Temel Vasıflarıyla Ümmet

Paylaş

 

Her medeniyet, fikir ve dinin diğerlerinden ayrıldığı kendisine has özellikleri vardır. Fikir ve ideolojiler pek az noktalar hariç genelde birbirlerine benzerler. Birinden öbürüne geçmekle insanın hayatında köklü değişiklikler olmayacağı için insanların bu geçiş aşamasında büyük bir gayret sarf etmeleri de gerekmez. Fakat İslam, ortaya çıktığı günden beri insanların hayatında köklü değişiklikler yapmış, şahısların davranışlarını ve geleneklerini tamamen değiştirdiği gibi değer ölçülerini, insana ve kâinata bakış açılarını da etkilemiştir. Böylece toplum yapısında da eskinin yerini yepyeni bir manzara almıştır.

Kur’an-ı Kerim, cahiliye toplumundan yeni bir ümmet çıkartan ve onları eğiten en büyük eğitim kitabıdır. Hz. Peygamber’in Kur’an’dan sonra en büyük mucizesi ise hayırlı, vasat, iyiliği emredip kötülükten sakındıran örnek bir ümmet yetiştirmesidir. O, Kur’an’ı rehber edinerek Medine’de tüm halklara, toplumlara örnek teşkil edecek ideal ümmeti oluşturmuştur. Onun sünneti İslam toplumunu bireysel, toplumsal ve evrensel olmak üzere hayatın her alanında yönlendirip yönetmekte, Kur’an’ı esas alan ilke ve prensipleriyle bir dünya görüşü oluşturmaktadır.

“Sizden hayra çağıran iyiliği emredip kötülükten sakındıran bir ümmet bulunsun. İşte kurtuluşa erenler yalnız onlardır.” (Âl-i İmran, 104)

Ümmet kavramının oldukça geniş bir anlam sahası vardır. Örneğin Medine sözleşmesinde Yahudiler de “diğer insanlardan ayrı” bir toplum olan ümmetten sayılmıştır. Fakat buradaki ümmeti literatürdeki anlamıyla değil, müstakil bir topluluk/devlet şeklinde değerlendirmek gerekir. Çünkü Kur’an, inanmış gibi görünen münafıkları bile ümmete dâhil etmemiştir. İslam’a göre insanları birleştiren ya da ayıran inançtır. Ortak bir inancı, amacı paylaşan insanların bu amaçlarına birlikte yürümek için ahenkli biçimde bir araya gelmeleriyle oluşan topluluğa “ümmet” denir. Elmalılı Hamdi Yazır ise ümmetin “imam” kökünden geldiğini vurgular. Ona göre ümmet; belli bir amaç için bir lider etrafında toplanmış insanlar birliği ve insan gruplarına önder olan, kendisine uyulan, bir imamın çevresinde sağlam birlik oluşturup düzenli faaliyet gösteren ve bu şekilde de insan grupları üzerinde hâkim olan topluluk, imamet-i kübra sahibi cemaattir. Ümmet, hâkim bir milletin fertlerinden meydana gelmiş sosyal topluluktur. İmamet-i kübra da din ve dünya işlerinde insanlara öncülük ve riyaset etmektir. Elmalılı’nın ümmeti bu şekilde tanımlaması yukarıda söz ettiğimiz ayette karşılığını buluyor. Allah Teâlâ bu ayetinde ümmetin fertlerine hitap ederken onların içinde bir başka ümmet oluşması gerektiğine, “ümmet içinde ümmet” olmak gerektiğine vurgu yapmaktadır. Oluşan yeni ümmet, iyiliği emredip kötülükten sakındırma gibi toplumu ıslah eden ve topluma yön veren bazı ayırıcı niteliklere sahiptir. Burada da karşımıza “velayet” kavramı çıkar.

“Mümin erkekler ile mümin kadınlar birbirlerinin velileridirler…” (Tevbe, 71)

İçerisinde sevgi ve yardım manalarını da barındıran velayet; genel olarak aile içerisinde akrabalık, ümmet içerisinde ise imamet (önderlik-halifelik) sebebiyle gündeme gelir. Toplum her zaman bir rehbere muhtaçtır.  Ümmet içerisinde velayet hakkı, Müslüman olup diğer Müslümanlar tarafından biat ile seçilen yetkili kimsenindir.  Peygamberimiz (a.s) bütün müminlerin öncelikli velisidir. O, bu velayet hakkını peygamberlik görevini yerine getirerek, müminleri irşad ederek ve onlara doğru yolu göstererek kullanır. Birbirlerinin velisi olan müminlerin de birbirleri üzerinde velayet hakları bulunmaktadır. Onlar birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye ederek, ma’rufu emrederek, münkerden alıkoyarak, birbirlerine yardım ederek, dostluğu ve sevgiyi birbirlerine göstererek, birbirlerinin haklarını koruyarak, velayet yani yönetim makamına müminlerden başkasını geçirmeyerek, müminler aleyhine inkârcılar ve bozguncularla mücadele ederek bu haklarını kullanırlar. Bu ayet (Tevbe, 71) ile  “kafirler ve ehl-i kitapla velayet”i yasaklayan ayet (Maide,57) birlikte düşünüldüğü zaman velayet kavramı “dostluk, koruma ve yardım” anlamlarından “temsil ve yönetme yetkisi” anlamlarına doğru genişler. Bu anlamda velayet, kamu velayetidir yani toplumun yönetimi için birine yetki vermedir. Müminler bu velayeti/yönetme yetkisini iman edip salih amel işleyen kimselere verirler, kendilerinden olmayan kişilere vermezler. İşte ümmet içinde ümmet dediğimiz topluluk da bu velayet sorumluluğunu yüklenenlerden oluşmaktadır.

İslami yönetim sisteminde ulu’l-emr’in diğer adı “veliyyu’l-emr”dir. Bu deyim “işin velisi” anlamındadır. Müminlerin din ve dünya işlerinin emanetini yüklenen emir sahipleri, onların velayetini almış, onların velileri durumuna gelmiş kişilerdir. Bu velayet hakkı da ancak gerçek Veli olan Allah’ın hükümlerini uygulamakla elde edilir. İman etmeyen, Müslümanların yolundan gitmeyenlere veliyyu’l-emr emaneti verilmez. Hülasa velayet bağı iman ile oluşan bir bağdır. Müminler inkârcılar ile bir arada yaşayabilirler fakat işlerini onlara emanet etmemeleri, onları sırdaş ve veli edinmemeleri şartıyla.

“Onların işleri kendi aralarında istişare iledir.” (Şûrâ, 38)

Kur’an İslam ümmetinin vasıflarını zikrederken onların işlerini istişare (meşveret) ile yaptıklarından da söz eder. Şûrâ; İslam toplumunun siyasette, iktisatta, idarede, sanayide, ziraatte, ilim ve aile hayatında bir nevi fikir alışverişidir, hakkı bulmada yardımlaşmasıdır. Bu ayetin Mekke döneminde nazil olması, meşveretin Müslümanların hayatında devlet düzeninden çok daha kapsamlı olduğunu gösterir. Bu nedenle istişare her durumda ümmetin temel niteliklerinden biridir.

İslam büyük küçük her işte istişareye başvurmayı emreder. Ümmetin bu özelliği onun dışarıdan bir etki olmaksızın kendi işini kendisinin gördüğünü; dayanışmasız ve dağınık olmadığını, ortak bir karara varmayı bildiğini gösterir. Müşavere, başkalarının fikirlerine değer verme anlamına geldiğinden Müslümanlar arasında kardeşliği pekiştirir aynı zamanda sorumlulukların paylaşımını sağlar.

Müşavere ancak hakkında nass bulunmayan, içtihada elverişli veya günlük işlerle ilgili hususlarda olur. İstişarenin uygulanış şekli her çağın ve toplumun koşullarına bırakılmıştır. İslam, şûrâ esasını getirmiş, istişareyi emir ve tavsiye etmiş, vasıfları hakkında malumat vermiş fakat müessesenin şeklini ve şemailini zamanın icabına bırakmıştır. Hikmete uygun olan da budur.

Hz. Peygamber’in önemli işlerde ve mühim kararlar vereceği zamanlarda ashabıyla istişare ettiğini bilmekteyiz. O, gençleri istişareye ve kendi görüşlerini açıklamaya alıştırmak için bazen kendi görüşünden vazgeçer, onların dediklerine göre hareket ederdi. Hz. Peygamber’in ashabıyla istişaresine dair pek çok örnek vardır. Bedir Savaşı öncesinde savaşmaya karar verme, ordu karargâhının yerini tespit ve savaş sonunda esirler hakkında muamele konusunda ashabıyla istişarede bulunmuştur. Hz. Peygamber’den sonra sahabe de onun yolunu takip etmiştir.

Müslüman toplumunda yöneticinin devlet işlerini yaparken alanlarında uzman ilim adamlarına, deneyim sahibi kişilere başvurması gerekir. Bu nitelikteki kimselerden dinin içtihatta bulunmayı caiz kıldığı alanları incelemek, araştırmak ve görüş açıklamak için bir şûrâ meclisi oluşturulabilir.

Bugün insanlığın yönetim düzeninde ulaştığı nokta demokrasidir. Demokrasi ya çoğunluğun azınlığı yönetmesidir ya da çeşitli şekillerde üstün azınlığın çoğunluğu yönetmesidir. Demokrasinin çok daha ilerisinde olan şûrâda, azınlık ya da çoğunluk arasında fark gözetilmeksizin herkesin görüşü alınır. Kimsenin içinde ihmal edildiği duygusuna ya da kendisinin önemsenmediğine dair bir duyguya yer verilmez. İki görüş arasında aklen yapılacak bir tetkikten sonra daha ağır basan görüş gereğince uygulama yapılır. Yoksa istişare, kaldırılan parmakların sayımı gereği yapılan bir iş değildir.

“İşte böylece insanlığa şahitler olmanız, Resulün de size şahitler olması için sizi vasat bir ümmet kıldık…” (Bakara, 143)

Müslüman toplumunun bir önemli özelliği de dengeli, mutedil, orta yolu izleyen, aşırılıklardan uzak bir ümmet olmasıdır. Vasat kelime olarak “iki uç menzil arasında ortak nokta” yı ifade etmektedir. Kur’an-ı Kerîm’in icazlarından biri olsa gerek ki ümmetin bu özelliği 286 ayetten oluşan Bakara Suresi’nin tam ortasında yer alan 143. ayette zikredilmiştir. Ayette nasıl ki Hz. Peygamber İslamiyet’i tebliğ ile mükellef idiyse ümmetin de diğer insanlara şahitliğinden yani dini tebliğ etme sorumluluğundan bahsedilmektedir. “Vasat” kavramı; adil, dosdoğru, hayırlı, seçkin, mutedil, şerefli, ılımlı gibi pek çok anlama gelse de Hz. Peygamber’in “vasat”ı “adalet”, “vasat ümmet”i de “adil ümmet” olarak açıklaması sebebiyle müfessirlerin çoğu “adalet” olarak tanımlamayı tercih etmiştir. Ayrıca Razi, Hz. Peygamber’in “Kureyş kabilesinin en vasatı” yani en adil, en dengeli, en seçkin olanı olduğunun söylendiğini belirtir. Adalet; ölçülülüktür, her şeyin özüne yerleştirilmiş olan dengedir. Bunun aksi ise “ifrat ve tefrit”tir. İfrat; haddi aşmayı ve aşırı gitmeyi ifade ederken tefrit; eksik bırakma ve bir şeyi yok olacak kadar kısma anlamına gelmektedir. Allah Teâlâ bu konuda da bizi uyararak uçlardan uzak durmamız gerektiğine vurgu yapmıştır: “Ey iman edenler! Allah’ın sizin için helal kıldığı güzel şeyleri haram kılmayın ve haddi aşmayın. Şüphesiz Allah haddi aşanları sevmez.” (Maide,87) İslam’dan önce Yahudi ve Müşrikler, maneviyattan uzaklaşarak dünyevileşmiş materyalist bir hayat anlayışına sapmışlardı. Hristiyanlar, Mecusiler ve Brahmanlar ise tam tersine dünyadan el etek çekmiş ruhaniyete dalmışlardı. Oysa vasat ümmeti oluşturan müminler, “Ahiret yurdunun peşinde ol, dünya hayatından nasibini unutma.” (Kasas, 77) ayetini dikkate alarak ne dünyaya ne de ahirete tamamen meyletmişlerdir; onlar ikisine de belli oranlarda taliptir.

Hz. Peygamber dönemine baktığımızda da sahabeden bazılarının dini uygulamalarında aşırılıklar olduğunu görüyoruz. Sürekli perhiz yaparak, aralıksız ibadet ederek veya başka şekillerde nefislerine eziyet edip Allah’a yaklaşmanın da ancak böyle mümkün olacağını düşündükleri için Peygamber (a.s) tarafından uyarılmışlardır: “Allah’tan en çok korkanınız benim. Fakat buna rağmen bazen oruç tutarım bazen tutmam. Geceleri ibadet ederim ama uyurum da. Hanımlarımla da ilişkiyi kesmem. Kim benim sünnetimden yüz çevirir yaşayışımın dışına çıkarsa o benden değildir, benim yolumu terk etmiştir.”

Bugün de bazı insanların Allah’ın haram dediğini helal veya sünnet olanı farz kabul edip yanlış bir İslam anlayışına sahip olduklarını görmekteyiz. Hâlbuki Allah’ın istediği vasat/mutedil ümmet sıfatını, bize rehber olarak gönderdiği kitabı doğru okuyup doğru anladığımız, emir ve yasaklarını iyi değerlendirdiğimiz takdirde elde edeceğimiz aşikârdır.

“Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emredersiniz, kötülükten alıkoyarsınız ve Allah’a iman edersiniz…” (Âl-i İmran, 110)

Kur’an’ın toplumu hedef alan en önemli esaslarından biri de “emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker”dir. Ayette “iyilikleri emreder kötülükten alıkoyarsınız” ifadesinin Allah’a imandan önce zikredilmesi, ümmet-i Muhammed’in ma’rufu emredip münkerden alıkoyma özelliği ile diğer ümmetlerden ayrıldığının bariz bir göstergesidir ve İslam ümmeti bu sayede en hayırlı ümmet olma vasfını kazanmıştır. İyiliği emredip kötülükten sakındırma emanetini Allah daha önce İsrailoğullarına vermişti fakat onlar bu görevi hakkıyla ifa edemediler. “Onlar yapmakta oldukları münkerlerden birbirlerini sakındırmıyorlardı. Yaptıkları şey ne kötü idi.”(Maide,79)

Ma’ruf ve münker, insan hayatının tümünü kapsar. Ma’ruf; Allah’ın emrettikleridir. İslam’ın, derinlemesine düşünen aklın ve temiz tabiatlı insanların güzel gördüğü söz, fiil ve davranışlardır. Ma’rufa uymak; Allah’a itaat etmek ve onun emirlerine uymaktır. Münker ise bunun tam zıddıdır, İslam’ın ve akl-ı selimin hoş görmediği şeylerdir.

Ma’rufun emredilmesi ve münkerin men edilmesi işi bütün İslam ümmetine farz kılınmıştır. İslam uleması bu görevi ümmet içerisinden bir grubun yapmasıyla diğerlerinden sorumluluğun kalkacağını (farz-ı kifaye) ancak hiç kimsenin yapmaması halinde bütün Müslümanların sorumlu ve günahkâr olacağını söylemiştir. Toplumda bu görevi yapanlar olmazsa doğruyla yanlış, iyi ile kötü karışacak, kötülüklerin işlenmesi kimseyi rahatsız etmeyecek ve bir süre sonra bunlar bir yaşam biçimi haline dönüşecektir. Böylece insanlar din, ahlak, doğruluk, emanet gibi değerleri gericilik, bağnazlık olarak görürken buna karşılık hiçbir ilkeye bağlı kalmamayı, yalancılığı, hıyaneti ilericilik ve uyanıklık addedeceklerdir. Eğer bir toplumda insanlar birbirlerine iyiliği tavsiye edip birbirlerini kötülükten uzaklaştırmaya gayret ediyorlarsa o toplumda huzur ve sükûnet hâkimdir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin; buna gücü yetmezse diliyle onun kötülüğünü söylesin; buna da gücü yetmezse kalbiyle onu buğzetsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.”[1] Kötülüğü kalp ile reddetmek bile aslında pasif değil aktif bir tepkidir. Çünkü o hal, kötülüğe teslim olmama ve ilk fırsatta o kötülük yerine iyiliğin yerleştirilmesi için teyakkuzda olma halidir. İyiliği emredip kötülükten alıkoymak Müslüman toplumunda hem insanların bir görevi hem de siyasal ve sosyal ilkelerden birisidir. İslam tarihine baktığımızda emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münkeri esas alarak toplumda genel ahlakı ve düzeni koruma adına oluşturulmuş “hisbe teşkilatı” karşımıza çıkmakta. Bugün böyle bir kurumun eksikliğini hissediyoruz. Modernizmin yücelttiği bireyselcilik anlayışı sonucu insanlar kendi dünyalarına kimseyi karıştırmamakta, günah işleme özgürlüğüne müdahale edilmesini istememektedir. Tüm bunlara rağmen Allah’ın bu ümmeti hangi özelliğinden dolayı “hayırlı ümmet” kıldığı akıllardan çıkarılmadan en azından ümmetin içerisinde bir grubun toplumun salahiyeti için bu görevi ifa etmesi gerekmektedir.

“Müminler ancak kardeştir…” (Hucurat, 10)

Ümmet, milletler cemiyetidir; kavimler ve kültürler ötesi bir üst sistemdir. Ümmetin fertleri nesep, anlaşma veya vatan birliği yerine din kardeşliği bağıyla birbirine bağlanmıştır. İnanç kardeşliği, Müslüman toplumun temelidir. Ümmet, renk veya ırk ayrımı yapmayan evrensel bir kardeşliktir. Bundan dolayı Medine’de Hz. Peygamber’in mescidinin çatısı altında çeşitli ırklar, renkler ve tabakalardan insanlar toplanmıştı. Toplumda İslamiyet’in hâkim olmasıyla birlikte Cahiliye’ de görülen sınıflar arası kin ya da mücadeleye yer kalmamış hangi ırk, hangi makam veya mevkide olursa olsun herkes eşit görülmüş ve üstünlüğün takvada olduğu vurgulanmıştır.

Kur’an, sağlam bir Müslüman topluluğu oluşturmak için bir yandan aile birimini güçlendirmeyi hedef alırken diğer taraftan kabile düşüncesi yerine daha geniş çapta bir Müslüman toplumunu geliştirmeyi esas almaktadır. Bütün Müslümanların kardeş olduklarını (Hucurat, 10), kalplerinin birbirine ısındırılıp bir araya getirildiğini (Âl-i İmran, 103; Enfal, 63), kurşunla sağlamlaştırılmış zapt edilemez şekilde birbirlerine bağlandıklarını (Saf, 4), kendileri muhtaç olsa bile ihtiyacı olan dindaşını tercih ettiklerini (Haşr, 9) ifade etmektedir. Müslümanların başka hiçbir toplumda görülmeyen din/iman kardeşliği bağıyla birbirlerine bağlanmaları, onları tek bir yürek, tek bir vücud ya da sağlam bir bina haline getirir.  Hz. Peygamber birçok hadisinde buna vurgu yapmıştır: “Karşılıklı sevgi, merhamet ve şefkatte müminlerin durumu bir vücuda benzer. O vücudun bir azası hastalanacak olursa diğer organlar da ateşlenerek ve uykusuz kalarak ona katılırlar.”

Müminlerin hayatlarını kuşatması gereken hayra çağırma, ma’rufu emretme, münkerden alıkoyma gibi amaçların yerine getirilebilmesi ancak onlar arasındaki sevgi, kardeşlik ve dayanışma esaslarına uymaya bağlıdır. Ancak ümmetin fertleri bu yüce amaçları göz ardı edip basit ve değersiz işlere dalarsa hem dünyasını hem ahiretini kaybetme riskiyle yüz yüzedir. “Şüphesiz ki bu benim dosdoğru yolumdur. O halde ona uyun, başka yollara uymayın. Sonra sizi onun yolundan ayırırlar. İşte sakınasınız diye Allah size bunları tavsiye etti.” (En’am, 123)

Bahsedilen özellikler haricinde ümmetin daha nice vasfı Kur’an’da birçok ayette belirtilmiştir. Hz. Ali’nin “Sen küçük bir cisim olduğunu sanırsın. Hâlbuki en büyük âlem sende dürülmüştür.” sözünde belirttiği gibi insanoğlunun sahip olduğu birçok özellik vardır.  Sosyal realiteler, fiziki ve biyolojik olgulardan daha karmaşık olduğundan insanlardan oluşan toplumların daha çok özelliği vardır.

Günümüzde ümmetin birliği ideolojik, siyasi, kültürel sebeplerle ve emperyalist baskılarla şimdiye dek hiç görülmediği kadar bölünüp parçalanmıştır. Arzulanan birlik ve beraberliğin ümmet olma bilinciyle sağlanacağı aşikârdır. Ümmetin ihtilaflarını unutması; Sünni, Şii, Vahhabi, Alevi gibi grup mücadelelerinden uzak durarak hidayet üzere birleşmeyi gerçekleştirmesi gerekmektedir. Bu nedenle İslam ümmetinin kendine mahsus olan özellikleri gözden geçirip hatırlamasına ve sahip olduğu değerlerin bilincine varmasına her zamankinden daha çok ihtiyaç vardır.

Ümmet, Kardavî’nin benzetmesinde olduğu gibi yatağında belli bir yöne, hedefe doğru sürekli akan ve devamlı yenilenen bir nehir gibidir. Zaman zaman iç ve dış nedenlerle bu akışta engellerin, problemlerin ortaya çıktığı görülmektedir. Fakat her ne olursa olsun suyun yatağında akışı devam edecektir. Çünkü ümmete bu istikameti veren Kur’an ve sünnettir.

 

Kaynakça

Dr. Abdullah AYGÜN, Kur’an ve Sünnete Göre Ümmet-i Muhammed’in Özellikleri, Rağbet Yayınları, İstanbul, 2010

Prof. Dr. M. Ali HAŞİMİ, Kur’an ve Sünnete Göre Müslüman Toplumu, Risale Yayınları, 3. Baskı: İstanbul, 2018

Hüseyin K. ECE, İslam’ın Temel Kavramları, Beyan Yayınları, İstanbul, 2017

Doç. Dr. Ahmet ÖZ, Kur’an’ın Önerdiği Vasat Ümmet, Çıra Yayınları, 2. Baskı: İstanbul, 2018

Muhammed Kutub, Örnek İslam Toplumu, Risale Yayınları, 4.Baskı: İstanbul, 2017

 

Sena Erten kaleme aldı…

 

 


Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir