Tarihi Düşünme Üzerine Düşünme

Paylaş

Tarih dendiğinde aklımıza ne gelir? Tarihe, insanların ve toplumların geçmişi ya da bu geçmişi inceleyen bilim veya disiplin anlamlarının dışında pek çok mecazi veya kinaye anlamları da yükleriz. Tarih sözcüğünün, “tarih” boyunca gerçekleşen anlam farklılaşmalarını düşünmeye başladığımızda aslında tarih hakkında düşünme imkânına yönelik de bir yolculuğa çıkmış olacağız. Bu yazıda 20.yy’la kadar gelişen ve tarih düşüncesi üzerine düşünmenin yani tarih felsefesinin temel tartışmalarına özet mahiyetinde ve aşağıda belirtilen kaynaklar çerçevesinde kısaca değinmeye çalışacağım. Fakat her başlığın farklı bir yazıda ele alınacak kadar kapsamlı olduğu düşünüldüğünde yalnızca tartışmaların birkaç yönüne değinebileceğiz.

Evrensel bir tarih yazımı mümkün müdür? Bu soruyu Vico, Voltaire, Herder, Kant, Hegel gibi aydınlanma sonrası filozoflar sorduğunda en temelde yapmaya çalıştıkları şey bir tarih yazımına girişmekten ziyade bunun imkânını sorgulamaktı. Tarihi düşüncenin nesnesi kılmak tarihin ne işe yaradığını sorgulamaktan ve bir tarih yazmaktan önce geçmişi düşünmenin düşünce düzleminde ele alma olanağını sorgulamaktır. Bu düşünme serüveni; tarihsel bir hakikatin olup olmadığı, tarihin bize geçmiş hakkında nesnel bilgiler sunup sunamayacağı, tarihte bir amacın, ereğin, hikmetin, teleolojinin, felsefenin, evrimin, değişimin veya sabitenin olup olmadığını, insanın epistemik potansiyelinin tarihsel veriyi anlayıp sınıflandırabilme yetisini vb. daha pek çok kavram ekseninde tarihin ne olduğuna ve nasıl anlaşılması gerektiğine ilişkin önemli bir yolculuktu. Henüz bu düşünce geleneğinin kabaca 250-300 yıllık bir tarihi olduğu göz önünde bulundurulursa aslında insanlık tarihi içinde tarih üzerinde sistemli düşünme çabaları epey yeni bir girişim olarak karşımıza çıkar. Evrensel bir tarih arayan bu soruyu ilk kez aydınlanmanın ortaya çıkardığını söylemek bir Batılı yazar için anlaşılabilir olsa da Taberi gibi bir tarihçiye sahip bir Müslüman dünya düşünürü için doğru olmaz. Tabiî ki Taberi, modern düşüncenin eleştirel yapısı ve özellikle karşı aydınlanmanın Tarih bilimine katkıları düşünüldüğünde nesnenin tinselliğinin oluşturduğu tartışmalar ve analitik düşüncenin yorum bilimdeki katkıları dolayısıyla ancak kendi zamanının düşünce adamı olarak tanımlanabilir, ama evrensel tarih arayışının yalnızca aydınlanma düşüncesinin ürünü olmadığını farklı muhitlerden de böyle bir meyvenin (tabi ki kendi bilimselliği çerçevesinde) çıkabileceğine işaret etmek isterim.

Geçmiş üzerine düşünen ve hatta geçmişi unutamama zindanında yaşayan insan, tüm zamanlar boyunca akan bir nehir olan geçmişin üzerinde kafa yormaya ve bu kafa yormanın kendisi hakkında da düşünmeye ve bunu sistemli ve kümülatif halde sürdürmeye sanıyorum ki modern dönemde erişmiştir. Örneğin İbn-i Haldun Tarih üzerine düşünme girişimi başlatmış ve tarihin bilimsel bir zemine oturmasını sağlamak için “ümran ilmi” adıyla tarihi doğrulama imkânını açan sosyolojik bir deneme ortaya koymuştur. Nitekim İbn-i Haldun’un açtığı bu yol ne İslam dünyası içerisinde ne de diğer düşünce dünyalarında yeşerecek toprak bulamamıştır. Diğer taraftan Yunan düşüncesinde ve sonrasında da geçmişi düşünme üzerine düşünme geleneği oluşmamıştı. Hem Parmanides hem de Herakleitos gelenekleri, deneyimin ve algı dünyası üzerine düşünmenin hakiki bir bilgi vermediğini iddia ediyordu. Herakleitos’un öğrencisi Kyratilos’un hocasının meşhur sözü olan “aynı nehirde iki defa yıkanılmaz” cümlesine “aynı nehirde bir defa bile yıkanılmaz, çünkü sen girene kadar gireceğin nehir zaten akmıştı” sözüyle destek verirken aslında ne doğa ne de tarih üzerine insanın bilgi elde etme imkânını yadsımaktaydı. Diğer taraftan Parmanides tek bilinebilecek varlığın olduğunu onun dışında her şeyin yok hükmünde olduğunu iddia eden düşüncesi ve Zenon’un bu düşünceyi desteklemek için ortaya attığı paradokslar düşünüldüğünde aynı şekilde “doxa” üzerine bilgi elde etme olanağı ortadan kalkıyordu. Oluş-varlık tartışması olarak raflarda yerini alan bu zıtlığın her ikisi de deneyimlediğimiz dünyanın ve özelde tarihin bilinme imkânını ortadan kaldırıyordu. Sonuç olarak geçmiş üzerine düşünme üzerine düşünmenin modern dönemin bir ürünü olduğunu söyleyebiliriz.

“Tarih Felsefesi”nin Voltaire’in kullanımından sonra iki farklı şekilde geliştiği görülmektedir. İlk olarak “Analitik Tarih Felsefesi” adıyla kullanılan ve daha çok “Tarih Biliminin Felsefesi” anlamı çerçevesinde şekillenmiştir. Bu yönelim tarihin ne olduğu, tarihi belgeleri incelerken hangi konuların dikkate alınması gerektiği, tarihsel kanıtın ve tarihsel tanığın kapsamı ve değeri, tarihsel araştırmada yöntemin nasıllığı, tarih yazımının(historyography) nasıl gerçekleştirileceği gibi konuları ele almaktadır. İkinci yönelim ise “Tarih Metafiziği”, “Yaşanmış Geçmişin Felsefesi”, “Spekülatif Tarih Felsefesi” olarak da adlandırılan tarihte yasalılığın olup olmadığı, tarihin genel bir amacının imkânı, tarihin erekselliği ve teleolojik bir yaklaşımın imkânı gibi konular tartışılmaktadır.

Türkiye’de Tarih Sosyal Bilimler disiplini altında ele alınmaktadır. Bu durum asında Türkiye’nin son 150 yıldır pozitivist felsefe ve bilim anlayışı içerisinde olmasından kaynaklanmaktadır. Oysa tarih farklı düşünce ekollerinde “tin bilimleri”, “insan bilimleri”, “kültür bilimleri”, “tarih-toplum bilimleri”, “ümran ilmi” gibi isimlerle karşımıza çıkmaktadır. Bu konuda Doğan Özlem hocanın “Türkiye’de Pozitivizm ve Siyaset” yazısı daha ayrıntılı bilgi vermektedir. Açıklamacı tarih ve anlamacı tarih şeklinde ayrışan “sosyal bilimler” ve “tin bilimleri” temelinde tarihin incelediği nesnenin, doğa biliminin incelediği nesneden ayrı olması tespitinden kaynaklanan içerisinde önemli tartışmaların olduğu bir ayrımdır.

İlk olarak karşımıza çıkan tartışma; theoria-historia karşıtlığının ürettiği ve tarihin theorianın konusu olmayacağını iddia edenlere karşın tarihin kendisinin bir theoria imkânını kabul ettiğini savunanların tartışmasıdır. Tarih Felsefesi tabiî ki gelişme imkânını ikinci görüş üzerinden şekillendirmiştir. 

Analitik Tarih Felsefesi Tartışmaları

1.Açıklamacı – Anlamacı

Almanya’da ve bir bölümüyle Kıta Avrupası’nda rasyonalist-idealist felsefe geleneği ile Anglosakson ülkelerdeki empirist-pragmatist felsefe geleneği arasında var olan temel ayrımlardan biri de tarih bilimindeki anlamacı-açıklamacı ayrımdır. Açıklamacı görüşte doğa bilimleri ile tarih-toplum bilimleri arasında ciddi ayrılıkların olmadığını ve her iki bilimde de ana amacın konularını açıklamak olduğunu iddia eden pozitivist filozoflar yer almaktadır. Anlamacı görüşte ise tarih-toplum bilimlerinde araştırma konusunun doğal olgulardan farklı özelikleri bulunduğunu, araştırma konusunun doğal olgular değil, anlamların (değerler, fikirler, inançlar, ideolojiler vb.) güdümünde ortaya çıkan tinsel olgular olduğunu ve bu olguların açıklanmaktan çok, anlaşılması gerektiğini savunan filozoflar yer almaktadır.

a. Doğalcılık – Tinsellik

Buradaki temel tartışma tarihin incelediği nesne ile doğa biliminde incelenen nesne arasında bir farklılığın olduğu iddiasından kaynaklanmaktadır. Şöyle ki Tarih insanların geçmişi ile ilgilenir ve bu geçmişte oluşan kültür, insanın tinselliğinin ürünü olduğu için doğa bilimlerinden farklıdır. Doğa bilimlerinde olgular nesnel iken tarihte ise tarihçinin anlama düzeyine yani özne ile nesnenin sahip olduğu farklı tarihsellik düzeylerinden dolayı anlam açısından hiçbir zaman doğa bilimlerindeki gibi olmayan öznel bir yargının ortaya çıkacağı dile getirilmektedir. Diğer bir soru ise etki-tepki arasındaki nedensellik anlam-eylem arasındaki nedensellik gibi midir? Bir önceki tarihsel dönemin bir sonraki tarihsel dönemi zorunlu olarak, nedensel olarak doğurduğunu iddia edebilir miyiz? “Bir devrimi öngörmek mümkün müdür?” veya Corona virüs salgınından sonra dünyanın nasıl bir sosyal-siyasal-kültürel hal alacağını tarih bilimi bize söyleyebilir mi? Bunun gibi sorular doğa-tin arasındaki çözümleme ile ancak cevaplanabilecek sorular olarak karşımıza çıkmaktadır.

b. Genelleme – Tikelleme Nesnellik – Tarihsellik

Zaman ve mekân birbirine benzer şeyler midir? Ya da tarih ve doğa?  Bu ikisi arasında nasıl bir ayrım bulunmaktadır? İnsanın doğa yasalarının dışına çıkmak gibi bir imkânı var mıdır? Acaba doğa yasaları diye bir şey var mıdır? Ya doğaya yasalılığı yükleyen benim zihnim ise? Son soruyu Kantçı bir yaklaşımla ele alacak olursak doğa süreklilik denilen kategorimize elverişli olduğundan, doğa hakkında zaman-üstü genellemeler yapabiliyoruz. Yani zihnimiz doğa yasalarına süreklilik ve tekrar atfedebiliyor. Peki, tarih bilimi doğa gibi bir genelleme yapmaya olanak sağlıyor mu? Bir bilimi bilim yapan en önemli özelliklerden biri olgulardan kuramlar tasarlanabilmesidir. Bunun sağlanması için olguların çeşitli nedensellik, süreklilik, uzay-zaman gibi kategorilerin altında birleştirilip ortaya bir fotoğrafın koyulması gerekir. Bu tartışma aslında tarihin bir bilim ve bir edebiyat türlerinden hangisi olduğunu da içeren bir sonuçlandırmaya sahiptir.

Peki, tarihin bütününde ve tarihin içinde olan her ne varsa bunlarda da doğa biliminde olduğu gibi elde ettiğimiz olguları tasnif edip çeşitli ayrımlar yapabilir miyiz? Asıl ve önemli soru şu ki bu ayrımlardan genellemeler yapıp tarihin yasalarını elde edebilir miyiz? Toplumların ve kültürlerin F=m.a veya E = mc2 gibi denklemleri elde edilebilir mi?

Tarih-toplum bilimlerindeki genelleme, belirli bir dönemde sınırlandırılmış bir genelleme olarak karşımıza çıkmaktadır. Yani bir defalık bir genel, belirli bir tarihsel döneme ait bir genelden bahsedebiliriz. Herder, Dilthey, Humboldt, Ranke vb. gibi anlamacı filozoflar “genel”in bu niteliği ile uzlaşmış olsalar da tanımları çeşitli farklılıklar içermektedir.

2.Kes-Yapıştır ve Ötesi

Tarihsel kanıt nedir? Tarihçi bir yargıya vardığında veya bir kurgu ortaya koyduğunda bu kurguyu romandan farklı kılacak olan nedir? Kanıtın tarihçi için şimdi ve burada algılanabilir bir şey olması yeterli midir? Bir romancı ile Tarihçi arasındaki tek fark tarihçinin ürününü doğru diye nitelemesi midir? Tarihçinin kanıtlarını gözden geçireceği nesnel bir kriter var mıdır? Herhangi bir anı bilgisi veya anlatısı tarih sayılır mı?

Collingwood farklı yetkelerin tanıklıklarını seçip birleştirerek kurulan tarihe kes-yapıştır tarihi adını vermektedir. Ardından bunun son dönemlere kadar yapılan tarih biçimi olduğunu ve aslında bunun hiç de “tarih bilimi” olmadığını çünkü bu adı taşıyacak gerekli koşulları taşımadığını dile getirir. Peki, bu bilimsel tanımlaması nasıl tanımlanmalıydı? İşte analitik tarih felsefesi buradan iki temel sorgulamaya girişir. Birincisi; tarihçinin yetke (daha sonra kaynak kelimesine evrilecek) dediği şey nedir ve nasıl anlaşılması gerekir. İkincisi de bu kaynaklar (arkeoloji ile birlikte artık sikkeler, yazıtlar, eski kalıntılar kaynakları zenginleştirir) nasıl çeşitlenebilir.

Collingwood’a göre Tarihsel veriler hakkında düşünmeye başlamadan kanıt bulamazsınız. Ancak düşünürseniz soru sorabilirsiniz. Bilimsel tarihçiler sorunları inceler. Sorular sorar ve iyi iseler, yanıtlama yollarını gördükleri sorular sorar. Çünkü belli bir soruyla ilişkili olmadıkça hiçbir şey kanıt değildir. Yani olay yerindeki asıl kanıt suçlunun kim olduğunu ortaya çıkaracak olandır.

Metafizik Tarih Tartışmaları

1. Tarihselcilik – Tarihsicilik  

Her iki yaklaşım da Alman tarih okulu içerisinde filizlenmiş ve kökleri Vico ve Herder’e kadar uzanan bir çizgiye dayanmaktadır. Fakat birbirinden farklı kavramlardır.

Tarihselcilik yukarıda bahsettiğimiz anlamacı ve açıklamacı yaklaşımlar arasında anlamacı ekolün bir ürünü olan ve tarihsel-toplumsal nesnenin, doğal nesneden farklı olması dolayısıyla tarihsel olanın hermeneutik (yorumbilim) denilen yöntem ile incelenmesini önerir. Kökleri Vico ve Herder’e kadar giden tarihselciliğin en önemli temsilcileri Dilthey ve Gadamer olarak dile getirilebilir. Dithey’e göre insanlar doğal durumdan toplumsal duruma geçtikleri için kendi aralarında koydukları kural, değer ve normlardan örülmüş bir ağ içinde yaşarlar. İnsanlar kendilerini kuşatan bu “tinselliğe” öyle gömülmüştür ki bu “tinsellik” tarihin ürünü olduğu kadar tarihi, doğayı ve yaşamı algılama biçimlerini de etkiler. İşte bu tinsellik tarihin ürünüdür ve “tinsellik” bizzat tarihselliktir. Dilthey için insan, bu tarihsellik içinde tutsaktır.  Her tarihsel dönemi inceleyen özne, nesnesi konumunda olan bir tarihsel dönemi yorum-bilim çerçevesinde ele alacağı zaman doğal olarak kendisini de kuşatan bir tarihsellik olduğu için yorum hiçbir zaman mutlak bir noktada olamayacaktır.

Tarihsicilik anlayışı Vico, Herder, Kant, Schiller, Fichte ve Schelling’in açtığı tarihi anlama ve evrensel tarih perspektifi geliştirme çabalarının ardından Hegel, Marx gibi filozoflarla birlikte diyalektik bir tarih metafiziği olarak karşımıza çıkmaktadır. Tarihe felsefi bir yorum getiren ve teleolojik bir amaç biçen tarihsicilik zirve noktasına Hegel ile ulaşmıştır. Hegel’in “Tarih Felsefesi”ni onu üreten tarihselliğe gitmeden okuyan biri için Hegel tamamen özgün ve devrim niteliğinde bir iş yapmış gibi gözükse de eklektik bir felsefesi vardır. Tarih Felsefesi kavramsallaştırmasını Voltaire’den, felsefi tarihin insanlığın evrensel tarihi olması gerektiği düşüncesini Herder’den; felsefi tarihin “Devlet’in nasıl ortaya çıktığı” sorusunu ele alması gerektiği fikrini Kant’tan; “tarihin bir ütopya kurmadığını, gerçek olanın şimdide bitmesi gerektiği” düşüncesini Schiller’den; insanın özgürlüğünün özgürlüğünün bilinciyle aynı şey olduğu ve insanın özgürleşmeye doğru ilerlediği düşüncesini Fichte’den ve son olarak felsefi tarih yalnızca insanın hikâyesini değil, kozmik bir süreci, dünyanın kendinin bilinci içinde tin olarak kendini gerçekleştirdiği bir süreci de izlediği düşüncesini de Schelling’den alır. Fakat Hegel bütün bunları bütünlüklü bir metafizik içerisinde iyi bir şekilde kurgular. Hegel’in ortaya koyduğu ussal ve diyalektik tarih kendisinden sonra iki farklı kol üretir. İlki dini düşünce havzalarında Hegel’i kendi perspektifi ile algılayan ve tarihteki ussallığa tanrıyı yerleştiren teist inançlar. Örneğin: Ranke, Hegel’in diyalektiğini Protestan inancı ile birleştirmişti. Diğer yol ise Hegel’in diyalektiğini tam anlamıyla mataryalist bir köke indirgeyerek diyalektiğe takla attırmıştı. Hegel’e göre tarih düşünce ile başlar, doğa olarak devam eder ve en son “tin”e ulaşır. Bu üçlü diyalektik içinde ilk ikisinin yerini değiştiren Marx, varoluşu akıl ile değil madde ile başlatır.  Böylece Marx, Tarihi, Alman romantiklerinin tinsel arayışından koparıp yeniden doğa biliminin egemenliğine teslim etmekteydi.

2. Çizgisel – Döngüsel Tarih ve Sosyolojik Eğilim

İnsanlık tarihte ilerleyerek gelişen bir yapıya sahip midir? Yoksa asr-ı saadet geride kaldı ve artık daha mutsuz günler bizi mi bekliyor? Zamanın üzerinden geçmesi insanda bir değişiklik yaratır mı? Tarihin her dönemine uygun ortak özellik ve yasalılık var mıdır? Kısaca tarih tekerrürden ibaret midir?

Tarih biliminin imkânını sorgulayan İbn-i Haldun (ümran ilmi), Vico (nuova scienza) veya Aguste Comte (sosyoloji) gibi düşünürler yukarıda bahsettiğimiz hem “geçmişin felsefesi” olarak hem de “tarih bilimi felsefesi” olarak tarihi incelemeye yönelmişlerdi. Tarihte çeşitli yasalar bulduğunuz anda aslında tarihteki döngüselliğe ilk adımınızı atmış oluyorsunuz. Güneşin her gün doğudan doğup batıdan battığı gibi bir gözlemi insanlık tarihi üzerinden yapmak pek kolay değil. Ağaçtan atılan bir taşı belirli koşullar altında deneysel döngüler oluşturarak incelemek ile tarihte toplumsal olaylar arasında böyle bir döngüselliği elde etmek en azından “deney koşulları” adı verilen şeyi oluşturmak bakımından farklıdır. Tarihte döngüselliğin olmadığı sürekli değişerek devam ettiği düşüncesi ise tarihi bir betimleme olmaktan ileriye götürmeyecektir. Örneğin doğadaki azot döngüsünü kapalı bir sistem içerisinde nedensellik zinciri ile birbirine bağlayarak açıklayabilmekteyiz. Peki, belirli bir döngü olmadığı anda tarihsel anlatının nedensellik içerisinde sunulabilmesi ve bu nedenselliğin götürüldüğü ilk ve son nasıl açıklanacaktı? Evrenin bir sonsuzluk içerisinde algılanışı gibi tarihinde ufkuna vardıkça ötesini gördüğün bir sınır biçilemezlik olarak karşımıza çıkması tarihi bir muamma haline getirmez mi? Aslında benzer bir krizi Bilim felsefesi de yaşamıştı. Popper’ın doğrulamacı yaklaşıma yönelttiği eleştiriler ile aslında insanın bilgisinin artmadığı, sadece yanlış bilgilerin elendiği bir bilim yorumu belki sonsuz bir tarih içerisinde spekülasyon yanlışlama çerçevesinde iş gören bir tarih verecekti elimize.

Tarihe yukarıdan baktığını ya da yaşadığı günden geçmişe baktığını söyleyenlerin ortaya koyduğu bir zıtlık daha var ki size geleceğe ilişkin ön görüde bulunma imkânı veriyor. Bu öngörü ilerlemeci-gerilemeci tarih olarak adlandırılması gereken ama genellikle ilerlemeci-döngüsel şeklinde yanlış bir zıtlaşmaya tabi tutulan tarih düşüncesidir. Örneğin: Herder veya Hegel’de tarih her ne kadar ilerlese de bir döngüsellik içerisinde ilerler. Aydınlanmanın ilerlemeci tarih düşüncesinin Alman Tarih Okulu ile birlikte ilerlemeci ve döngüsel bir sürece evirildiği söylenebilir. Fakat günümüzde Karl Popper’ın eleştirileri, tarihe metafizik bir çerçeve çizen yaklaşımların hemen hepsine ciddi bir darbe vurduğu iddiasındadır. Popper, metafizik tarih yaklaşımlarına ve özellikle tarihte materyalist diyalektik bir determinizm olduğunu iddia eden Marx’a bir reddiye olarak kaleme aldığı “Tarihsiciliğin Sefaleti” eserinin adını aslında Marx’ın “Fesefenin Sefaleti” kitabının adına bir gönderme mahiyetinde isimlendirdiğini dile getirmektedir.

Sonuç

Tarih üzerine düşünülmeye başlandığında bir açıdan insan üzerine de düşünülmeye başlanmış olması bakımından tarih tartışmaları insana yönelik insanın yaptığı tartışmalardır. Fakat bu tartışmalardaki temel ayrım insanın kendisini bulmaya değil ancak kendisini görmeye yardım etmesidir. Çünkü kendini bulmak kendini yaşamayla, kendini görmek ise bir geçmiş tasavvuru ile gerçekleşebilir. Batı düşüncesi diye bir tarihsel tinin var olduğunu ve yukarıda bahsedilen tartışmaların Batı düşüncesi altında gerçekleştiğini söylediğimde, anlamacı tarih filozoflarına göre bu tarihsellik içerisinde olmayan birinin bu tartışmalara yönelik tavrı ancak anlamaya çalışmak olmalı, şeklinde olacaktır. Fakat biz bu tartışmaları Alman Tarih Okulu adı altına alarak da tartışabilirdik, çünkü Tarih Felsefesi tartışmaları büyük oranda Alman Romantiklerinin ürünüdür. Fakat üçüncü yol ise düşünmeyi insani bir edim olarak algılayarak tarih üzerine düşünen ve bu düşünmenin felsefesini arayan kişinin bütün bu düşünme basamaklarının üzerine çıkarak daha ileriyi görmeye çalışması olmalıdır.

Kaynaklar

1-Bilim Felsefesi, Doğan Özlem, Notos Yayınevi (2010)

2-Tarih Felsefesi, Doğan Özlem, Notos Yayınevi (2012)

3-Tarih Tasarımı, R. G. Collingwood, Doğu Batı Yayınları (2019)

4-Tarih Felsefesinin Genel Hatları ve Collingwood’un Tarih Düşüncesi, Enver Erdoğan, Medeniyet ve Toplum Dergisi, Sayı 5 (2019)

 


Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir