Ümit Aktaş ile İslamcılık ve İslami Hareketler Üzerine Röportaj

Paylaş

Siz modernizmi klasik tanımı dışında Batı modernizmi ve İslam modernizmi/Batı dışı modernizm- ayrımı yaparak tanımlıyorsunuz. Bu tanımı biraz açabilir misiniz?

Modernleşme bize Batıdan emperyalist bir etkiyle geldiği için bizim camiamızda ya da genel olarak İslam dünyasında batılılaşma ve emperyalizmle birlikte kavrandı. Aralarında hiçbir ayrım gözetilmedi. Bu nedenle batılılaşmaya ve emperyalizme haklı olarak karşı çıkılırken modernleşmeye de karşı çıkıldı. Oysaki modernleşme evrensel bir olgudur. Batılılaşma ve emperyalizm ise Batı toplumlarının dünyaya egemen olma çabasını ifade eder. Biz burada biraz sapla samanı birbirine karıştırdık. Yani batılılaşmaya karşı çıkalım derken modernleşmeye de karşı çıktık. Oysaki modernleşme; çağın olgularının içerisinde yaşamak, bu çağa ait olmak, bu çağın çocuğu olmak, vaktin insanı olmak demektir. Bir Müslüman tarihin herhangi bir geçmiş noktasında takılıp kalamaz, geçmişe ait bir dönemi kendisi için ideal kılıp o dönemi tekrarlayarak yaşayamaz. Nitekim Müslümanlar bu hatayı yaptılar ve uzun yıllar o ihtişamlı çağın -Osmanlıların altın çağ dedikleri çağın ve ya bizim asr-ı saadet dediğimiz dönemin- idealleştirilmesiyle o dönemleri tekrar tekrar yaşamak gibi bir açmazın içerisine düştüler. Bu da bizi giderek geçmişi tekrarlamaya itti ve çağımızdan koptuk. Çağın yani tarihin gerisine düştük; çünkü tarih ve toplumlar hiçbir zaman bir noktada takılıp kalmaz, sürekli yenilenir; farklılıklar, gelişmeler ortaya çıkar. Bu gelişmelerin bir kısmı olumsuzdur. Onlara karşı çıkılması ve eleştirilmesi gerekir; ama hepsi de olumsuz değildir. Neticede insan güzel şeyler ortaya koyuyor, olumlu gelişmeler de oluyor. Bu olumlu gelişmeleri izlememiz, olumsuz olanlara ise karşı çıkmamız gerekiyor. Biz Müslümanların sadece izlemeyip olumlu gelişmeler de ortaya koyması gerekiyor. Gerek Müslümanlık açısından gerek insanlık açısından… Aslında Müslümanlık ve insanlığı da birbirinden ayırt etmek çok doğru değil; çünkü insanlık için olumlu olan her şey aynı zamanda Müslümanlığa aittir. Hz. Peygamber “İlim Çin’de de olsa alınız.” Buyuruyor; çünkü Çin nerdeyse 16-17. yüzyıla kadar ilimde önde olan bir ülkeydi. Rasulullah’ın (sav) bunu söylemesi tesadüfi bir şey değildir. Şimdi ilmin merkezi değişmiş, başka yerlere taşınmış olabilir. Günümüzde Batı dünyasında olumlu bir şey ortaya çıktıysa biz Müslümanların onu alması lazım ve neticede alıyoruz. Pratik olarak alırken teorik olarak direnişimizi sürdürüyoruz. Bu da bizde bir şizofreniye yol açıyor. Bir çelişkiye, kimlik bölünmesine yol açıyor. Bunu doğru bulmuyorum; çünkü bu durum bazen bizim haklı ve doğru olan şeyleri kaçırmamıza da neden oluyor. O nedenle batılılaşmayla modernleşme arasında bir fark oluşturmak istedim. Bu sadece bana ait bir ayrım değil. Ben de başka aydın ve âlimlerimizden okudum. Maalesef ki yaygın kanaat bu değil. Yaygın kanaat: Batıdan alınan her şeye karşı çıkmak, şeytanlaştırmak, ötekileştirmektir. Bunu doğru bulmuyorum çünkü Batıda da düşünce, bilim ve pratik olarak olumlu insanlar ve gelişmeler var.

Bu durumda bilgi ve kültürü nasıl ayırt edeceğiz?

Ben bu tür ayrıştırmaları doğru bulmuyorum. Batı dünyasıyla bizim tanışmamız daha çok emperyalizm aracılığıyla olduğu için emperyalizm bize, Batı dışı toplumlara; işgal, sömürü, kendi kültürünü oraya empoze etme gibi amaçlarla, kötülüklerle geldi. Bu da yerelde haklı olarak ciddi tepkilere yol açtı. Bizim burada duygusal etkiler altında kalmak yerine akılcı ayrıştırmalar yapmamız gerekiyor. Ahlakla tekniği ayrıştırmak bir dönem için çok cari olan bir söylemdir; fakat bence Batıda veya Doğuda ahlak veya teknik olarak olumlu olan ne varsa biz onu almakta tereddüt etmemeliyiz. Burada Batının ahlakı kötüdür, tekniği iyidir gibi bir ikilem içerisine düşmek de yanlıştır. Teknik olarak kötü tarafları da vardır, iyi teknolojik buluşlar da vardır. Öbür taraftan ahlaki olarak kötü taraflarda vardır. Ama iyi taraflarda vardır. Örneğin hepimizin çok yaptığı bir şeyi söyleyeyim, hemen hemen istisnasına da rastlamadım: Bizler Müslümanlar olarak hiçbir randevumuza vaktinde gitmeyiz. Bu konuda biz dakik değiliz; ama bir Batılı dakiktir. Böyle bir ahlaki güzelliği vardır. Bu durumda biz Batının ahlakı kötüdür diyebilir miyiz, hayır. Ortaya bir prensip koymuşlar ve bu prensibe riayet ediyorlar. Söz verdikleri vakitte söz verdikleri yerde oluyorlar. Buna Batının ahlakı diye karşı mı çıkacağız, hayır. Biz de bunu yapmaya çalışacağız. Aslında bu bizim temel prensibimiz. Bu tür şeylerde peşinci ve klişeci yaklaşımları doğru bulmuyorum. Bizim temel ilkemiz Aliyaizzet Begoviç’in de dediği gibi “Güzel olan her şey İslam’a aittir.” olmalıdır. Bu iyi ve güzel olan şey Batıda ya da Doğuda ortaya çıksın fark etmez.  Öte taraftan kötü olan hiçbir şey İslam’a ait olamaz. İsterse bu İslam dünyasının her tarafında uygulansın. Bunlara da karşı çıkacağız. Batıda da gerçekten güzel bir şey ortaya konduğunda ister kültür olsun ister teknik, ister bilim ya da düşünce onları kendi malımız gibi sahipleneceğiz. Aksi bizi sadece yerel kültüre mahkûm kılar, sadece yerel kültüre değil, geçmişin güzellemesine ve yüceltilmesine de mahkûm kılar. Biz bunu da yapmayacağız. Çünkü bizim Batıda ya da Doğuda yani Müslüman dışı olan dünyalardaki şeylere karşı çıkmamızın sebebi kendi örfümüze ters düşmesidir. Oysaki örf her zaman doğru olmayabilir. İster Arap örfü ister Türk örfü olsun bu örfler süreç içerisinde bir şekilde dinselleştiriliyor. Biz bunları din olarak algılıyoruz. Oysaki bu Arapların örfüdür veyahut Türklerin örfüdür. Biz örfün de güzeline karşı çıkmayız. Örf zaten güzel olandan, maruftan gelir; ama bunu kutsamaya da gerek yoktur. Burada maruf olan örfümüzden daha güzel bir örfle karşılaşırsak elbette ki biz o güzel örfü tercih ederiz. İsterse bu Batı dünyasında isterse Çin isterse Japon dünyasında olsun, fark etmez. Güzel olan doğru olan şeyleri alırız. Örneğin 20. yy. da emperyalizme karşı en güzel direnişi veren şahsiyet Gandhi’dir bana göre. Şimdi bu adam Müslüman değil, biz bu adamın yöntemini kabullenmeyiz diyerek reddedemeyiz. Gerçekten İngilizlere karşı silah kullanmadan direniş örneği vermiş bir şahsiyettir. Bunu nasıl reddedelim ki?

Fakat Hocam, Batının sık sık başvurduğu bir yöntem var: Örneğin kadın hakları, hayvan hakları, insan hakları savunuculuğu yaparken arka planda farklı siyasi amaçlar hedefliyor. Söyleme baktığımızda sorun gözükmese de niyetleri kötü. Mesela şuan hayvan hakları söylemiyle hedeflenen şey; tür olarak bütün varlıkları (insan, hayvan vs.) tek kategorik düzlemde ifade etmek. İyi olanı tabi ki de alalım ama Batının kötü olanı iyi gösterme gibi bir gayreti de varken…

Batı da yekpare bir bütün değildir. Orada da iyi niyetler ve kötü niyetler var. Kadın hakları, insan hakları, hayvan hakları birçok insanın ciddi mücadeleleriyle geliştirilen kavramlar. Bu mücadeleleri geliştiren kişiler genellikle Batıdaki egemenlere, iktidarlara, topluma karşı bu konuda uzun yıllar mücadele verdiler ve çok ciddi kazanımlar elde ettiler; ama genelde bu tür hak mücadeleler baş edilemez hale gelip de devletler, toplumlar tarafından kabul edilirse bu kez istismara gidilir ve kötü kullanımlar ortaya çıkar. Egemen, yok edemediği, bastıramadığı hakları dejenere etmeye çalışır. Devletlerin birçoğu bu tür şeyleri kendi çıkarları için malzeme olarak kullanırlar. Biz bunlar böyledir diyerek özünde kötü şeyler olduğunu düşünmemeliyiz. İnsan hakları, hayvan hakları, kadın hakları hangi hak mücadelesi olursa olsun önemlidir. Bu mücadelelerle epeyce şeyler kazanılmıştır. Biz bir hayvanı veya bir bitki örtüsünü sıradan bir nesne yerine koyamayız. Maalesef İslam dünyası bu konuda hakikaten bir idrake sahip değildir. Çevre konusunda, çevresinde birlikte yaşadığı hayvanlar ve bitkiler konusunda çok ciddi bir bilince sahip değil. Aslında bizim ciddi bir bilince sahip olmamız gerekiyor. Çünkü bu flora ve fauna (bitki örtüsü ve hayvan dünyası) bize Allah’ın emanetidir. Bizim naif olmamız aslında sorumlu olmamız anlamına gelir. Buradan çok yüce şeyler çıkarmaya gerek yok. Burada bir incelik varsa o da; bize bu sorumluluğun bahşedilmiş olmasıdır. Ama biz bu sorumluluğu idrak ve ifa edemiyorsak bu sorumluluğu mutlaka birileri alır. Yeryüzündeki hilafet birilerine peşin peşin verilmiş bir ayrıcalık değildir. Kur’an, bu konuda İsrailoğullarını eleştirir değil mi? Biz size bunu söyledik siz yapmadınız. Şunu yapmanız gerekiyordu kaçındınız gibi. İsrailoğullarına inen eleştiriler sadece onlara yöneltilmiş değildir. Bu genel olarak insanlığa, toplumlara ve ümmetlere yöneltilmiştir. İsrailoğullarının yaptığı hatayı biz de yapabiliriz. Maalesef Müslümanların çoğu bu ayetleri okurken İsrailoğulları özelinde okuyor. Oysaki bunlar özele hitap eden genel eleştirilerdir. Bu genel eleştirilerden kendimize düşen payı da almamız lazım; ama çoğu zaman almıyoruz. O nedenle biz insan hakları, kadın hakları, çevre hakları konusunda Rasulullah’ ın (a.s) vazettiği, pratiğe döktüğü noktaların çok altındayız. Mesela Rasulullah (a.s) Medine’de ve Mekke’de bitki örtüsüne, hayvanlara dokunulmasın diye site alanları ilan etti. Mesela hacda hayvan öldüremezsin. Bunu yalnızca hac meselesi olarak ele almamak gerekir. Sen bir şehirdesin. O şehrin hayvanları ve bitkileri var. Onları kendi keyfine göre katledemezsin, yok edemezsin. Onlar o şehrin bütününe aittir. Oradaki insanlar dokunulmazdır, o insanlara karşı saygılı davranmak zorundasın. Biz şu anda bu bilince sahip değiliz maalesef. Bu bilinci bir şekilde Batılılar kendi akıllarıyla sadece kendi akılları da değil sahip oldukları bir Hristiyan kültüründen -orada da bir ilahi kültür var- hareketle geliştirmiş durumdalar. İçlerinde kötü niyetli olanları da olabilir ama sapla samanı karıştırmayacağız. Biz bunları ayırt edeceğiz.

Yani İslamcılık söyleminden aslında İslam modernleşmesini anlayabiliriz mi demek istiyorsunuz?

Evet. Burada modernlik kelimesi hoşunuza gitmiyorsa şimdi çağdaşlaşmak diyeceğim o da hoşunuza gitmiyor. Muasırlaşmak diyelim. Asra ait olmak.

Hocam, Hristiyanlık aydınlanma süreci sonrasında bir yenilik dönemine giriyor ve bunun neticesinde Protestanlık dediğimiz bir hareket başlıyor. Aslında bu hareketin de alt dinamiğinde “Bu çağa bir Hristiyan olarak nasıl cevap verebiliriz?” sorusu var. Ve bu bağlamda biz Protestanlığı biraz daha seküler bir mezhep olarak algılıyoruz. Sonuç olarak İslam modernleşmesi dediğimiz şeyle Protestanlık arasında bir benzeşme söz konusu değil mi?

Tabi, sekülerleşme kavramını da iyi irdelemek lazım. Sekülerleşme çift yönlü bir kavramdır. Evet, Protestan akımlar sekülerleşmeye yol açmışlardır; ama niçin ortaya çıktılar? Katolisizmin din üzerindeki tekeli, ruhbanlık kurumu, o ruhbanlık kurumunun Katolik kilisesinin yeryüzünde tanrının temsilcisi/sözcüsü gibi hareket etmesi gibi nedenlerden dolayı, biliyorsunuz. Avrupa’daki cadı avları, insanların şeytanlaştırılması, yakılması, bilim insanlarına, bilime karşı tavır, dogmatizm vs. yani bunlar elbette ki tepkiyle karşılanacak. Dolayısıyla buradaki Protestanlığın ortaya koyduğu dini akım Avrupa toplumunun kendi içerisinde makuliyet zemininden uzaklaşmış olduğu yerler var; ama bunların haklı sebepleri de var. Bu haklı sebepler bizim dünyamızda da var. Bizim dünyamızda da 150-200 yıldır sürmekte olan İslamcılık akımı bir açıdan aynı kulvarda yürümektedir. Neden? Çünkü bizde de gelenek, din adamları kurumu altında. İslam’da din adamları kurumu diye bir sınıf yoktur; ama tarih içerisinde oluşmuştur. Bunların din üzerindeki tasallutu ve geleneğin din olarak kutsallaştırılması İslam dünyasını da tıkamıştır. Tarihi tekrar eden bir noktaya düşürmüştür. Dolayısıyla da yenileşmeci, tecritçi, içtihadı öne çıkarmaya çalışan akımlar ortaya çıkmıştır. Bu akımlar gelenekselliğin kendini kutsallaştırmasına karşı kutsallık bozumu, kutsallık eleştirisi olarak ortaya çıktı. Bu kutsallık eleştirisi bir açıdan da sekülerleşmek anlamına geliyor.

Bir de şu var: Protestanlığın Doğuşu ve gelişmesiyle Kapitalizm ortaya çıkmıştır deniyor.  Buna göre artık çalışmak, para kazanmak ibadettir sonucuna rahatlıkla ulaşabiliyoruz.

Tabi şöyle bakın; kilise mensubu hiç çalışmadan halkı sömürerek kendi hayatlarını sürdürüyor. Bütün bunlar problemli.  Rasulullah (as) da şöyle demiştir. “İnsan için en hayırlı şey kendi emeğidir, kendi kazanımlarıdır.” ama zaman içerisinde İslam dünyasında da din adamları sınıfı çıkıyor ve orda da kilise benzeri örgütlenmeler oluyor. İster istemez “Ya arkadaş, sen neden çalışmadan başkalarını istismar ederek hayatını sürdürüyorsun?” diye eleştirildiği zaman, bir açıdan çalışmak dünyevi bir şey olarak görüldüğünden dünyevileşmek gibi bir şey ortaya çıkıyor eleştiride.

Peki, dengenin topuzu bayağı kaçmış durumda değil mi?

Burada ifrat ve tefrit dediğimiz şeyler var. Yani kilise, bizdeki din adamları kurumları. Mesela İran’daki molla kurumları, bizde de işte şu anda diyanet işleri… Tabi buradaki yapılanların da hepsinin beyhude olduğunu söylemiyoruz; ama meseleyi çok ifrata götürmek ister istemez tepkilere yol açacak ve bu tepkiler de makul düzlemde tutulmayınca bu kez tefrite gidecek. Hani sen çalışmak ibadettir diyorsun ama öyle bir noktaya geliyor ki artık ifade sadece çalışmak haline dönüşüyor. Bu kez ibadeti unutuyorsun ve geriye çalışmak kalıyor. O da ne oluyor; kapitalizm. Baştan diyelim ki Katolik kilisesi örgütünü tasfiye etmek için yola çıkıyorsun ama bu kez de kapitalizm gibi başka bir ucube ortaya çıkıyor. Burada makul olanı, itidal olanı korumak lazım. Zaten Kur’an’da da hadiste de bu konu çok tekrarlanır. Mutedil ol, muktesit ol… Her zaman orta yolda ol. İfrat tefrit davranışlar içerisine girme… Bu kolay bir şey değil. Çoğu zaman ipin ucu kaçıyor ama peygamberlerin de geldikleri toplumlardaki ilişkilere bakarsak oralarda da hep peygamberler geldikleri topluma din eleştirisi ile gelmiştir. Mevcut kutsallığın yıkımına çalışmışlardır; çünkü insanlar bir yerden sonra dini çığırından çıkarıyorlar, kendi zihniyetlerine uygun bir kutsallık yaratıyorlar ve o kutsallık süreç içerisinde Marx’ın tabiriyle fetişizme yol açıyor. Din adına, tanrı adına fetişler yaratıyoruz ve o fetişlere tapmaya başlıyoruz. Bu fetişler totemik put dediğimiz varlıklar da olabilir; ama hayatın içerisinde örüntülenmiş kültürler de olabilir. Bu kültürlerle baş etmek daha zordur. Hayatın içine yedirilmiştir çünkü. Ne kadarı doğrudur ne kadarı yanlıştır ayırt etmek çok zordur ama mesela peygamberler eleştirilerini, muhalefetini buna karşı da vermiştir. Hazreti Muhammed (a.s) da ilk davetine, söylemine başladığı zaman neyle suçlandı? Ataların dinine karşı çıkmakla suçlandı. Çoğu zaman bu haklı mücadele günümüzde de olsa eleştirdiğin zaman ataların dinine karşı çıkmış oluyorsun. Böyle bir handikap da var maalesef; ama buradaki ölçüyü iyi tutmak lazım.

İnşallah diyelim Hocam… İslamcılıkla ilgili devam edelim sohbetimize. İslamcılık, geleneksel kökleri de olan 150 yıllık bir paradigmadır diyorsunuz. Özellikle 2. Dünya Savaından sonra sosyalizmin etkisini yitirmesiyle İslamcılık, Batı’nın karşısında hem kendi iç dinamikleri hem de Batı’nın isteğiyle daha görünür hale geldi diye de ekliyorsunuz. Bu dinamiklerden bahsedecek olursanız neler söylersiniz?

Ben yakın dönem İslamcılığın günümüze kadar üç önemli evresi olduğunu söylüyorum. Yaklaşık 150-200 yıl önce başlayan bir şey bu. Emperyalizmin Müslüman dünyada yarattığı infiale de dayanıyor. Öbür taraftan İslam dünyasının kendi içerisindeki bir dinamik de var. O da artık yenileşme, içtihat gibi temel kavramlarımızdan uzaklaşmış olan sistemlere, toplumlara, din anlayışına karşı olan eleştirel yenileşmeci bir anlayış.  Bu yüzden bunu iki yönlü olarak okumak lazım; çünkü antiemperyalist İslamcılıkla yenileşmeci İslamcılık ister istemez birbirine karışır ve bazen aynı karakter içerisinde mütalaa edilir; ama bunların karakterleri farklıdır biri tepkiye öbürü aktiviteye dayanır.

 Afgani ile başlayan süreç bu aktivasyonun bir sonucu mudur?

Orada farklı şeyler var. Afgani ile Abduh İslamcılığın kurucu babaları olarak addedilir; ama onların arasında bile karakter farkı vardır, strateji/yöntem farkı vardır. Afgani daha siyasal, ümmetçi, emperyalizme karşı bir araya gelip mücadele eden, bunun için de siyasal mücadeleler ortaya koyma tavrı içerisinde biridir. Ama Abduh eğitime önem verir, öncelikle Müslümanların kendilerini eğitmeleri, bilinç kazanmalarını önemser. Yani önce toplumu değiştirelim sonra gerekirse iktidara yürürüz; ama Afgani önce iktidarı alalım oradan toplumu değiştirelim düşüncesindedir. Böyle çok önemli yöntemsel bir fark var ve ikisi de birlikte mücadele etmiş. Bu dönem daha çok ittihadi İslam birliğininin savunulduğu bir dönemdir. Daha sonra 1. Dünya Savaşı ile bunun önü kesilmiştir. Osmanlı imparatorluğunun dağılmasıyla artık birleşme umutları iyice suya düşmüştür. Çünkü 1920 yılında Müslüman ülkelerin hemen hemen hepsi bağımsızlığını kaybediyor, işgale uğruyor. Sonra yavaş yavaş orada nasıl bir zihin ortaya çıktığı Abduh ve Afganinin öğrencisi Reşid Rıza’nın İslam Devleti kitabında ifadesini bulur. Artık Müslüman ülkeler kendilerini bağımsızlaştırsınlar, devlet kursunlar, sonra Müslüman halklar arasında bir birleşme sağlanır düşüncesine gidildi; ama bu ulus devlet düşüncesi çok da masum bir düşünce değildi. Başlangıçta bağımsızlaşmak için masum bir düşünce olarak savunuldu. Bunu Muhammed İkbal de savundu veya Türkiye’deki İslamcılar da savundu. Bu aşamayı ulusalcı daralma olarak açıklıyorum. Yani ümmetçilikten ulusçuluğa doğru bir dönüş. Ulusal bağımsızlaşmalar sonucunda ki bu süreç de 2. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru 60’lara doğru tamamlandı. Orada da artık ulus devletlerin İslami mücadele açısından uygun neticeler ortaya çıkaramadığı görülünce daha cemaatsel, toplumsal hareketlere yönelinmeye başlandı.

Türkiye’de MNP de bir açıdan bu işlevi görmüştür. Demokratik bir sistem içerisinde İslami bir mücadele vermek, bunu parti şemsiyesi altında yapmak da farklı bir fikirdir. Kendi içerisinde orijinal bir davranıştır. Nasıl Mısır’da İhvan veyahut da İran’da mollalar içerisinde belli bir gruba dayanan hareketler geliştiyse, Türkiye’de de daha çok milli görüş içerisinde İslami mücadele gelişmesi yaşandı. Cemaatler daha somuttur ve kendi içlerinde bir bütünlük oluşturur bu nedenle daha uzun soluklu mücadeleler için uygundur. İktidardan değil de toplumdan yola çıkma anlamında Abduh’un tarzına daha uygun yapılardır. Dolayısıyla artık sosyalist bloğun çökmesiyle birlikte soğuk savaş dönemi de sona erdi. Bu kez Batı dünyası karşısında, Batı dışı dünyada direniş halinde bir tek İslam dünyasındaki hareketler kaldı ve Batı egemenliği de dünyada kendisine direnen yegâne alan bu alan olduğu için kendi hükümranlık saldırılarını bu alana doğru yöneltti. Burada ciddi strateji kaymaları yaşandı. Bu da İslam dünyasında bir kaosa yol açtı. Hala da sürmekte olan gerek kendi içlerindeki savaşları, gerekse Batı egemenliğine karşı verilen savaşlar… Raşit Gannuşi’nin Tunus’taki veya Aliya’nın Bosna’daki mücadelesi dışında Arap Baharı sonrasında İslam dünyası, bu konuda aklı başında örnekler veremedi. Türkiye’de de aslında Ak Parti ile birlikte böyle bir örnek oluşabilirdi; ama AKP’nin bu süreci çok doğru yönlendirdiğini düşünmüyorum. Tabi burada sadece sorumluluk AKP’ye ait değil. Aynı zamanda Fethullahçılığın AKP’ye karşı vermiş olduğu, CIA in işbirliğiyle hazırlamış olduğu şey, AKP’nin çabalarını sabote etmiş olabilir; ama Fethullahçılığın bu karakteri uzun yıllardır zaten bilinmekteydi.

Hocam bilinen bir şeye karşı işbirliği yapılmasında iyi niyet arayabilir miyiz? Hastalığın teşhisi ortada zarar vereceği belli; ama yine de aynı bünyede olma isteği var.

Milli Görüş Hareketi, Erbakan dönemiyle birlikte iktidara yakınlaşınca 28 Şubat gibi bir tepkiyle karşılaşıldı. Kemalizm’in bu ülkeyi ideolojik bir biçimde inşa etmesi akabinde sürekli bir rejim bekçiliği misyonunu üstlendi ve bu şekilde görevlendirdi. Dolayısıyla ordunun Milli Görüş Hareketi’ni iktidardan uzak tutma stratejisini alt edebilmek için sanıyorum Ak Parti Fethullahçılarla iş birliği yapma gibi bir durum içerisinde kaldı. Yine de bu mesele düşünülebilirdi. Burada şunu söyleyelim, iktidar olmazsa olmaz değildir ne pahasına olursa olsun ele geçirmemiz gerekiyor gibi bir düşünce içerisine girmemek gerekir. Şeytana ruhunu satarak iktidarı ele geçirmek her zaman için sorunlu bir stratejidir; çünkü  şeytan seni de bu şekilde yoldan çıkarmış oluyor.

İslam coğrafyalarında farklı İslami hareket pratikleri var. Filistin’de Hamas particilikle mücadele ederken, İran devrim ile bir devlet kurdu. Mısır İhvan’ı silahsız bir direnişi tercih ederken, Tunus demokratik bir yönetime geçmeye karar verdi. Listeyi uzatmak mümkün. Çok farklı hatta birbirine zıt diyebileceğimiz yöntemler kullanılıyor. Bunun hangisi nebevi, hangisi değildir? Mesela particilik ile bir mücadele verilebilir mi? Demokratik yönetim içerisinde bir mücadele verilebilir mi? Silahsız bir mücadele mi yapmak gerekir veya yapmamak mı gerekir. Tüm bunları belirleyen şeyler, sınırlar nelerdir?

20.yy’da, geçmişte de öyle, hiçbir aklı başında İslami hareket parti içi mücadelelerde silah kullanmadı. Bunu da tasvip etmem. Ne İmam Humeyni tasvip etti ne İhvan tasvip etti ne de Milli Görüş Hareketi yani Erbakan tasvip etti. 70’li yıllarda ülkücülerle solcular silahlı mücadele içerisindeydiler. İslamcılar da zaman zaman silahlı saldırılara maruz kaldılar. Böyle lokal tepkiler verdiler ve bunu genelleştirmek de istediler; ama Erbakan Hoca hiçbir zaman müsaade etmedi. Bu doğru tavırdı, yapılması gereken şeydi. Silahlı mücadeleye emperyalizme karşı başvuruldu, orada bile başvurulmayabilirdi. Bunun örneği de Gandhi örneğidir. Bu tür şeyler söylediğimiz zaman, “Efendim silah kullanmadan nasıl mücadele edeceksiniz?” falan deniyor.

Bunun bir sınırı var mıdır?

Bunun bir sınırı yok. Tabi bu iki biçimde ele alınır. Gandhi, silah kullanarak insanları öldürerek bir mücadele verilmesine prensip olarak karşıydı; ama İhvan’ın veya İmam Humeyni’nin silahlı mücadeleye başvurmamaları prensipten ziyade stratejiyle alakalıdır. Muhalif bir güç silaha başvurursa egemen gücün örgütlü silah makinaları karşısında yenilmeye mahkûmdur. Silahlı mücadeleye gidilirse kardeş kardeşi öldürür, iş çığırından çıkar. O yüzden burada silah kullanmak yerine gerekirse şehadeti göze alarak toplumu uyandırma yoluna başvurulmalı gibi bir prensipten hareket edildi. Köktenci bir silahsızlanma değil de stratejik bir karşıtlık söz konusudur. Bu konu bir ilke haline de getirilebilir. Mesela Cevdet Said de kendisiyle yaptığım röportajda bunun altını çizdi. “Çağımızda İslami hareketin silah kullanmasını haram olarak görüyorum, İslami mücadelenin silahla verilmesini hiçbir şekilde doğru bulmuyorum.”diyor. Maalesef bu konuda Müslümanlar ciddi bilince sahip olmadıkları ve mücadeleler de genellikle akilane stratejiler içerisinde gelişmekten ziyade, ezkaza oluştuğu için çabucak silahlı mücadeleler içerisine çekilebiliyorlar.  Çok iyi niyetle,  barışçıl bir şekilde başlayan mücadeleler bile hemen silahlı mücadeleye dönüştürülüyor. Orada da ister istemez muhalif güçler ezilerek yok ediliyor, ciddi kayıplar oluyor. Bunun Mısır’da, Suriye’de olduğu gibi birçok örneği var. Müslümanların bu konuda bir bilinç ortaya koymaları lazım. Bu şekilde bir yere gitmemiz mümkün değil. Artık bunun farkına varılmalı.

Peki, hocam tek bir yöntemden bahsedilebilir mi? Yalnızca silahsız mücadele olmalı denilebilir mi?

Hayır, kesinlikle bahsedilemez. Gandhi bile diyor ki: “Önemli olan insanların haklarına sahip çıkmaları, haksızlıklar karşısında susmamaları, haklarının başkaları tarafından gaspına müsaade etmemeleridir. Eğer siz barışçıl bir şekilde haklarınıza sahip çıkma imkânını kaybediyorsanız silah kullanmanız bile tasvip edilir; ama en doğru, en insani mücadele biçimi silaha başvurmadan yapabilmektir ve bu bir cesaretsizlik değildir. Çoğu zaman şiddete başvurmamak cesaretsizlik örneği olarak anlaşılır; ama bunun tam tersine korkaklar silaha başvurur, cesur insanlar silaha başvurmadan mücadele etmesini becerebilirler. Bunu beceremiyorlarsa, haklarını kaybetmektense silaha başvursunlar.” Silahlı mücadele yöntemine son seçenek olarak başvurulabilir.

Gandhi’nin Hindistan’ında da şöyle bir durum var: İngiltere’nin sömürüsü söz konusu. Hindular ve Müslümanlar İngiltere ile mücadele etmek yerine birbirlerini katletmeye başlıyorlar. Bu şartları düşündüğümüzde  Gandhi’nin silahsız mücadele yöntemi sağlıklı bir zemine oturuyor.

Hindistan biraz farklıdır. Hindu geleneğinde dini olarak da, örfi olarak da bir canlının katledilmesi haramdır. Dolayısıyla orada iktidarın böyle bir mücadele vermesi çok anlaşılabilir, örflerine uygun bir şeydir. İslam dünyasının böyle bir örfü yok; ama biz atalarımızdan böyle gördük böyle devam ederiz diye de bir şey yok. Düşünüp daha makul daha insani stratejiler geliştirilebilir. Mesela Mısır’da İhvan o kadar saldırıya karşın silah kullanmadı, doğru da yaptılar. Silah kullansalardı daha kötü sonuçlara yol açabilirdi. Filistin’de de öyle. Filistin mücadelesinin bir açıdan avantajı bir açıdan dezavantajı FKÖ’ye dayanmasıdır. FKÖ sol bir örgüttür dolayısıyla sol örgütlerin silahlı mücadele geleneği içerisinden gelmiştir ve Hamas da bu etkilenmeyi kendi üzerine taşıdı. Mesela uzun yıllar asla doğru olmamasına rağmen intihar eylemlerini kullandı. Bunun İslami açıdan tasvip edilebilir bir yanı olmadığı anlaşılınca bırakıldı. Bu biraz kendi öncesinden devralınmış kötü örftü. Aynı şeyi ben Türkiye’deki Kürt hareketi için de söylüyorum. Kürt hareketinde de PKK tarafından silahlı bir mücadele verilmiş olabilir ama Kürt hareketinin artık bunları gözden geçirmesi lazım. Haklarımızı elde etmek için silahlı mücadele şart değil, daha sivil daha barışçıl mücadeleler verilebilir. Belki Kürtler şuan kendi hakları,  kültürleri ve toplumları açısından da daha iyi bir noktada olurlardı; ama silahlı mücadele karşı tarafı hem sertleştiriyor hem de devletin her türlü şiddeti uygulamasını da meşrulaştırıyor. Devlet diyor ki: “Ne yapalım karşımızdakiler terörist, hepimiz onlara karşı mücadele ediyoruz, onları bir şekilde susturmamız lazım.” ve kimse de buna itiraz edemiyor. Oysaki muhalif hareketlerin silahsız mücadele vermeleri haklarının kabul ettirilmesi açısından daha uygun bir yoldur. Bu Filistin için de böyle.

İslamcılık konusundan devam edelim. İslamcılığın kapitalizm ve onun gölgesindeki liberalizm ve demokrasiye dair bir paradigma ürettiğini, bu paradigmanın 20. yy’a ait paradigma olduğunu söylüyorsunuz. İslamcıların demokrasiyi de aşan bir şeyler düşünmeleri gerektiğini de...

Belki sorun devam edecekti; ama biraz oraya gireyim. Şimdi sömürgecilikle mücadele süreci içerisinde Müslüman düşünürler 20.yy’ın ortalarında “güç metafiziği” olarak tanımladığım bir paradigma oluşturdular. Bu güç metafiziği sanayileşmek, medeniyetçilik, ütopizm, iktidarın ele geçirilmesi gibi bir takım temel kavramlara dayanıyordu. Bir kavramsal çerçevesi vardı; ama bu kavramsal ağ belki o yıllarda anlaşılabilirdi Çünkü sömürgeciliğe karşı mücadele ediliyor ve bundan çıkılması gerekiyor, bir şekilde iktidarın ele geçirilmesi ve bağımsızlaşmak hedef olarak görülüyor; ama bu süreç bir şekilde bitti. Genelde kültürel oluşumlarda, siyasal mücadelelerde veya toplumsal hareketlerde süreç biter; ama o süreci ortaya çıkaran motivasyonlar, etkenler, kültürler kutsallaştırılarak sürdürülmeye çalışılır. Oysaki toplumlar değişmektedir, gelişmektedir dolayısıyla o değişme ve gelişmelerine uygun yeni söylemlerin ortaya çıkması, yeni hedeflerin ortaya konulması gerekir. Buna riayet edilmediği zaman eylemle söylem arasında bir çelişki ortaya çıkar. Ben böyle olduğunu düşünüyorum. Yani o 20.yy’ın ortalarında oluşturulan güç metafiziğinin birçok kavramının yanlış olduğunu; bunların yeniden gözden geçirilmesi, eleştirilmesi ve yerine daha yeni, daha uygulanabilir, anlaşılabilir, makul bir kavramsal ağa geçilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu konuda da az önce zikrettiğim Aliya İzzetbegoviç , Raşid el Gannuşi gibi 21. yy’da yaşamış isimler koşul olarak daha ilerdeler. 20 yy’ın güç metafiziği paradigmasının tasfiye edilmesi gerekiyor. Yani demokrasi vesaire de…

Gannuşi biraz demokrasi çerçevesinde… Demokrasiyi de aşan bir söylem uygulamalılar mı diyorsunuz?

Aslında ben Aliya’nın da Gannuşi’nin de demokrasiyi aşma niyeti içerisinde olduklarını düşünüyorum. Hatta Aliya’nın Bosna modeli siyasi bir model olarak çok ilginçtir. Gannuşi de kendince önemli bir şey yapıp iktidarını muhalefetle paylaşarak bildiğimiz demokratik teamüller içerisinde kalmamış daha ileri adımlar atmıştır; ama her ikisi de önemli mücadelelerin liderleri olan bu iki düşünür hareketlerini neden demokratik ve laik bir çerçevede tutmuşlardır diyecek olursak, bence bu konuda dünyada daha ileri, daha uygulanabilir modeller ortaya çıkmış değil. Bunlar Batı dünyasına ait kavramlar ama İslam dünyası bunların daha gerisindedir, daha ilerisinde değil. Bizim burada çok daha ileri modeller ortaya koyabilmemiz lazım ama pratik olarak şuanda elimizde uygulanabilir modeller yok. 

İslam’ın ortaya koyduğu net bir yönetim biçimi yok; belli ilkeleri var; ama bu prensip ve ilkeleri doğru çıkarmak da çok önemli.

Hilafet sistemi içerisinde sunulmuş siyasetnamelerde birtakım çerçeveler çizilmiş, ilkeler belirlenmiş; ama onların içeresinde bugün uygulayabileceğimiz bir model göremiyoruz. Orada çizilen çerçeveler tipik kendi dönemlerine ait monarşizmlerin İslamileştirilmiş halleridir. İslami siyasal ilkeler nedir dediğimizde Kur’an bize adalet, istişare, şûra, ehliyet, liyakat, emaneti üstlenmek, sorumluluk diyor. Peki, ama şûra sistemi nedir? Maalesef peygamberden (as) sonra ilk dört halife diye bilinen; ama benim emir el müminin olarak tanımladığım -ki kendi dönemlerinde de böyle tanımlanmışlardı- dört halifenin modeli Muaviye’den itibaren saltanata dönüştü. Saltanat olarak ortaya çıktı zaten. Bizans ve Sasani saltanatlarının bir sentezinin İslamileştirilmesiyle oluşturulan bir modeldir. Muaviye’ye kadar da şûra sistemi sistemli bir şekilde uygulanmadı. Tarihimizde ilk defa şûra sistemini uygulamaya çalışan, şûra sisteminin kendisinden kavram olarak da söz eden Ömer bin Abdülaziz’dir; ama Ömer bin Abdülaziz de, burada ki tehlikeyi gören Emeviler tarafından -büyük ihtimalle- zehirlenerek öldürüldü ve şûra sisteminin Emevi Hanedanlığı’na karşı bir model olarak ortaya çıkarması engellendi. Ondan sonra günümüze kadar öyle bir sistemden kimse bahsetmedi. Günümüzde bizler hala hilafet tartışması yapıyoruz. Kardeşim sorun hilafet sorunu değil, sorun şûra sistemidir. Şûra sistemi nedir? Nasıl uygulamaya sokarız? Bunları tartışmalıyız. Hilafet diye tanımlanan sistemin bakıyoruz birinci maddesi: “Halife Kureyştendir.” Bu madde bin senedir uygulanmıyor ama siyasetnamelerde ilke olarak geçiyor. Böyle bir siyasal model zaten pratik olarak olamaz. Bizim teoriyle pratik arasındaki çelişkilerimiz burada da apaçık ortaya çıkmış durumda.

Hocam hazır bahsi açılmışken o konuya dönüyorum. Saltanat sisteminde Ömer Bin Abdülaziz örnekliği ile oyların anlamsız bir yığına dönüştüğü şuanın ideali olarak düşünülen demokrasi örneklerini kıyaslamak gerekirse sistemin önemli olmadığı, önemli olanın yönetici kadrosundaki kişilerin yönetim ahlâkına sahip olmasıdır diyebilir miyiz? Yani sistem mi kişi mi?

Tartışmayı bu minvalde sürdürmek  bunlardan birisini öne çıkarmak birinin daha doğru olacağını söylemek bence uygun bir şey değil; çünkü ikisinin de bir şekilde birlikte yürümesi lazım. Mesela 16 yıldır Ak Parti döneminde sistemin iyi niyetli insanları ne hale getirdiğini gördük. Dolayısıyla burada çok öznel davranmayalım, İran’a gidelim. İran’da da aynı şeyi gördük. Yani sadece soyut bir sistem vazetmek meseleyi kurtarmıyor. İktidardaki insanlar ne kadar ahlaklı olursa olsun çok şey ifade etmiyor. İslam dünyasında hilafet yönetimde ki halifelerin hepsi kötü niyetli insanlar değillerdi, onların içerisinde de çok düzgün, dindar insanlar vardı; ama onları çekip çevirecek sınırlayacak bir şûra sistemi olmayınca bu kez iyi niyetler ne kadar işe yarayıp yaramadığını tarihsel deneyimler ortaya koydu. Dolayısıyla burada ikisinden de vazgeçemeyiz. Evet, şûra sistemi gerekli; ama ahlak, liyakat, emanet, ehliyet özellikleri de gerekli. İdeali yakalamak mümkün değil; ama insanlar ideal olamayacakları için sistemlere ihtiyaç var. Şûra da bunun için vazedilmiştir. Kuran-ı Kerim yönetici olan iki peygambere, Hz. Süleyman ve Hz. Davut’a eleştiri getiriyor. Peygamber oldukları halde uygulamalarında hata yapıyorlar, yapabilirler. Sıradan bireyler elbette ki hata yapacaklar. Sistemin bunları bir şekilde denetlemesi, hataları engellemesi gerekiyor. Bu da ancak şûrayı sıradan bir ilke olarak değil bir sistem olarak anlamamızla mümkün olacaktır.

Şûra meclisine girecek olan kişilerin vasıfları ne olmalı? Mesela bizdeki gelenek alimlerin olmasıdır.

Bence daha karma, çok farklı özellikler ortaya çıkabilir; ama tek bir toplumsal kesimi değil, toplumsal kesimin genelinin yansıtılmasıyla gerçekleşmelidir. Bu konuda zaten Rasulullah (as) örnek vermiştir. Onun etrafında bir şûrası, sürekli istişare halinde olduğu, birlikte kararlara vardığı bir kesim vardı. Bu kesimin özelliklerine bakabiliriz. Bunlar sadece ilmi ehliyetleriyle öne çıkmış insanlar olmayabilir, bir takım toplumsal kesimlerin temsilcileri de olabilir. Önemli olan toplumsal aklın oluşturulmasıdır. Şûra dediğimiz şey de toplumsal akıldır. Bu toplumsal aklın oluşturulması ve yönetimin selameti için birlikte karar vermeleri, birlikte düşünmeleri, meseleleri istişare etmeleri gerekir. Bizde istişare her zaman uygulanmıştır; ama nasıl uygulanmıştır? Padişahlar her zaman kendisine danışacakları birtakım kişileri etraflarında tutmuşlardır; ama bunlar sadece danışmanlardı, şûra ehli değillerdi. Şûra ehli yöneticinin tebaası değil yöneticiyle aynı hizada olan kişilerdir. Yöneticinin buyruğuyla oraya getirilip götürülecek kişiler olmamaları gerekir.

Bazı sorularımıza cevap aldık. Şöyle bir sorumuz vardı: İnsanın arzuları ve güç karşısında kendini zehirleyen doğası göz önünde bulundurulduğunda ideal bir yönetim biçimi mümkün müdür? 

Yeryüzünde insanlar olduğu sürece ideal yönetimin çıkacağını düşünmüyorum. Zaten bütün siyasal tartışmalar bunun uygulanamazlığı düşünülerek ortaya konulmuştur. Yani insanoğlu yeryüzünde iftihar halindedir, sorumlu bir varlıktır, her zaman toplumsal ihtilaflar ve çatışmalar ortaya çıkacaktır. Önemli olan burada dengeli, mutedil bir sistemin ortaya konulabilmesi yoksa ideal olanın değil. Biz ideal olanı düşünürken çoğu zaman uygulanabilir olanı dikkatten kaçırıyoruz. Asrı saadet de dahil yeryüzünde hiçbir zaman ideal uygulama olduğunu düşünmüyorum. Orayı da çok yüceltmeye gerek yok; çünkü oradakiler de neticede insandılar, onların da insan olarak hataları vardır. O dönemlerde de nasıl sorunlar çıktığını, bu sorunlarla Peygamber’in (as) nasıl mücadele ettiğini görüyoruz. Bu çok doğal bir şeydir. Biz de hangi toplumsal vasatlıkta olursak olalım sorunlarla, sorunlu insanlarla- bizler de dahil olmak üzere- yaşadığımızı, bir toplum oluşturursak onlarla birlikte oluşturacağımızı hiçbir zaman unutmamalıyız; ama burada insanların sorunlu yanlarını ortadan kaldırmak, sorunsuz insanlar oluşturmak, robotvari, yönetilebilir, kolaylaştırılmış, sterilize edilmiş insanlar toplumu ortaya çıkarma çabası içerisinde olmamalıyız. İnsanın belki de güzel taraflarından birisi sorunlu olmasıdır. Önemli olan sorunlarla nasıl baş edebileceğimiz,  farklılıkları nasıl çeşitlendirebileceğimiz ve bir arada tutabileceğimizdir. Burada işte istişare dediğimiz esası aileden başlayarak yönetime kadar toplumun her kesiminde uygulanabilir hale getirmemiz gerekir. İslam dünyasının temel sorunu aslında budur. İstişareye ve eleştirel düşünceye ne ailemizde ne okulumuzda ne iş yerimizde ne yönetimimizde yer var. Eğer biz bunu ailede, okulda edememişsek, iş yerinde edememişsek, hayatımızın içerisinde pratize edememişsek siyasette nasıl var olacak? Siyaset bir açıdan toplumun yansımasıdır, örgütlenmesidir. Bütün dikkatimizi iktidara, güce, gücün elde edilmesine yönelttiğimiz zaman toplumsal pratikleri unutuyoruz. Güç metafiziği meselesi bizi zehirleyen bir şey. Yani majör olana bakıyoruz; ama minörle alakamız yok. Oysaki küçük şeyler düzeltilmediği sürece yani yolun kenarındaki bir taş kaldırılmadığı sürece gökdelen sorunundan da kurtulamayız. O küçük şeylere dikkatimiz yönelmeli oradan işe başlamalıyız.

Son olarak, türkiyede bir İslami hareketin seyri var. Bu hareketin dününü bugününü düşündüğümüzde Ali Şeriati, Seyyid Kutup, Mevdudi, Aliya gibi düşünürlerin yetişmiyor oluşu sizce neden?

Türkiye Osmanlı bakiyesi bir ülke ve Osmanlı’da yıllarca imparatorluk ve imparator mantığı içerisinde yönetildi. Diğer ülkeler İran, Mısır, Hindistan’daki Müslümanlar veya Aliya’nın yaşadığı vatan buralar sömürgeciyle doğrudan karşılaşılan, doğrudan çatışılan ve Osmanlı kadar iktidarın güçlü ve baskın olduğu ülkeler değil.

Aslında İran’da imparatorluk süreci var.

Ama hiçbir zaman Osmanlı devleti gibi güçlü ve objektif bir devlet İran’da oluşmadı. Küçük hanedanlıklar yönetti. Kaçarlar vardı sonra Pehleviler geldi. Küçük hanedanlıkların yönettiği bir ülke oldu. Dolayısıyla orada çok baskıcı bir otorite olmadığı için bence fikir adamları zemin bulmuştur. Bizdeki iktidarın güçlü ve baskın oluşu bu tür özgür şahsiyetlerin daha özgür düşüncelerin gelişmesine uygun değildir. Dikkat edersek imparatorluk tarihi içerisinde de İslam dünyasında çokça anılan önemli, ilmi ve düşünsel şahsiyetler çıkmamıştır. Roma imparatorluğu da böyledir. Koskoca imparatorluğun tarihinde, 100 senelik Atina tarihinin düşünürlerinin onda biri belki çıkmamıştır. Çünkü İmparatorluğun öncelikleri farklıdır. Güçlü, baskıcı iktidarlar muhalif düşünürlere asla imkan vermezler, alan açmazlar. Onların ortaya çıkısını engeller, onları bir şekilde tasviye ederler çünkü toplumun her tarafını örgütlemiş her tarafında etkilidirler. O etki Türkiye Cumhuriyeti döneminde de devam etti ve hala devam ediyor. Şu an da bile..

Atasoy Müftüoğlu örneği mesela. Onun hakkında youtube yorumlarını okuduktan sonra katli vacip (!) bile denilebilir.

O yorumları yazanlar cahil insanlar. Atasoy Müftüoğlu kimdir bilmezler. Bunlar internet âleminde gezinen kendilerini alleme-i cihan sanan kişiler. Aslında bir tür derin cehalet içerisindeler.

Atasoy Müftüoğlu’na sadece cahil kesim değil belirli kadrolar da saldırdı?!

Orada örgütlü bir şey var. Muktedirin etrafında örgütlenmiş olan ve bunun altındaki mali her türlü  girişimi bastırmaya and etmiş olan farklı bir cehalet var. Ahzap suresi 72. ayetinde Allah emanetin verilmesi; ama insanların zulüm ve cehaleti nedeniyle emaneti üstlenememesinden bahsetmiştir. Çeviri, insanlar çok zalimdir ve cahildir diye bitirilir; ama aslı öyle değildir. Aslı şudur; insan zulmünden ve cehaletinden ötürü emaneti üstlenemez. Burada da aynı şey söz konusu. Bir kısım insanlar işin özünü bilirler aslında ama zalimliklerinden ötürü yaparlar. Çoğunluğu da cehaletlerinden ötürü bunu yapar.

Türkiye’de önemli düşünürlerin çıkmamasını medrese gibi bir eğitim sisteminin olmamasına bağlayanlar var bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Ben medresenin yani örgütlü eğitimin çok önemli şahsiyetler çıkarabileceğini düşünmüyorum. İslam tarihindeki önemli alimlerin bir çoğu örgütlü eğitim sistemi içerisinden çıkmamışlardır. Yani bir Ebu Hanife hangi mekteptendi hangi medresedendi. Bir İmam Şafi, Gazali? Gazali, medresede hocalık yaptı; ama kendisi medresede yetişmedi. Yani doğrudan doğruya bununla alakalı bir şey değil. Osmanlı ve Türkiye’nin genel siyasal ve düşünsel iklimiyle ilgili bir şey. Muhalif olduğunu söylediğimiz bu özgün şahsiyetler bir açıdan daha zayıf kültürler için daha uygundur. İlk uygarlıklar meydan okuma ve tepki süreci içerisinde ortaya çıkar; ama meydan okuma çok güçlü olmamalıdır. Tepki de çok zayıf kalmamalıdır. Burada düşünürler nasıl ortaya çıkara dair çok nesnel bir formül ortaya koyamayız; ama mutlaka bir özgürlük atmosferinin olması lazımdır. Çok baskıcı atmosferler bir takım şeyleri yok eder, imkânsızlaştırır. Uygun bir özgürlük vasatı sağlanması lazım; ama Türkiye Cumhuriyeti Kemalist dönem bugüne kadar bu vasatı ortaya koyamadı. Türkiye’de okumak zaten çok kıymetli bir şey değildir. Ne yazık ki Türkiye cehaletin baş tacı edildiği bir ülkedir. En aklı başında insanlarımız bile kocakarı imanından bahsediyor. Kocakarının hiçbir şey düşünmediği neye iman ettiğini bile farkında olmadığı bir iman, ideal iman olarak görülüyor. Bu zihniyet bile bence çok önemli ve tehlikeli bir zihniyet. Allah bizden bunu mu istiyor, akletmeyen körü körüne inanan insanlar olmamızı mı istiyor.

 


Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir