Türk Ulus Devleti’nde Tarih Yazımı Türk Tarih Tezi

Paylaş

ÖZET

Bu yazıda düşünsel temelleri Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanından önceye dayanan, Cumhuriyet’in ilanı ile birlikte resmi bir forma bürünen ve günümüzde etkileri devam eden “Türk Tarih Tezi” incelenecektir. Bu bağlamda yazı iki bölümden oluşacaktır. İlk olarak Tük Tarih Tezi’ni hazırlayan düşünsel arkaplan ve gelişim süreci ele alınacaktır. Ardından tezin tarihçesi, anlatısı ve amaçları analiz edilecektir.Ayrıca özellikle belirtmek gerekir ki bu yazıda tezin bilimsel doğruluğundan ziyade tezdeki tarih anlatısı ile hangi amaçlara ulaşılmak istendiği daha fazla önem taşımaktadır. Çünkü Cumhuriyetin yönetici kadroları tarafından bizzat desteklenen bu metafizik inşası ulus devletin kuruluşunun da temel bileşenlerinden birisidir. Dolayısıyla Osmanlı ve İslam kimliğinin yerilmesiyle yerine ulus, millet(!)[1] ve ırk kimliğinin yüceltilmesinin resmi tarih anlatısının temel hedeflerinden biri olduğunu vurgulamak gerekir.

  1. Türk Tarih Tezi’ne Doğru

Ulus devletlerin ortaya çıkışıyla beraber zorunlu bir süreç olarak ulusu bir arada tutacak moral değerler de ortaya çıkmıştır. Bu moral değerlerin en önemlilerinden biri ırk temelli tarih bilincidir. Rönesans(14-17.yy), Reform(16-17.yy) Dönemleri ve Aydınlanma Felsefesi (18.yy)’nin etkileri sonucu meydana gelen Fransız İhtilali (1799), tüm dünyada etkisi bugüne kadar sürecek olan bir sosyo-politik düşünce devrimleri sürecini başlatmıştır.  Fransız İhtilali sonucunda ulusun egemenliğine, özgürlüğe ve eşitliğe dair vurgular imparatorlukların çözülme sürecini hızlandırmıştır. İhtilalin ulus vurgusunun bir getirisi olarak Avrupa’da ulusal tarih bilinci oluşturmak adına çalışmalar yapılmıştır. İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi(1789)’nde de vurgulandığı üzere din temelli tanımlamalar yerini ulus temelli seküler tanımlamalara bırakmıştır.

  1. yüzyılın Fransız pozitivist-ulusçu tarihçilerinin(G. Monod(1844-1912), C. Seignobos(1854-1942) vd.) başlattığı “Ecole Methodique” akımı ve onu izleyenler tarafından tarihsel verilerin toplanmasıyla evrensel yasalara ulaşma yöntemi, A. Comte(1798-1857) ve takipçilerinin tarihi doğa bilimleriyle aynı epistemolojik düzleme getirme, devamında doğa bilimlerinin ortaya koyduğu olguların ampirik analizinden evrensel yasalara ulaşma eğilimi en nihayetinde ulus tarihinin inşasında bilimsel ilkeler inşa etmeyi amaçlamıştı.

Comte ve Gustave Le Bon(1841-1931) gibi pozitivist ve ilerlemeci düşünürler tarihi, siyaset tarihi ile eşdeğer gördü ve sanat, din ve bilim tarihini göz ardı etti. Comte’a göre tarihsel olaylar daha önemli bir şeylerin hammaddesi olarak kullanılmalıydı. O da sosyolojiydi. Böylece tarih araştırmaları doğal bilimlerle eşit olarak görüldü. Fransız tarihçilerin genel karakteristiğini oluşturan ilerlemeci ve kronolojik tarih anlayışı geçmişi ancak bugüne yoğunlaşma ile anlaşılabilme noktasına getirmiştir. Düz bir çizgi üzerinde ilerlediği düşünülen tarihin teolojik, metafizik ve bilimsel dönemleri vardı(Comte) ve Batı bu dönemleri aştığı için tarihin başlangıç noktası oluyordu. Türkiye’de ise bu pozitivist akım etkisini en çok Ziya Gökalp(1876-1924)’in yazılarında dışa vuracaktı. Türkçülük akımının önde gelen ismi Yusuf Akçura(1876-1935) ise Türkçülük fikrini, Paris Siyasal Bilgiler Okulu’nda, Metodik Okulu’nun önemli isimlerinden olan H. Taine(1828-1893)’nin takipçisi Albert Sorel(1842-1906)’in ulus öğretisinin etkisinde kalarak olgunlaştırmıştı.

Almanların idealist ve romantik tarih anlayışı ise Fransızların olgusal ve ilerlemeci tarih anlayışından farklı şekillenmiştir. Geçmişin belirli dönemlerini idealize etme, kahramanlıklara vurgu yapma ve ahlaki bütünlüğün siyasi iradeden bağımsız tahakkuk edebileceğine dair yapılan vurgular J. G. Herder(1744-1803), L. von Ranke(1795-1886) ve J. G. Fichte(1762-1814) gibi tarihçiler tarafından işlenmiştir. Onlara göre her ulus kendini özgün bir biçimde ifade ederek insanlığın gelişimine katkıda bulunuyordu. Romantikler devrime karşıydılar. Onlar daha çok tarihte evrimciliğe inanıyorlardı. Fichte dil ve kültürün tarihçilik ve ulusçuluktaki rollerini yüceltti ve ari halk kavramını ortaya attı. Bu anlayışa göre ulus doğal, özgün ve nesneldi. İdealize edilen ulus, devletle o denli yakınlaştı ki vatan, devlet ve kültür öğelerinin ulusçuluk çerçevesinde bir bütün haline geleceğine ve böylelikle insanoğlunun en üstün uygarlık düzeyine erişeceğine inanıldı.

Alman tarihselciliği, George Iggers(1926-2017)’in belirttiği gibi köken olarak aydınlanma akımının evrensel söylemine karşıt bir konumdaydı. Bu karşıtlık ifadesini bireyselcilik olarak ulusçulukta buldu. Devletin en önemli görevini Alman halklarını örgütlemek ve düşman güçlerden kurtarmak olarak ele aldı. W. von Humbolt(1767-1835) devletin ölümsüzlüğünün ve kimseye hesap vermesi gerekmeyen bir güç oluşunun teorik temellerine katkıda bulundu. Tarihselcilerin  insanoğlunun ilerlemesinde devlete yükledikleri rol Alman birliği için mücadelenin sürdüğü 1830-1880 döneminde oldukça etkili oldu. Nedensellikten kaçan ve bir olguyu yücelten idealist bakış açısıyla mutlak otoriteyi bütünleştirmek tarihselciliği ve siyasi emelleri güçlü bir şekilde besliyordu. Alman tarihçiliğinin devleti her şeye kadir bir güç olarak gören idealist ve devletçi özellikleri Türkiye Cumhuriyeti tarihçiliğini uzun bir süre etkisi altında bulundurmuştur. Özellikle Almanların Anadolu topraklarında yaptıkları arkeolojik ve antropolojik araştırmaları ve bu alandaki yöntemleri Türkler için ulusal geçmişlerini kanıtlama yönünde yeni bir ilgi alanı yaratmıştır.

Osmanlı’da ise kuruluşundan yıkılışının son dönemlerine kadar imparatorluk tarihyazım geleneği etkindi. Tarihyazımı padişahlar, vezirler, ulema ve devlet adamları ekseninde şekilleniyordu. Yönetici erkin eleştirilmesi noktasında pasif kalınılan tarih anlatımında tarih yazıcılar Müslüman olduğu için Allah’ın hükmüne bağlı olan nedensellik çerçevesinde İslam Tarihi, Peygamberler Tarihi, gazavatnameler, şehnameler, seyahatnameler ve menakıbnameler gibi İslam Tarihi ile bağlantılı olarak eserler kaleme alınıyordu. İslam’dan önceki Türk kültürü ile derinlemesine ilgilenilmesi gerekli görülmüyordu. 18.yyda, İbn-i Haldun’dan etkilendiği söylenen, sarayın resmi tarihçisi olan Naima(1655-1716), Naima Tarihi’ni kaleme aldı. O yüzyılda Naima batılılaşma hareketiyle doğrudan ilgili değildi. Daha çok Osmanlı’nın dağılmasına çare aramak ile ilgileniyordu.

Osmanlı’da reform dönemi 18. yüzyılın ikinci yarısında başladı. Çünkü ilk matbaa bu dönemde kuruldu ve duraklamayı engellemek için Fransız hükümet yöntemlerinin ve eğitim sisteminin incelenmesi için bazı kişiler görevlendirildi. 18.yyda batılılaşma ve modernleşme daha çok askeri alanda olmasına karşın 19.yyda siyasi ve kültürel alanda da modernleşme çabalarına girişildi. Ulus devletin kültürel ve eğitsel anlamda tamamıyla laikleşmesine ve standartlaşmasına karşın Osmanlı Devleti bu radikal reformlarla kısmi bir laikleşme dönemine girdi. Tarih artık okullarda okutulan bir ders haline geldi. Osmanlı tarihçilerinden Âli(1815-1871) ve Fuad Paşa(1814-1868), Voltaire(1694-1778) ve Diderot(1713-1884)’u Osmanlı toplumuna tanıtırken Fransız etkisi Fransız uzmanlar tarafından iyice topluma yerleşiyordu. Ahmet Cevdet(1822-1895)’in Cevdet Tarihi’nde Fransız pozitivist-romantik-ulusçu Jules Michelet(1798-1874) ve H. Taine gibi tarihçilerden etkilendiği farkedilir.  Keza Namık Kemal(1840-1888), Osmanlı Tarihi eserinde tarihin, geçmiş hakkındaki bilginin öykü şeklinde aktarımı olarak göründüğünü ancak gerçekte “hükümet” etmenin en önemli unsurlarından biri olduğunu ve bir “bilim” olduğunu söylemiştir. Son dönem Osmanlı tarihçileri, devletin bünyesinde bulunan azınlıkların, Fransız İhtilalinin “her ulusun kendi kaderini tayin hakkı düşüncesini şiar edinerek ayaklanmalarını engellemek için Osmanlı ulusu ya da Osmanlıcık mefkûresi inşa etmeye çalışıyorlardı. Bu içe-dönük tarihyazımı ve Türkçülüğün kutsallaştırılması Cumhuriyet döneminde de devam etti.

  1. Türk Tarih Tezi

Türkleri Orta Asya’dan gelen arî bir ırk olarak tanımlayan ve yayılmaları sonucunda dünyaya medeniyeti yaydıklarını iddia eden resmî tarih tezi, Osmanlı’nın ümmetçiliğinden sonra oturtulmaya çalışılan yeni sistemde önemli bir yer tutmaktadır. Buna göre millet artık; dil ve kültür birliği üzerinde kurulmuştur. Bu evrede Türkiye’deki milliyetçi tarih yazımına etki eden üç ana düşünce akımı olduğu söylenmelidir. Bunlar yukarıda bahsettiğimiz gibi Batıdan etkilenme sonucu tevarüs edilen Fransız romantizmi, pozitivizm, Alman idealizmi/tarihselliği ve ayrıca Osmanlı döneminden kalan Osmanlı tarih yazımıdır.

Atatürk 1930 yılında, Türk Ocağına bağlı olarak kurulan Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’ne Türklerin dünya üzerindeki yeri ve önemini ortaya koymak için bir eser hazırlanması emrini vermiştir. Onun emriyle başlayan ve kendisinin de katıldığı çalışmalar sonucunda Türk Tarihinin Ana Hatları adlı bir eser ortaya çıkmıştır. Hazırlanan bu esere göre Türk tarihinin temeli çok daha eski dönemlere gitmekte ve Türkçülük milli tarih görüşünün temelini oluşturmaktaydı. 1930 yılındaki ulusal tarih görüşü olan Türk Tarih Tezi bilim dünyasına böylece damgasını vurmuştur. Bu tezin oluşum temelleri 1928 yılında atılmıştı. Dışarıda Türk halkına yönelik medeniyete katkıları olmadığı, hem ikinci sınıf bir insan tipi hem de sarı ırktan olduğu ve Türk topraklarının onlara ait olmadığı şeklindeki iddiaların önüne geçmek ve bunun aksini kanıtlamak tezin meşruluğunu temellendiren amaçlardandı. Bu amaçla Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti, Türk Tarihinin Ana Hatları ve Türklerin Medeniyete Hizmetleri isimli iki eser meydana getirmiştir. Nisan 1930’da Türk Ocaklarının VI. Kurultayı toplanmış ve Atatürk’ün isteği üzerine Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nin oluşturulması kararlaştırılmıştır. Atatürk yakın çevresindeki M. Tevfik Bıyıklıoğlu(1891-1961), Yusuf Akçura, Samih Rıfat(1874-1932), Dr. Reşit Galip(1893-1934) ve Afet İnan(1908-1985) gibi tarihle az çok ilgisi bulunan tarihçileri tarihi konular üzerinde çalışmakla görevlendirmiş, bu kişilerce incelenen ve hazırlanan eserler Atatürk’e sunulmuştur. Kurultayın 26 Nisan tarihli oturumunda Mustafa Kemal Atatürk’ü doğrudan temsil eden ve açılış konuşmasını yapan Afet İnan, ulusal ruh ve Türk gururunu güçlendirecek en iyi imkân olarak Türklerin tarihini işaret etmiştir. Türk Ocakları kendini feshettikten sonra 15 Nisan 1931’de kurulan Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti 1935’te Türk Tarih Kurumu adını almış ve bu adla tarih çalışmalarına devam etmiştir.

Türk Tarih Tezi ile “Türklere yeniden güven ve gurur vermeyi, görüntülerini düzeltmeyi, kültürlerinin sürekliliğini ve büyüklüğünü kanıtlamayı, Anadolu’daki varlıklarının eskiliğini ve meşruluğunu ve binlerce yıllık devlet kurma yeteneklerini göstermeyi hedefleyen bir kendini doğrulama söylemi” üretilmiştir. Diğer yandan millî kimliğin hukuki-siyasi tanımını içeren cumhuriyetçi ifadesinin halk katında popüler bir kimlik ve siyasal bir ideal olamaması da soya dayalı etnik bir tanımlamaya yönelmede önemli bir etken olmuştur.  Zira halka, cumhuriyeti sevin ve cumhuriyetçi olun demek yeterli değildi, halk katında şeriat idealiyle yarışacak ve onun yerini alabilecek yeni bir idealin bulunması zorunluydu. Böylece etnik temeli ön plana çıkaran, Türk ırkının bütün medeniyetlere ebelik ettiği fikrini temel alan büyük bir tarih anlatısı kurgulanmıştır. Bu anlatının halk üzerinde yeni bir ülkü birliği sağlayabileceği görüşünden hareket edilerek Türk Tarih Tezi’nin temelleri oluşturulmuştur. Cumhuriyet Dönemi yönetim aygıtının üzerinde önemle durduğu bir husus da yaratılması hedeflenen milli kimlik ile bu kimliğin önemli bir sacayağını meydana getirecek olan “ideal - makbul yurttaş” tipinin inşa edilmesidir. Türk usulü yurttaşlıkta, yurttaşların sisteme aktif katılımlarından ziyade milli bütünlük içerisinde pasif, onaylayıcı ve her şeyden önemlisi itaatkâr bir rol oynamaları istenmektedir. Yurttaş, Cumhuriyet değerlerinin taşıyıcısı, kanun ve nizamlara itaat eden kişi olarak idealize edilmekte; bu doğrultuda bir makbul yurttaşlık tipolojisi oluşturulmaya çalışılmaktadır. Makbul yurttaş tipinin çizilmesine ilişkin yürütülen tüm bu faaliyetlerde tarihe ve tarih yazımına da önemli görevler / işlevler düştüğü yine dikkat çeker.

Gerçekten de Türk Tarih Tezi içerisinde ve Türk usulü tarih yazımının kendine has retoriğinde sürekli ön plana çıkan medeniyet kurucu, devletine milletine sadık, benliğini ve dilini koruyan, ordu-millet geleneğine bağlı “Türk” tasvirinin aynı zamanda “makbul” yurttaşın nasıl olması gerektiğini anlattığı söylenebilir. Bu bakımdan “Türk”ün hasletinin asli bir özelliği olarak kabul edilen makbul yurttaşlık, aynı zamanda, binlerce yıl öncesinde yaşayan Türklerin ve onların adetlerinin doğal bir uzantısıymış gibi gösterilmeye çalışılır. Yeni Türk devletinin mensuplarının nasıl makbul birer yurttaş olabileceği de bu tarihsel anlatılama doğrultusunda şekillendirilir. Dolayısıyla tarih yazıcılığı ve bilimi, makbul yurttaşlık hedefinin -gayesinin- gerçekleştirilebilmesi doğrultusunda kendine başvurulan politik bir araç haline gelir. Her ne kadar makbul yurttaş kimliğini oluşturmaya dönük çabaları salt Kemalist tarih yazımının ilgi -görev- alanı ile sınırlandırmak -sadece onun bir görevi olarak kabul etmek- doğru olmasa da, dönemin resmî tarihçiliğinin burada oynadığı önemli rolü yadsımak da mümkün değildir. Sonuç olarak resmî tarih yazımının ve yazarlarının “makbul yurttaş” olarak işaret ettiği ve gösterdiği örneğin -kimliğin-, eski zamanlara ait olarak tahayyül edilmiş “Türk kimliği” ile paralellik gösterdiği ve onun yirminci yüzyıla denk düşen bir yansıması olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Keza tarih tezinin ve umumiyetle tarih yazımının bu veçhede bir araç olarak kullanılmasını, dönemin resmî politikasının doğal bir eğilimi olması gerçeğinin dışında açıklamak güçtür.

Türk Tarih Tezi’nde geliştirilen ve dönemin yönetici kadroları tarafından da onaylanarak ideolojik bir söylem haline gelen resmî tarih anlatısında, çok eski ve kesin olarak bilinemeyen dönemlerin belli bir masalsı-efsanevi kurgu içinde dillendirildiği ve insanlığın ilerlemesine ilişkin -müspet görülen- hemen her şeyin bir şekilde Türklerle bağlantı kurularak tasvir edildiği dikkat çeker. Bu kadar eski dönemler için böylesine kesin, kendinden emin bir dilin kullanılmasından çekinilmemesinin en önemli nedeni, bu söylenenlerin aksinin kanıtlanmasındaki güçlüktür. Dolayısıyla, dönemin devlet tarihçisinin zihniyetinde, aksi kanıtlanmadığı sürece tüm bu olaylarda bir şekilde “Türk eli”nin varlığından söz etmenin de bir sakıncası bulunmamaktadır. Çok eski zamanların efsaneleştirilerek, adeta bir “altın çağ mitosu” biçiminde sunulmasından çekinilmemesinin nedeni de zira öne sürülen iddiaların karşıtının kanıtlanamazlığından kaynaklanmaktadır. Bu kanıtlanamazlık halinden istifade edilerek Türklerin bu dönemleri ve sahip oldukları medeni vasıfları abartılı bir “üstünlük” söylemi ile taçlandırılmakta; “iyi” olarak nitelendirilebilecek her şey bir biçimde Türklük ile ilişkilendirilerek Türkün gerçek özgünlüğü -zorunlu bir unsuru- olarak değerlendirilmektedir. Oysa yakın zamanlara, özellikle Müslümanlığın kabulüne ve ardından gelen Osmanlı dönemine ilişkin tarihsel bilgilerin kesinliğinin daha fazla oluşu, tarih yazımı açısından bu dönemlerle ilgili resmî ideolojinin gerekleri doğrultusunda spekülasyon yapılabilmesini nispeten engelliyordu, zorlaştırıyordu. Dolayısıyla da resmî tarih yazıcılığında söz konusu dönemlerin kimi zaman inkârına dek varacak bir kötüleme ve tarihsel olgular olarak hemen hiç dikkate alınmamaları/göz ardı edilmeleri ya da Türklüğün bozulduğu zamanlar olarak nitelendirilmeleri yönünde şekillenen egemen bir temayül dikkat çekiyordu.

Türk Tarih Tezi bağlamında öne sürülen ve “gerçek” kabul edilen tarihsel doğruların önemli bir kısmında bu tür bir yazıcılığa yönelmiş olmanın izleri kolaylıkla fark edilebilir. Örneğin Afet İnan tarafından eski Türklerin kurduğu Sümer, Elam, Akat ile (en azından kurulmasında önemli rol oynadığı Türk Tarih Tezi kapsamında açıkça söylenen) Atina, Isparta ve Roma’nın demokrasi prensibi ile yönetildiği belirtildikten sonra, Türk milletinin en eski tarihlerde dahi, meşhur kurultayları ile herkesten önce demokrasi fikrine aslında bağlı olduğu yazılmaktadır. Bu yazılanlar kesin olarak bilinemeyen, aksinin kanıtlanması zor bir alana -tarihin nispeten karanlık zamanlarına- atıf yaparak, “kurultay”lar aracılığıyla demokrasinin milattan binlerce sene önce Türkler tarafından uygulandığını iddia eder. Oysa yakın tarihin gerçeklerinin bilinebilir olması, örneğin Osmanlı dönemi ile ilgili yazılanların farklı bir mahiyete büründürülerek kurgulanması gerekliliğine yol açar. Bu sefer, Osmanlı padişahlarının demokrasi usulünden vazgeçtikleri ve “müstebit” -zorba- oldukları yazılır. Bu zorbalığın asıl sebebinin ise din, yani Müslümanlık olduğu vurgulanır(Türkiye Halkının Antropolojik Karakteri ve Türkiye Tarihi: Türk Irkının Vatanı Anadolu, TTK yayınları). Bu örnek üzerinden düşünüldüğünde, yakın döneme ilişkin bu yaklaşımın benimsenmesinde bir taraftan Osmanlı mirasının reddedilmesi diğer taraftan laikliğin benimsenmesi neticesinde İslâm’ın etkisinin azaltılması arzusunun rol oynadığı söylenebilir. Ayrıca yakın ve bilinen bir dönemle ilgili aksi kolayca kanıtlanabilir görüşler öne sürmek, bilinemeyen çok eski zamanlara ait görüşler öne sürmekten daha zordur. Zaten Osmanlı ve İslâm kimlikleri ile ilgili hatıraları nisyana terk etmeye meyyal ve hevesli olan dönemin yönetiminin herhangi bir şekilde Osmanlı’ya ya da İslâm’a kendi menfaati bulunmadığı sürece olumlu gönderme yapması beklenemezdi. Dolayısıyla yeni bir devlet ve o devlete uygun bir ulus yaratma arzusu duyan Kemalist yönetimin gerçekleştirmek istediklerini, çok eski zamanlardaki Türkler de böyle yapıyordu; “bizim” yapmak istediğimiz aslında Türklerin özünde var, Orta Asya’da da uygulanıyordu iddialarına dayandırarak meşrulaştırmaya yönelmesi, aynı zamanda yönetim tarafından pragmatizme dayanan bir izleğin tercih edildiğinin de somut bir göstergesidir. Kemalist yönetimin zihnindeki devlet ve millet yönetiminin gerekliliklerini karşılamak, bu nedenle hep çok uzak geçmişte yaratılan efsaneleştirilmiş ve ulviyet - kutsiyet kazandırılmış yarı hayali bir Türk cemaatine göndermelerle doludur. Bu yarı hayali cemaat, resmî ideolojinin ve onun söyleminin istediği biçimde -gerekleri doğrultusunda- her şekle girebiliyor; dünyanın her hangi bir yerinde bir anda ortaya çıkabiliyor ve medenileşme ile ilgili her ilerlemenin asli sahibi olarak nitelendirilebiliyordu.

Sonuç

Türk Tarih Tezi ve buna ek olarak Güneş Dil Teorisi gibi tüm bu çalışmalar, Cumhuriyet Dönemi yönetiminin -tepeden inmeci bir biçimde- gerçekleştirmeye yöneldiği devlet ve toplum projelerinin inşasında kendilerine başvurulan birer ideolojik araç olarak işlev görmüşlerdir. Kemalist yönetim, kendi politik hedeflerinin gerçekleştirilebilmesi uğruna hem dil hem de tarih biliminden sonuna kadar yararlanma ve onları kullanma yolunu tercih etmiştir. Böylece dil ve tarih bilimi üzerinde ortaya çıkan ideo-politik tazyik, gerek tarih tezi gerekse dil teorisinin geliştirilmesine ilişkin çalışmaların yönetime -iktidar bloğuna- bağımlılığı sonucunu doğurmuştur.

Dolayısıyla bu çalışmalar yeni ulus devlet projesi ile merbûtlukları dâhilinde ve bu projenin muharrik gücü olan iktidar bloğunun politik tercihlerinin devamlılığına bağlı olarak bir süreklilik gösterebilmişler; ancak bu süreklilik zarfında ülkenin kültürel yaşamında egemen kalabilmişlerdir. Gerçekten de söz konusu çalışmalar politik önemlerinin azalmasına paralel olarak bulundukları hâkim kültürel konumlarından uzaklaşmışlardır. Ancak Türk Tarih Tezi’nin Türkiye’deki tarih yazıcılığı ve tarih eğitimi üzerinde günümüze değin devam eden kalıcı etkilerinin olduğunu yine de belirtmek gerekir. Bu etkiler bilhassa ilk ve orta öğretimde kullanılan ders kitaplarında kolaylıkla fark edilebilecek bir düzeydedir.

Son olarak genel bir değerlendirme yapmak gerekirse Cumhuriyet dönemi boyunca çeşitli istisnaları olmakla birlikte resmî ideoloji ile bizzat çatışmaktan kaçınan, onun doğruları çerçevesinde bir “tarihsel gerçeklikler dünyası” oluşturmayı tercih eden Türk tarih yazıcılığı geleneğinin, daha sonraki dönemlerde de iktidara egemen olanlar tarafından değişik saiklerle kullanılmak istendiğine birçok defa şahit olunmuştur. Gerçekten de tarihçilik, farklı politik iktidarların kendi politik amaçlarına göre, başka başka yönlere doğru çekilebilen bir araçsallaştırılmaya tabi tutulmuştur. Dolayısıyla Türk Tarih Tezi’nden Türk İslam Sentezi’ne uzanan çizgide tarih yazımının, hem iktidarın vazgeçilmez bir aracı hem de ideolojik ayrışmanın temel belirleyicilerinden biri olduğu söylenebilir. Bunun neticesinde tarih, bilimsel niteliğinden, karakterinden ve kendisinden ibret alınılması gereken özelliğinden ziyade ona yüklenmek istenen politik misyon çerçevesinde değerlendirilmiş, doğru veya yanlış olarak etiketlendirilmiş, eleştirilmiş, yerilmiş ya da övülmüştür.

[1]İslam literatüründe millet, din ve şeriat anlamlarını dile getirir. Günümüzde yaygın biçimde kullanıldığı gibi "aynı topraklar üzerinde yasayan, aynı kökten gelen, tarih, töre ve dil ortaklığı bulunan insanların tümü" biçiminde tanımlanan ulus ya da nation kavramlarıyla hiçbir anlam benzerliği taşımaz.

Millet kelimesinin İslam literatüründeki anlamını Kur'an belirler. Sözgelimi: "Kendini bilmez beyinsizden başka kim İbrahim'in milletinden yüz çevirir?" (el-Bakara, 2/130). "De ki: Hayır, biz batılı bırakıp Hakk'a yönelen İbrahim'in milletine uyarız" (el-Bakara, 2/135), ''De ki: Allah doğru söyledi. Öyleyse Hakk'a yönelen İbrahim'in milletine tabi olun" (Al-i İmran, 3/95) ve "İyilik yaparak kendisini Allah 'a teslim eden ve İbrahim’in hanif milletine tabi olandan millet bakımından daha iyi kim olabilir?" (en-Nisa, 4/125) anlamındaki ayetlerde geçen millet kelimesi din ve şeriat karşılığında kullanılmıştır.

KAYNAKLAR:

  1. Türkiye’de Tarih Yazımı, Ahmet Şimşek & Vahdettin Engin, Yeditepe Yayınevi(2017).
  2. İktidar ve Tarih: Türkiye’de “Resmi Tarih” Tezinin Oluşumu(1929-1937), Büşra Ersanlı, İletişim Yayınları(2003).
  3. Patasana, Ahmet Ümit, Everest Yayınları(2016).
  4. Tarihin Taşrasında Yaşamak, Atasoy Müftüoğlu, Mahya Yayınları(2016).
  5. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Zihniyet, Siyaset ve Tarih, M. Şükrü Hanioğlu, Bağlam Yayıncılık(2006).
  6. Tarih Ders Kitaplarında(1931-1993) Türk Tarih Tezinden Türk-İslam Sentezine, Etienne Copeaux, Tarih Vakfı Türk Yayınları(1998).
  7. Türkiye’de Tarihçilik, Tarihçiliğin Gelişimi (15–20. Yy) Ve Türk-Batı Tarihçiliğine Örnek İki Kitabın Karşılaştırmalı Analizi, Yenal Ünal, Kelam Araştırmaları 8:2 (2010), ss.183‐210.
  8. Geçmişin Siyasal Yeniden Üretimi Olarak Tarh: Tarihle Yüzleşmek Söylemi, Aytek Soner Alpan, Gelenek, Sayı 116, Nisan 2012.
  9. Türk Tarih Tezi Bağlamında Erken Cumhuriyet Dönemi Resmî Tarih Yazımının İdeolojik ve Politik Karakteri, Şefik Taylan Akman, Hacettepe Hukuk Fak. Derg, 1(1) 2011, 80–109.
  10. Türkiye’de Tarih Öğretiminin Sorunlarına Bir Örnek Kemal Kara’nın “İnkılâp Tarihi Ve Atatürkçülük” Ders Kitabında İç ve Dış Düşman Algısı, Nazlı Usta, Erciyes Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Sayı: 37, Ocak-Haziran 2011 ss.163-182.
  11. 21. Yüzyıla Kadar Türkiye'de Tarih Öğretimi ve Hedefleri, Erdal Taşbaş, Akdeniz Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi.
  12. Tarih ve Tarihçiliğimiz Üzerine Bazı Düşünceler, Mehmet Öz, Muhafazakâr Düşünce, Yıl:2 - Sayı:7, Kış 2006.
  13. Türkiye’de Resmi İdeoloji Eleştirisinin Sorunları, Cangül Örnek, 10 Kasım 2019,www.halksahnesi.org.

Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir