber efendimiz, İslam toplumunu oluştururken ırkçılık ile ilgili ciddi bir mücadele vermiştir.[4]  Veda hutbesinde son hatırlatmalarda bulunurken insanların bu konuda tekraren hataya düşeceklerini öngördüğünden son defa Müslümanları uyararak üstünlüğün takvada olduğunu hatırlatmıştır.[5] Raşid halifelerde görülmeyen bu sorun, yönetimin Emeviler’e geçmesinden sonra kendisine münbit bir zemin bulmuştur. Emeviler’in ırkçı politikaları sebebiyle de diğer milletler İslam’a mesafeli durmuşlardır. Uydurma hadislerle birbirleri ile rekabet edercesine Arapların üstünlüğü, Türklerin üstünlüğü, Farisilerin üstünlüğü güçlendirilmek istenmiş ve bu durum sebebiyle ayrışmalar hız kazanarak artmıştır. Osmanlı dönemine gelindiğinde ise bu hava hatırı sayılır derecede olması gerekene doğru bir ivme kazanmıştır.

Osmanlı’da 1700’lü yıllara kadar ırkçılık gibi bir sorun olmazken Fransız Devrimi ile beraber bu sorun günbegün yükselmiş ve 1900’lü yıllarda artık milliyetçi söylemlere sahip akımlar Batının üfürükleriyle[6] kendi ulus sınırları içinde yönetim talebinde bulunmaya başlamışlardır. Siyasal yapının çökmesiyle de sadece topraklar parçalanmamış Müslüman ümmet de bundan epeyce nasibini almıştır. Artık Batı dünyası milliyetçilik söylemleriyle, böl-yönet taktiğiyle özgür (!), tek uluslu yönetimlerin arka planındaki gizli aktör olma şerefine (!) ulaşmıştır. İlginçtir: Birbirlerinin farklı ırktan oluşuna tahammül edemeyen ve birbirleri ile Batılılardan daha çok ortak yönü olan Müslümanlar, Batı’nın efendiliğine “eyvallah” demeyi zül saymamışlardır kendilerine!

İslam dininin kardeşlik hukuku bağlamında ortaya koyduğu şey eşsizdir. Kan bağı olmaksızın sadece aynı dine mensubiyet sebebiyle Müslümanların arasında velayet bağı gelişir. “İslam” olmakla kişiler birbirlerinin velisi olurlar; acı, hüzün, sevinç, korku,… gibi duyguların paydaşı olurlar.[7] Bu paydaşlığa sahip olabilmek için aynı kana ihtiyaç yoktur. Nitekim Hz. Lut’un karısı ve Hz. Nuh’un oğlu ısrarlı inkârları sebebiyle helak olmuşlardır. Bir baba şefkatiyle Hz. Nuh, oğlunu “kurtulmuşların gemisine” almak istese de ilahi emir “o senin ehlinden değildir!” diyerek uyarıda bulunmuştur.[8]

Allah, farklı ırklardan yaratılışımızın sebebi olarak tanışmak, kaynaşmak kelimelerini kullanır. Bizleri farklı kabileden, milletten, ırktan yaratmıştır ki farklı bir kimliğimiz olsun ve bu da tanışıp kaynaşmaya bir vesile olsun. Ve yine Allah, mensup olduğu ırk sebebiyle kazandığı kimlik ile övünmeyi, kendini üstün görmeyi de doğru davranış arasında görmez. Haddizatında insanın bunda bir kesbi söz konusu değildir. Kur’an’ın deyimiyle üstünlük takvadadır ve hiç kimse bu dünyada kendi takvasını ölçer konumda olmayacaktır. O nedenle ırk ile övünme ve bunu üstünlük sayma çabası beyhudedir, “ben Müslümanım” iddiasında bulunanlar için bir kimlik bunalımının neticesidir.[9]

3) Mezhepçilik

İslam düşüncesi yeni insanlar, yeni topraklar, yeni coğrafyalar ile yüz göz ola ola doğal süreçte kendini güncellemiş ve bunun sonucunda da çeşitli yorumlar ortaya çıkmıştır. Bu yorumlar fıkhi ve itikadi olarak nasların gölgesinde milyarlarca Müslümana İslami kimlik kazandırmıştır. Mezheplerin toplumsal faydası yadsınamaz elbette ancak, meseleyi sorun haline getiren şey, mezhep müntesiplerinin, mezhepleri varoluşsal temelde algılamasıdır.

Fıkhi mezhepler hicri II. yüzyılda birer doktrin haline gelmiş, dördü dışındakiler (Hanefilik, Şafilik, Hanbelilik, Malikilik) müntesibi kalmadığı için tarih sahnesinden silinmiştir. Mezhep imamlarının yaşadığı dönemde mezhepler henüz taassup derecesinde algılanmamıştır fakat çok geçmeden bu durum bir vakıa olmuştur. Hanefi âlimi Kerhi: “Eshabımızın (mezhep âlimlerimizin) görüşüne ters düşen bir ayet ve hadis ya mensuhtur veya tevile muhtaçtır.” deme cüretini kendinde bulabilmiştir. Mısırlı mutasavvıf ve fakih Ahmet es-Savi ise: “Kur’an ve sünnetin zahiriyle amel etmek, küfrün temelidir. Dört mezhebin görüşleri Kur’an, Sünnet ve sahabenin görüşlerine ters düşse bile onlara muhalefet etmek asla caiz değildir. Dört mezhebin dışına çıkan biri, hem kendisini hem de başkalarını delalete düşürmüştür.” diyerek mezhepleri takip edilen yol olmaktan çıkararak onların birer din gibi algılanmasına zemin hazırlamıştır. Kur’an ve sünnet ile değerlendirilmesi gereken içtihadi hükümler birer sabite haline getirilmiştir. Mezhebi taassup bununla sınırlı kalmamış, zamanla dört mezhebe mensup âlimler birbirlerinin tam karşısında konumlanmışlardır. Tarihte Hanefi ve Şafiler arasındaki fitne, aralarında bitmeyen sataşmalara, çatışmalara neden olmuş ve hatta silahlı mücadelelere kadar büyümüştür. İmam Humeyni bu manada şu veciz sözü söyler: “Bizler namaz kılarken; “ellerimizi indirerek mi kılsak yoksa göbeğimize mi koysak?” diye kavgaya tutuşurken, zalimler (emperyalizm/Siyonizm) bu elleri nasıl kessek diye düşünüyorlar!”

İslam tarihinde Hz. Osman döneminde başlayan iç karışıklıkların sonrasında İslam mezhepleri Ehl-i Sünnet ve Şia olmak üzere iki ana kola ayrılmış ve hatta gelinen süreçte durum “Ehli Sünnet ve öteki” biçiminde algılanmıştır. Bu oluşan algının sebebi sorunlu tarih ve din algımızın günümüze itinalı (!) bir mirasıdır. Sorgulanmadan, ayıklanmadan, tahkik ve tetkik edilmeden; olduğu gibi aktarılıp kullanılan bu miras, Müslümanlar için hep ayrıştırıcı bir unsur olmuş ve iç karışıklıkların ana sebebi haline gelmiştir. Fırka-i Naciye ve hak mezhep söylemleri ile saf dışı bırakılan mezheplerin İslam’a ait olup olmadıkları ile ilgili hükümleri dışarıdan kesin bir dille vermek hangi merciinin verebileceği bir karardır, tartışılır. Bunun kararını kim, neye göre verecektir! “Ehl-i Sünnet olmak, ümmet olmanın gereğidir; ümmetin bir kısmını bir tarafta diğer kısmını diğer tarafta tutup aralarında mesafe koymakla ehl-i sünnet olunamaz. Bu olsa olsa ehl-i tefrika olur. Ümmet bilinci taşıyan hiç bir Ehl-i Sünnet müslüman, islam ümmetini mezhebi ayrışmaların içine itmez, bilakis onun asli misyonu cemaatleşmektir; bu da ümmetin birliğidir temelde.”[10]

İslam’da farklı düşünmek rahmettir, berekettir, hayatın devamıdır. Mezhepler de farklı düşüncenin birer ürünüdürler. Rahmet ve bereket nazarıyla bakılması gereken mezhepler ile karşıtlık, adavet, husumet üretmek, Müslümanlarda zafiyet kollayan asıl düşmanların ellerini iştahla ovuşturmalarından öte bir işe yaramamıştır.

Mezhebi taassup, Müslümanların gücünü zayıflatmıştır. Endülüs, Filistin ve Kudüs ve Buhara gibi İslam’ın en önemli merkezlerinin kaybedilmesine sebep olmuştur. Ümmetin hakimiyeti ve hilafet gibi meseleleri gündemden düşürmüş; farazi ve fer’i meselelerle gündemi işgal ettirmiştir. Düşmanı hedef tahtasından düşürüp, ümmetin kamp ve fırkalara ayrılmasının en önemli sebebi olmuştur.

Adı, sanı ne olursa olsun herhangi bir mezhebe mensup kişinin, mezhebi/içtihadi gerekçelerle Müslümanlarda ayrışma, kamplaşma ve düşmanlığa sebep olması hiçbir zaman ve zeminde meşru kabul edilemez. Bir mezhebe sahip olmak kötü değil; başka mezhepleri düşman bellemek kötüdür. Bir mezhebin görüşlerini benimsemek kötü değil; Allah’a, peygambere ve ahiret gününe iman eden başka mezhep müntesiplerini İslam dairesi dışında görmek kötüdür. Her Müslümanın bir mezhebi olabilir, fakat hiçbir Müslüman mezhepçi olmamalıdır.

4) Tekfircilik

İman ve küfrün amel ettiği yer kalptir. Kalbe hükmeden, gizlisini, açığını bilen yalnızca Allah’tır. Hal böyleyken tümüyle insana perdeli bir konuda kesin hüküm vermek ne derece isabetlidir, tartışılır. Tekfir, şer’i bir hükümdür ve sınırları Kur’an ve Sünnet naslarıyla çizilmiştir. Kişinin imanı kesin olarak sabit olduktan sonra şüphe ile yok olmaz. Dolayısıyla bu konuda kimse haddi aşıp kendi heva ve hevesine göre hüküm vermeye yetkili değildir.

Mü’minin asıl sorumluluğu kendi kulluğu ile ilgilenmektir. Üzerine düşmediği halde başkalarının kulluğu ile ilgilenmek, zımnen Allah’ın alanına müdahil olmak, kul iken Rabliğe soyunmak anlamına gelir.

Peygamber efendimiz şöyle buyurmuştur: “Kim bizim kıldığımız namazı kılar, bizim kıblemize yönelir ve bizim kestiğimizi yerse bu kimse Müslümandır…”[11] “Kim bize hayırlı görünürse ona inanırız ve ona yakınlaşırız. Onun gizlediği şeyi biz bilmeyiz, Allah onun gizlediklerini bilir.”[12] Medine döneminde münafıklar Müslümanlarla evleniyorlar, onlara varis oluyorlar, beraber cemaat oluyorlar, Cuma namazı kılıyorlar… Peygamber bir gün bile –ki hakikati bilmesine rağmen- bunlar münafıktır, namaz kılmaya gelmesinler, iman etmiyorlar dememiştir, çünkü onların küfürlerine hükmedecek apaçık bir delile sahip değil.

Sahabeden Usame, kendisine kılıç çekildiği anda “La ilahe illallah” diyen kişiyi sırf ölümden kaçtığı düşüncesiyle öldürmüştür. Bunu duyan Peygamber Usame’ye bir süre her gördüğünde: “Onu la ilale illallah demesinden sonra niçin öldürdün?” diyerek barışta veya savaş sırasında bile bu gibi kalbi sırlara nasıl bakılması gerektiğini hatırlatmıştır.[13]

Tekfirci zihniyete sahip her fırka kendini büyük küçük her konuda Allah’ın hükmünün koruyucusu olarak görür ve hükmü uygulamaya kalkışırsa toplum parçalanır ve birbirlerini İslam uğruna öldürür; çünkü kafirlerin (!) katli vaciptir artık onlara göre.

İslam tarihinde ilk tekfirci grup Haricilerdir. Kur’an’ı lafzen çok iyi bilmelerine rağmen, bütünsel amacını görme noktasında zaafiyet taşımışlar, kendi inandıkları İslam’a inanmayanları küfürle itham etmişlerdir. Haricilerin bu gibi keskin tavırlarını anlamak açısından Mevdudi’nin şu açıklamasını hatırlamakta fayda var: “Kendi önyargılarıyla Kur’an’a yaklaşan kişiler satırlar arasında kendi düşüncelerini okurlar ve bu nedenle Kur’an’ın iletmek istediği mesajı kavrayamazlar. Bu tür bir incelemenin diğer kitaplar içinde verimsiz olacağı açıktır, fakat Kur’an söz konusu olduğunda daha da verimsiz hale gelir.” Harici zihniyete sahip Günümüzde de Harici zihniyetin örneklerini görmek mümkün: IŞİD’in İslam adına Müslümanlar üzerinde yaptığı katliamlar…

5) Emperyalizm

Emperyal güçlerin kendilerine münhasır bir güçleri yoktur Müslümanların vahdetini bozmak için. Onlar Müslümanlarda var olan zaafiyetleri fırsata çevirip kendi lehlerine kullanırlar sadece. Bunun ayırdında olmayan Müslümanlar ise sahte gündemlerle, sahte düşmanlarla debelenip dururlar.

Emperyalist ve Siyonist saldırganlığın alabildiğince pervasızlaştığı bu dönemde Müslümanların, tekfirci, mezhepçi, hizipçi, kavmiyetçi saiklerle hareket etmesi onların zulmüne hız kazandırmakta ve daha da kötüsü Müslümanlara karşı kullandıkları gücü tahkim etmektedir. Bu nedenle Müslümanların zenginliği sayılması gereken bu nitelikler emperyal güçlerin kullanabilecekleri zafiyetlere dönüşmemelidir. Unutmamak gerekir ki: Müslümanlar önce Müslüman sonra Sünni, Şii, Kürt, Türk, Kürt, o veya şu cemaattendir. Birincil kimlikleri ikincil kimliklere feda etmek akıl karı değildir.

Son Söz

“Vahdet, parçalar arasındaki ahenkten doğan bir bütünlüktür.” der, Isfahani Müfredat’ında. Bu zenginlikten doğan ahengin farkında olmayan Müslümanlar aralarındaki tüm farklılıkları boğma çabası içindeler maalesef. Bu farklılıkların ahenk oluşturması umuduyla…

 

 

[1]  Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki, ona şöyle vahyetmiş olmayalım: “Gerçek şu ki benden başka ilâh yoktur. Onun için bana ibadet edin.” (Enbiya, 21:25)

[2]  Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a) sımsıkı yapışın, parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman kişilerdiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve onun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken, oradan da sizi o kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız. (Ali İmran, 3:103)

 

[3] İblis’in Hz. Adem’e olan üstünlük mücadelesinin altında kendisini mahlukatın en tepesinde görmesi yer alır. Yaratılışına, ham maddesine, aşırı güven onu iman eden bir kul çizgisinden uzaklaştırmıştır.

 

[4] “İslâm, Câhiliyetten kalma ırkçılık ve kabileciliği ortadan kaldırmıştır.” (Buharî, Ahkâm: 4)

“Irkçılığa (asabiyyeye) çağıran bizden değildir; ırkçılık için savaşan bizden değildir; ırkçılık üzere, asabiyye uğruna ölen bizden değildir.” (Müslim, İmare:53)

 

[5] “Dikkat edin! Arab’ın başka ırka, başka ırkın da Arab’a, beyazın siyaha, siyahın da beyaza üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak (dindarlık ve ahlâkta) takvadadır.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 411)

 

[6] İslam coğrafyalarında Irkçılık fitnesini ortaya koyanlar gayrimüslim Batılılardır. Arap dünyasında ırkçılığa ilk çağrıda bulunanlar Kostantin Zorek, George Habeş ve Anton Seadet’tir.

[7] Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler ve Allah’a ve Resulüne itaat ederler. İşte Allah’ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır. Şüphesiz, Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. (Tevbe, 11:71)

 

[8] Allah, “Ey Nûh! O, asla senin âilenden değildir. Onun yaptığı, iyi olmayan bir iştir. O hâlde, hakkında hiçbir bilgin olmayan şeyi benden isteme. Ben, sana cahillerden olmamanı öğütlerim” dedi. (Hud, 11:46)

 

[9] . “Ey insanlar, gerçekten, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır.” (Hucurat, 49:13)

[10] Şevket Boyrat, “Tevhit İnancı, Ümmet Olma Ve Vahdet Bilinci”, 08.04.2016, http://www.yildirimgazetesi.com/kose-yazilari/tevhit-inanci-ummet-olma-ve-vahdet-bilinci-16846.html, (erişim Tarihi: 01.05.2018)

[11] Buhari, Kitabu’s-Salât, 28, No:391

[12] Buhari, Şehadeh, 5, No: 2641

[13] Buhari, Diyetler, No: 6872


Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir