Tek Farkımız

Paylaş

İnsan yaşamın hızından veya sıradanlığından dolayı çoğu kez etrafında olan bitenlere karşı tepkisiz kalabiliyor. Hatta bu tepkisizlik onu bir süre sonra duygusuz hale de getirebiliyor. İnsan duygusuz olunca artık tek bir şeyi düşünüyor: “Ben!” Yani sadece kendi midesini, kendi düşüncesini ve kendi varlığını. Oysa yüzyıllardır üzerinde bulunduğumuz kadim topraklarda insanlar, başkasını düşünerek var oldular. Çünkü gerçek anlamda var olmak başkasını düşünmeyi de gerektirir.

Başka insanları düşününce akla ilk gelenler mağdur ve masum insanlardır. Mağdur ve masum insanların başında da mülteciler vardır. Genellikle savaş yüzünden topraklarını terk etmek zorunda kalan bu insanlar, daha güzel bir yaşam olanağı umarak hiç tanımadığı ve bilmediği yerlere göçerler. Ama bekledikleri güzellikleri maalesef bulamazlar. Burada maalesef kelimesini kullanıyorum, çünkü ülkemizdeki çoğu mülteci karın tokluğuna çalışıyor. Lüks bir hayata sahip olsunlar demiyorum ama en azından orta düzeyli bir vatandaş olsunlar istiyorum.

Kitlesel göçlerin, göç ettikleri toplumun üzerinde etkisi oldukça fazladır. Bizim ülkemizde bu etki maalesef negatif anlamda oldu. Onları korkak olarak niteleyenler mi dersin, “Onlar Arap biz Türk’üz, bize ne onlardan!” diyenler mi dersin, bütün işlerimizi berbat ettiler diyenler mi dersin… Bu böyle uzar gider. Burada bir duruma dikkat çekmek istiyorum. Dikkat ederseniz bu cümleler genellikle tahammülsüzlüğün cümleleri. Yani insanların başka insanlara tahammülü, dolayısıyla da kendine tahammülü kalmamış. Bu durum insanı ötekileştirmeye ve sevgisizliğe götürür. Başta ne demiştik? İnsanlar aynı zamanda başkalarını düşünerek de var olurlar. Bu düşünce insanda kaybolursa insan karşıdakini ezmeye de başlar. Ki nitekim oldu da… Çok ağır şartlar altında çalışan ülkemizdeki mülteciler, çoğu zaman çalıştıklarının karşılığını almakta güçlük çektiler (hâlâ da çekiyorlar).

Dünya geneline baktığımız zaman ise mülteciler, hemen hemen gittikleri her yerde zorluklarla karşılaşmıştır. Bu zorlukların başında da gittikleri ülkenin insanları tarafından dışlanmak vardır. Empati kurmaktan mahrum zihniyetler genellikle ırkçılığa dayanan düşüncelerinden dolayı, mülteci insanları ülkelerinde istememektedir. Onları aşağılamakta, hatta onların içinde zayıf bulduklarını (Ki çoğu zayıftır.) dövmektedirler. Bu insanlık dışı davranışlar aslında onların gerçek karakterini göstermektedir. Çünkü insanın kendisinden daha zayıf olana karşı davranışı, her zaman onun gerçek karakterini gösterir.

Oysa empati kuran bir zihniyet, mültecilerle arasındaki tek farkın şu olduğunu kavrar: “ Doğduğum yer.”

Evet, yanlış duymadın. Seni bir mülteci insandan ayıran tek şey doğduğun yer. Yaşadığın yerde okul vardı, okuyabildin. Doğduğun topraklar bereketliydi, aç kalmadın. Gidebilecek hastanen vardı, hayatta kaldın. Şu an sahip olduğun şeylerin çoğu, yaşadığın yerin ortalaması. Yani çevrendekiler ne kadar şeye sahipse, sen de o kadarına sahipsin. Sen sahip olduklarını kendi mücadelenle kazanmadın, o ise yaşadığı acıyı kendisi tercih etmedi. O; doğduğu yerin ortalamasını yaşıyor, tıpkı senin gibi. Ve sen, doğduğun yerin vasatı; ömrünce aç kalmış, ölümlerden kaçmış, karlar altında uyumuş insanları yargılayabiliyorsun. Çünkü orada doğmadın. Orada doğmadın ve tek farkın bu. Onlardan daha fazla hak etmiyorsun yaşamayı fakat öyle düşünüyorsun.

Son olarak ülkemizdeki Suriyeli mülteciler hakkında, algı operasyonuyla insanlar üzerinde olumsuz bir etki oluşturan konuya değinelim: “Ekonomimizi kötü etkiliyorlar, hiçbir iş yapmadan geçiniyorlar.”

Öncelikle bu düşünceye sahip insanların çoğu, araştırmayan ve üretmeyen kişilerdir. Araştıran insan görür ki, Suriyeli mültecilerin sanılanın aksine ekonomiye büyük katkıları var. Suriyeliler üzerinden yürütülen karalama kampanyalarına Göç İdaresi Genel Müdürlüğünce hazırlanan “Yabancı İstihdamı Hakkında Bilmemiz Gerekenler” başlıklı broşürde Türkiye’de sayısı 3 milyon 622 bini bulan Suriyelinin ekonomiye verdiği katkılara dikkat çekildi. Çalışmada, Suriyelilerin ülke ekonomisine katkısının %1 olduğu ifade edildi.

Duruma bu çerçeveden baktığımızda, Türkiye’de yaşayan Suriyeli sığınmacılar da emekleri, meslekleri, sahip oldukları maddi değerler ve diğer nitelikleriyle ekonomiye çok boyutlu katkı yapmaktadırlar. Bazı sektörlerde kısa vadede yaşanan iş kayıpları, makro ölçekte bu katkının değerini azaltmaz. Suriyeli sığınmacıların yoğun olarak yaşadıkları bölgelerde gözle görülür bir ekonomik canlanma ve  bu canlanmanın ölçülebilir olduğu durumlar vardır.

Umarım göçmenlerin ve sığınmacıların geldikleri ülkeye, onları basitçe “Ekonomiye yük!” olarak algılayan yaklaşımların aksine; ekonomik dinamizmi artıran, üretici ve tüketici olarak ekonomiye katkı yapan ve özellikle nüfusun yaşlandığı ülkelerde, sosyal güvenlik başta olmak üzere, ekonomi değirmenini döndüren taze bir güç olarak bakmanın mümkün olacağı anlayışa tez zamanda sahip oluruz. Bu beklentiler sonrasında yazımı kaleme aldığım “Toprak Ana” başlıklı şiir ile sonlandırmak istiyorum;

 

Toprak Ana

Güneşin kızıllığı ile aydınlanırken
Artık yetmez oldu içimizdeki karanlığa
Gökyüzüne bakıp hayaller kuran biz
Ölümü dört gözle bekler olduk

Aynı toprağın çocuklarına
Rüzgâr daha sert esiyor şimdi
Vadideki zambaktan habersiz
Hayatı okuyor o masum çocuklar

Acılar her gün daha çok büyüyor,
Sessiz çığlıkları kimse duymayınca.
Diyet olmayan açlık mülteciyi karşılayınca
Açlık değil, sessizlik öldürüyor.

Suskun gözyaşları uzaktan bile belirir
Acılar sofra gibi önlerine serilir
Biz kaç kere öldük kim bilir
Bunun da hesabı sorulur gün gelir

Toprak ana yalnızların anası
Dinmeyen bir çığlık var kahrolası
Bu yol, bu sokak hep karanlık.
İnsan üç beş damla kan, sonu acı bir ayrılık.

Muhammet BERK kaleme aldı.

 


Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir