Tarihin İzzeti: Aliya İzzetbegoviç

Paylaş

“Hiç kimse intikam peşinde koşmamalı, sadece adaleti aramalıdır. Çünkü intikam sonu olmayan kötülüklerin de kapısını açar. Geçmişi unutmayın ama onunla da yaşamayın.

20. yüzyılın “Bilge Kral”ı olarak bilinen Aliya İzzetbegoviç, 8 Ağustos 1925 tarihinde Bosna Hersek'in kuzey batısında bulunan Bosanski Samac ilinde dünyaya geldi. Kalabalık bir aileye mensup olan Aliya, Mustafa ve Hiba çiftinin beş çocuğundan biriydi. Aliya 2 yaşındayken ailesi Saraybosna'ya taşındı.

Aliya eğitim hayatına Saraybosna’da başladı. İlkokulu ve ortaokulu bitirdikten sonra komünistlerin etkin olduğu Birinci Erkek Lisesine gitti. Bu dönemde komünizm ve ateizm akımları revaçta olup propagandası çokça yapılmaktaydı. Liseli bir genç olan Aliya henüz daha 15 yaşındayken kendisini ailesinin etkisinden kurtarıp bir arayışın içine düştü. Komünizm ve ateizm üzerine yazılan yazıları okumaya başlayan Aliya, inancında bazı tereddütler yaşadı. Allah’a iman ile sosyal adalet(sizlik) kavramları arasında ikilemde kalmaya başladı. Ancak komünistlerin din hakkındaki düşünceleri Aliya’nın din tasavvurundan farklıydı. Komünist propagandada Tanrı adaletsizliğin yanındaydı ve din onlara göre halkı sakinleştirmek için kullanılan bir afyondu. Oysa Aliya için din bu demek değildi. Dinin emrettiği kurallar herkes için geçerliydi. Din Aliya için her zaman ahlaklı bir hayat ve sorumluluk duygusu demekti. Aliya’ya göre Tanrısız bir kâinat her zaman anlamdan yoksundu. Aliya iki yıllık bir tereddüt ve bocalama sürecinden sonra artık kendisine atalarından miras kalmış bir dine değil de şüphe ve sorgulama sonucunda yeniden tesis edilmiş bir inanca sahipti. Bu inancı hayatı boyunca hiç yitirmedi.

1943 yılında liseden mezun olduğu dönemlerde İslam'a muhalif olan komünizm ve ateizme karşı fikirsel mücadele veren ve komünizme psikolojik ve sözel direniş gösteren Genç Müslümanlar (Mladi Muslumani) ile temasa geçti. Genç Müslümanlar Hareketi, İslam dünyasındaki sorunları yakından takip ediyordu. İslam ülkelerinin, başka ülkelerden bağımsız hareket edememelerini, açlık ve sefalet içinde yaşamalarını kabul edilemez buluyorlardı. İslam'ın özüne sahip çıkarak İslam ülkelerine nasıl bağımsızlık sağlayabilecekleri üzerinde konuşup tezler üretiyorlardı. Bu çalışmalarının yanında hayır ve eğitim çalışmalarına öncülük ediyorlardı. Hareket, yaptığı birçok çalışmaya rağmen her ne kadar resmen kurulmuş olmasa da liseli ve üniversiteli gençler arasında hızlıca yayıldı ve yaptıkları çalışmalarla yüzlerce insanın sempatisini kazandı. Genç Müslümanlar çalışmalarını 2. Dünya Savaşı süresince devam ettirdiler. Savaştan sonra Sırp komünist yönetimi kendisine muhalif olan Genç Müslümanların çalışmalarından rahatsızlık duymaya başladı. Genç Müslümanların faaliyetlerini durdurmak etkilerini kırmak amacıyla önce onlara uyarılar da bulunup vazgeçirmeye çalıştılar ancak başaramayınca haklarında tutuklama kararı çıkardılar. Aliya 3 yıl(1946-49) ağır hapis cezasına çarptırıldı. 3 yıllık mahkûmiyetinden sonra Genç Müslümanlar Hareket ile gizli de olsa bağlantısını devam ettirdi. Ancak eski gücünü yetiren hareket, kalan kişilerle gizlice çalışmalara devam etse de artık fikirlerini eyleme dökebilecek organize bir yapıda değildi.

Hapishaneden çıktıktan sonra Halida Hanımla evlenen Aliya’nın Leyla, Sabina ve Bakir adında üç çocuğu oldu. Bu dönemlerde üç yıllık tarım tahsilinin ardından Hukuk fakültesine başladı.2 yıl eğitim gördükten sonra 1956'da mezun oldu. Hukukçu olmak Aliya'nın çocukluğundan beri arzuladığı bir şeydi. Bu isteğinin altında yatan temel sebeplerden biri komünist yönetimin hâkim olduğu Yugoslavya'nın sosyal eşitlik ve adalet duygusundan uzak olmasıydı. İzzetbegoviç'e göre Yugoslavya Komünist Rejimi ikiyüzlüydü. Halkın açlıktan kırıldığı dönemde burjuvazi sınıfına rahat bir yaşam sunulup onlara çeşitli imtiyazlar veriliyordu. Oysaki adalet imparatorlara karşı halkı korumaktı. Aliya’ya göre: “Adalet ancak 'hakkaniyet fikri ile kuvvetin birliği' olarak sağlanabilir... Güç ve kanun sadece adaletin vasıtalarıdır. Adaletin kendisi insanların kalplerinde mevcuttur, aksi durumda adalet yoktur.”

Aliya zaman geçtikçe kendini entelektüel faaliyetlere vermeye başladı. İslam konusunda çeşitli makaleler yazdı. L.S.B (çocuklarının adlarının baş harfleri) adıyla “İslam’ın Dirilişin Problemleri” adında makaleler dizisi yayınladı. 1969 yılında da kırk sayfadan oluşan İslam Deklarasyonu metnin taslağını hazırlayıp 1970’te yayınladı. İslam Deklarasyonu’nun yazılış amacı İslam’ın özünden uzaklaşmış Müslümanlara gerçek İslam’a dönüş çağrısıydı. Komünizm, kapitalizm, liberalizm, materyalizm gibi ideolojilerin etkisinde kalan ve Batı hayranı, Batının kuklası olan Müslümanlara bir seslenişti. Kur’an’da geçen, “Ey iman edenler, iman ediniz!” emrine işaret ediyordu. İslam Deklarasyonunda, “Hedefimiz; Müslümanların İslamlaşması, sloganımız; İnanmak ve mücadele etmek." diyerek amaçlarını belirtiyordu. Yine kendisi, Tarihe Tanıklığım kitabında deklarasyonla ilgili şöyle bir dipnot düşecekti: “Deklarasyonun ana fikri, Müslüman kitlelerin imgelemini ancak İslam'ın yeniden canlandırabileceği ve onları bir kez daha kendi tarihlerinin aktif katılımcıları olmaya muktedir kılabileceği idi. Batılı fikirler bunu yapmaya muktedir değiller.”

İslam Deklarasyonu 1983 yılı “Saraybosna Bosna” davasına kadar ciddi bir ilgi uyandırmadı. Deklarasyon, tamamen İslam ülkelerine yöneltilmiş bir yazıyken Saraybosna davasında İslami radikalizm ve devlet karşıtı eylemler bahanesiyle Aliya yeniden tutuklandı. Tutuklamasından sonra yaklaşık 100 gün soruşturması devam etti. Bu dönemde Bosnalı birçok Müslüman bu acılı süreçten geçti ve hapis cezasına çarptırıldılar. Mahkemede diktatör rejimin ortaya attıkları iddialarının hiçbir delili yoktu. İslam Deklarasyonu’nun neye yönelik olduğu herkesçe aşikârdı. Ancak düzmece iddialar, kanunsuz ve adaletsiz kararlar, baskı ve zulümler neticesinde yalancı şahitliğe zorlanmış kişilerin şahitlikleriyle halka kapalı bir duruşma ile hüküm verdiler. Mahkeme kararıyla Aliya 14 yıllık hapis cezası aldı. Aliya mahkemede son söz olarak şunları söyledi: "Yugoslavya'yı seviyorum, ancak onun yönetimini değil.(…) Bütün sevgimi özgürlüğe veriyorum ve geriye yetkililere bir şey kalmıyor." “Düşünce suçu”ndan dolayı ceza alan Aliya yönetimin bu derece sert davranmasını Tarihe Tanıklığım kitabında şöyle değerlendirecekti: "Rejimin bu denli sert davranmasının hiçbir rasyonel açıklaması yoktur. Bu, çöküşe geçmiş olan bir yönetimin umutsuz bir hamlesi miydi? Güçlü rejimler insanlara söyledikleri sözler nedeniyle mahkûm etmezler; zayıf olanlar korkarlar ve varoluş süreçlerini uzatabilme çabası için de şiddete başvururlar."

Aliya Kasım 1983’te 14 yıllık hapse çarptırıldıktan sonra Foça’ya, katillerin bulunduğu bölüme gönderildi. Bu günler Aliya için zor günlerdi; kendini kitap okumaya ve yazmaya verdi. Özgürlüğe kaçışım kitabını bu yıllarda yazdı. Yaşı ilerlemiş olmasına rağmen umudunu hiç yetirmeyip idealleri uğruna her türlü cefaya katlanmayı göze aldı. Aliya hapishanedeyken de özgürlüğü için mücadeleye devam etti. Bu sırada çocukları ve onu tanıyanlar tüm hukuksal sürecin gayr-ı meşru olduğunu savunup Aliya’nın serbest kalması için destek verdiler. Bütün bu çabalar ve genel af sebebiyle ceza indirimine gidildi 14 yıllık hapis cezasını 5 yıl 8 ay kadar içerde yattı. İzzetbegoviç bu yılları, "çekirgelerin yediği yıllar" diye adlandırdı. Hapishaneden çıktıktan sonra seçim döneminde kendisine sıkça sorulacak soruların başında, “Eğer seçimlerde muzaffer olursanız bu dönemle ilgili kendisine ve arkadaşlarına yapılanlardan dolayı komünistlere karşı bir misillemede bulunacak mısınız?” sorusuydu. Aliya, her defasında bir misilleme olmayacağını belirti. Ve gerçekten de yaşadığı sürece hiçbir zaman nefret ve intikam duygularıyla hareket etmedi ve daima adil kalmaya çalıştı.

1990’lı yılların başında Yugoslavya'daki kriz doruk noktasına ulaştı. Krizin temel sebeplerinin başında yetersiz sosyalist ekonomi ve gün geçtikçe artan Sırp hegemonyası vardı. Diğer taraftan Slovenya ve Hırvatistan'ın Yugoslavya'dan ayrılmak ve bağımsızlık talepleri artmasıyla birlikte ülkede çok partili sisteme geçiş talepleri yükseldi. Bu dönemde Hırvatistan Demokratik Birliği (HDZ) kuruldu. Bu süreci gözlemleyen Aliya, hapishanedeyken kurmayı düşündüğü bir Müslüman partisi kurmaya karar verdi.1989 yılında Demokratik Eylem Partisi olarak adlandırılacak SDA (Stranka Demokratske Akcije) partisini kurma çalışmalarına başladı ve nihayet Kasım 1990 yıllı seçimlerinden zaferle çıktı. Partinin kurulmasına tepki olsa da şartlar artık değiştiği ve yönetimin artık büyük politik bir süreci daha yürütecek kadar güçlü olmadığından müdahale girişiminde bulunmadı. SDA, Bosna'da komünist sistemin var olmasından beri ilk defa içinde komünist düşünceyi barındırmayan bir parti olma özelliğini de taşıyordu. Parti başkanlığına Aliya getirildi. Partinin amacı Yugoslavya'daki tüm Müslümanları bir araya toplamak ve adaletle yönetilen, halkların eşit statüye sahip olduğu bir Yugoslavya inşa etmekti. Aliya hiç kimsenin dininden, ulusundan ya da politik görüşünden ötürü zulme uğramayacağı bir Yugoslavya düşlüyordu. Ve Aliya gazetecilere verdiği bir röportajında şunları söylüyordu: “Kazanacağız; çünkü öteki dine, öteki ulusa ve politik duruşa saygılıyız.”

Partinin kuruluşundan sonra Aliya çeşitli ülkeleri ziyaret etti ve seçim için mitingler düzenledi. Velika Kladuşa mitinginde Hırvatistan ve Slovenya olmadan Boşnaklar olarak asla "Büyük Sırbistan" içerisinde kalmayacaklarını dile getirdi ve ilk defa burada, gerekirse Müslümanların Bosna'yı silahlarıyla savunacaklarını söyledi. Seçimler 18 Kasım 1990’da yapıldı. SDA, Bosna-Hersek Cumhuriyeti Parlamentosu'ndaki 240 sandalyeden 86’sını aldı ve Meclis Başkanlığının 7 üyesinden üçü SDA adayıydı.

Seçimlerden hemen sonra Yugoslavya’nın geleceği hakkında görüşmelere başlandı. Ancak yapılan bütün görüşmeler sonuçsuz kaldı. SDA, Yugoslavya'nın toprak bütünlüğünü savunmakla birlikte Sırp hegemonyasına son verilmesini ve Yugoslavya'nın yeniden inşa edilmesini öneriyordu. Sunulan tüm önerilere rağmen ortak bir paydada buluşulamadı ve ülke savaşa sürükleniyordu. Aliya savaşın çıkmaması ve ülkenin bölünmemesi için sürekli çabalıyordu. Krize bir çözüm bulmak adına Türkiye, İran ve ABD başta olmak üzere pek çok ülkeyi ziyaret etti.

1991’de Slovenya’da savaş patlak verdi ve arkasından Slovenya Yugoslavya’dan ayrıldı. Hırvatistan ile JNA arasında çatışmalar başladı. Bölünmeler artık baş göstermişti. Bu gelişmelerden sonra Aliya, artık parçalanmış bir Yugoslavya’nın içinde kalmak istemediklerini, çünkü buranın artık Büyük Sırbistan’a dönüştüğünü ifade etti. Bunun üzerine Aliya, Bosna-Hersek‘in özerklik istediğini açıkladı ve bağımsızlık için referanduma gidildi. Kullanılan oyların %99’u ayrılmasından yana çıktı. Ancak bu sadece kâğıt üzerinde olup Bosna'nın asıl kaderini savaş belirleyecekti. Aliya için savaş kötüydü ancak kölelik daha kötüydü. Boyun eğmekle başını dik tutmak, özgür olmakla köle olmak arasında bir tercih yapmaları gerekiyordu. Aliya, “Allah adına yemin ederim ki asla köle olmayacağız.” diyerek onurlu bir duruş sergiledi. Aliya’nın bu izzetli duruşundan dolayı çeşitli yaptırımlar uygulayıp Bosna ve Müslümanları yok etmekle tehdit edenlere karşı Aliya şöyle cevap veriyordu: “Bize boyun eğdirmeye çalışanlara izin vermeyin, izin vermeyin çünkü biz kimsenin karşısında boyun eğmeyiz; bizleri haklarımızdan mahrum bırakmaya çalışanlara da izin vermeyin; zira biz bu hakları yeniden kazanacağız. Ne hayatı başkalarının sevdiğinden daha fazla seviyoruz ne de ölümden, başkalarından daha fazla korkuyoruz ve yaralarımız bizim canımızı da aynı derece yakıyor.”

Dünya tarihinde eşine az rastlanacak olan savaş 1992’de başladı. Savaş döneminde BM Güvenlik Konseyi kararıyla Yugoslavya’ya silah ambargosu uygulandı. Bu karar 40 yıldır silah stoklayan ve Avrupa’nın en iyi dördüncü ordusuna sahip olan Sırp ordusuna büyük bir yardım olup yeni oluşan ve silah sıkıntısı  çeken genç Boşnak ordusunu çaresiz bırakmak için atılmış bir adımdı. Hırvatistan ve Slovenya’ya silah desteği veren Avrupa ve Büyük Şeytan ABD, Bosna söz konusu olunca yüzlerini başka yöne çevirip Bosna’yı ve Aliya’yı yalnızlığa terk etmişlerdi. Yeterli silahı olmayan Boşnak halkına karşı, tüm dünyanın gözü önünde Avrupa’nın göbeğinde eşi görülmemiş bir insanlık suçu işlendi. Sırp güçleri, sivillere karşı büyük katliamlar gerçekleştirdi, aklın tahayyül edemeyeceği işkenceler yapıldı, kadınlara tecavüz edildi, çocuklar boğazlandı, insanlar evlerinden sürüldü, Müslümanların varlığına ilişkin her türlü izi silmek için tarihi miraslar yok edildi, ülke genelinde toplama kampları kuruldu. 1995 yılının Temmuz ayında, BM koruması altında olan Srebrenica’da Sırp komutan, Bosna Kasabı lakaplı Ratko Mladic komutasındaki güçlerin şehre girmesinin ardından 8 binden fazla Boşnak erkeğin katledildiği bir soykırım gerçekleşti. 200 bine yakın insanın hayatını kaybettiği, bir milyondan fazla insanın evini terk ettiği, soykırım ve katliamların gerçekleştiği savaşta sözde İnsan Hakları savunucusu Batı ve Birleşmiş Milletler üç maymunu oynayıp zulme göz yumdular. 

1992-95 yılları arasında süren savaş bir insanlık dramıydı. İnsan olmanın ve insan kalmanın savaşıydı. Savaş bittikten sonra Aliya : “Olumsuzluklarımızla birlikte, benim için önemli olan şunu söyleyebilirim: Bizler insan olmaya ve insan kalmaya çalıştık ve başarılı olduk. Ancak, bunu onlardan dolayı yapmadığımızın altını çizmeliyim. Kendimizden dolayı insan kalmaya çalıştık, onlardan dolayı değil, onlara hiçbir şey borçlu değiliz. İnsan olmak ve insan kalmak Allah'a ve kendimize karşı sorumluluğumuzdur.”

Aliya tüm dünyanın kendisine ve ülkesine sırtını dönmesine ve savaşın ilke tanımayan acımasızlığına rağmen ilkelerinden hiç taviz vermedi. Bu ilkelerin başında adaletten yoksun olan dünyayı utandıran adalet ilkesi geliyordu. Aliya tarihin en ahlaksız saldırısına rağmen öfke ve intikam duygularına zincir vurarak en zor şartlarda bile adil ve ahlaklı olunabileceğini tüm dünyaya göstermişti. Tüm dünya onlardan intikam ve kısas beklerken onlar İslam’ın emirlerinin gereğini yerine getirerek adaletli ve ahlaklı kalmayı başardılar. Aliya: “Biz dünyaya iki şok yaşattık. Birinci şok; düşman ordusu karşısında kısıtlı imkân ve donanıma sahip olan Bosna-Herseklilerin teslim olmaması ve güçlü direnişidir ki ne dünya ne de düşman bu karşılığı beklemiyordu. İkincisi şok ise Bosna -Hersek ordusunun intikam duygusuyla ve kısas mantığıyla hareket etmemesi  olmuştur. Kendilerinin maruz kaldığı katliamlara ve yıkımlara girişmemişlerdi.”

Bosna'daki Müslümanları yok etmek için her şeyi mübah görenlere karşı Aliya duruşundan, kullandığı dilden, inandığı şeylerden hiç taviz vermedi. Etnik temizlik amacıyla hiçbir ilke tanımadan toplu katliamlar yapan bir orduya karşın Aliya her zaman halkına ve ordusuna telkinde bulunup nefretin esiri olmamaları ve intikam almamaları hususunda sürekli onlarla konuşuyordu. Aliya acılı halkına bir konuşmasında şöyle sesleniyordu: “Nefrete nefretle cevap vermeyin. Bosna için nefret çıkmaz sokaktır. Nefret sadece bizim ruhlarımızı zedelemiyor, Bosna’nın özünü de zedeliyor. Bize yapılan soykırımı unutursak bunu bir daha yaşamaya mecburuz, size asla intikam peşinden koşun demiyorum, ama yapılanları da asla unutmayın! Kısacası; geleceğimizi geçmişimizde aramayacağız. Kin ve intikam peşinde koşmayacağız.”

Savaşın en karanlık döneminde Hırvat ve Sırp orduların yakım-yıkımlarına ve kitlesel kıyımlarına karşı Bosna ordusu yakıp yıkmamış ve Kur’an’ın emrettiği gibi savaş kurallarına bağlı kalmışlardı. Aliya sürekli ordusuna itidalli olmayı, sivilleri öldürmemeyi, Katolik ve Ortodoks kiliselerini yıkmamayı ve kanunlara uymalarını söylüyordu. Tüm bu uyarılara rağmen savaş psikolojisinin vermiş olduğu acıyla münferit olarak bir savaş suçu işlendi. Hersek köyü Grabovitsa’da Boşnak ordusuna bağlı bazı askerlerin yirmi yedi tane Hırvat sivili öldürdüğü haberi Aliya’ya geldiğinde, Aliya hemen bir soruşturma açıp suçlu olan askerleri cezalandırılmasını istemiş, ardından kamuoyuna açıklamada bulunmuştur. Aliya intikamın kitlesel anlamda bir amaç haline gelmesinin önüne geçmek istiyordu. İslam adalet diniydi halkının intikam duygusuna yenik düşmesinden korkan Aliya her daim şunu savunuyordu: “İslam nizamının oluşturulması adına verilen mücadelede, suç işlemek dışında her şey mübahtır. Kontrolsüz ve aşırı şiddet uygulayarak İslam’ın ve bu mücadelenin güzel adını kirletmeye gerek yoktur. İslam toplumu, adaletin kendisinin temellerinden biri olduğunu bir kez daha belirtmelidir. Kur’an düşmanlarımızı sevmemizi emretmemiştir, fakat onlara karşı adil ve bağışlayıcı olmamızı emretmiştir. Uygulanan şiddet bu esaslara uygun olmak zorundadır.”

1995 yılında Boşnaklara dayatılan Dayton Barış Anlaşması’nın imzalanmasıyla ile savaş sona erdi. Adil bir savaş ile adaletsiz bir barış arasında tercih yapmak zorunda kalan Aliya, söz konusu barış anlaşmasına ilişkin, “Bosna trajedisi ve onun getirdikleri, ilk dereceden ahlaki bir meseledir ve ahlaki bir mesele dünyadaki herkesi ilgilendirir... Halkıma gelince belirtmeliyim ki bu adil bir barış olmayabilir; ancak savaşın sürmesinden daha adil. Bu şartlar altında böylesi bir dünyada(adil olmayan bir savaşın yürütülmesinin ve adil olmayan bir barışın empoze edilmesinin mümkün olduğu bir dünya) daha iyi bir barış elde edilemezdi.” ifadelerini kullanmıştı. Aliya’ya, sizce bu savaşın kazananı kim, diye sorulduğunda da Aliya, "Bizler ahlaki olarak kazananlarız. Askeri galip ise yok. Herkes hem kaybetti hem de kazandı.” demiştir.

Bosna–Hersek’te Dayton Anlaşması’nın imzalanmasıyla birlikte karmaşık bir devlet yapısı da oluştu. Ülke, iki entite (Bosna Hersek Federasyonu ve Sırp Cumhuriyeti) ile Brçko Özerk Bölgesi'ne ayrıldı. Bosna Hersek Federasyonu da kendi içinde on kantona bölündü. Savaşın ardından yapılan ilk seçimde, Aliya bağımsız Bosna Hersek'in ilk cumhurbaşkanı ve daha sonra Devlet Başkanlığı Konseyinin ilk başkanı seçildi.

Aliya 2000 yılına kadar ülkesini yönetti. Ancak yaşının ilerlemesi ve rahatsızlıklarından dolayı 6 Haziran 2000 tarihinde cumhurbaşkanlık görevinden ayrıldı. Halkına uluslararası arenada tanınan, bağımsız ve egemen bir devlet bırakan Aliya, 19 Ekim 2003 tarihinde Saraybosna'da vefat etti.

Aliya’nın hayatı İslami, insani, ahlaki ve vicdani ilkelerden taviz vermeden insan olmanın ve insan kalmanın mücadelesinin nasıl verileceğinin en güzel timsalidir. Aksiyon ve fikir adamı olan Aliya yok oluş sürecinde var oluş mücadelesini veren bilge bir lider olup adalet yerine güce tapan bir dünyaya karşı onurlu bir direnişin ve adaletin simgesi olmuştur. Kaotik bir düzlemde Müslümanların hedef alındığı bir dünyada İslam dünyasında yeni bir lider prototipini ortaya koymuştur. Aliya, tüm Müslümanlar için bir duruşun ismi olmuştur. Bu duruşa sahip olmak için Aliya’yı anlamak ve yaşamak gerek ancak, popüler kültürün bize kazandırdığı Aliya’yı değil; mütefekkir, entelektüel, lider, direnişçi ve Müslüman olan Aliya’yı tanımak, anlamak ve yaşamak gerek...


Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir