Takva Elbisesinden Stil Sahibi Kadına Dönüşümün Saikleri ve Modernleşme (2)

Paylaş

Geçtiğimiz yazıda tesettürün Tanzimat’tan günümüze gelişim ve dönüşüm seyrini kaba hatlarıyla vermeye çalışmıştık. Ciddi kırılmaların başlangıcı sayılabilecek 90’lı yıllardan günümüze gelinceye kadar yaşanan değişim, artık karikatürlere malzeme olmaya başladı.  Şahsi kanaatimize göre dönüşümü hızlandıran faktörlerden biri de dindar kadınların kamusal alanda yer alma arzusu. Hakimiyetin ve kuralların farklı birileri tarafından belirlendiği bir alanda Allah’ın emri üzere yaşamını sürdüren bir Müslümanın bu alana dahil olmak istemesi belli tavizleri de beraberinde getirdi. Tesettüre, “estetik zevkin incinmesi” olarak bakılması bizim camiada şöyle bir aksülamel buldu: “Başörtülü de şık olunabilir”. İlk başlarda kapıcı/köylü kadın kimliğinin bir parçası olarak görülen başörtüsüne saygınlık kazandırmak amaçlı oluşan bu düşünce, zamanla kompleksli bir hale bürünerek dindar kadın kimliğinin içini boşaltıp şıklıkla yola devam edilmesiyle sonuçlanmıştır. Çünkü kadının kamusal alandaki kimliğine, ancak estetik bir obje olarak var olduğunda  ve siyasi bir anlam taşımadığı müddetçe müsaade edilmiştir.

90’lı yılların sonuna yaklaşıldığında refah partisinin seçim zaferiyle,  siyasilerin başörtülü eşleri medyanın da gündemine oturmaya başladı. Sanki ilk defa karşılaşmış gibi farklı bir tür muamelesi yapılan tesettürlüler, “ne yerler, ne içerler?” gibi en basit soruların bile muhatabı oldular. Medyanın, başörtülüleri yakın markaja almasıyla kimi çevreler altta kalmamak için “sizden farkımız yok, biz de sizler gibiyiz” demeye çalıştı. İtibarı dışarıda arayanlar, şanı yüceltecek olanın yalnızca Allah olduğunu unutuyorlardı herhalde. Bu kendini kabul ettirme çabası derin sorunlara yol açmıştır. Bu dönem, aynı zamanda 28 Şubat’ın yaşandığı İslamcıların irticacı yaftalamasına maruz kaldığı, Merve Kavakçı’nın mecliste başörtülü yemin etmek için çıkıp en sert ve nezaketsiz bir şekilde kürsüden indirildiği döneme tekabül ediyor.

Başörtüsü Mücadelesi ve Yapılan Hatalar

Türkiye bu yıllarda başörtüsü mücadelesine de tanık olacaktır. Kayıt için gelen öğrencilerin üniversiteye alınmamasına, yurt çapında kitlesel tepkilerle karşılık verildi. Başörtüsü mücadelesi bir kimlik mücadelesi olup sadece gasp edilmiş bir eğitim hakkını geri alma teşebbüsü değildi. Bireysel kurtuluş yollarını kollamak hiç değildi. Bu yüzden çözüm onları yurt dışında okutmakta olamamalıydı. “Zahmetten rahmet doğar” anlayışıyla bu direnişi iyi anlayıp doğru değerlendirseydik, bu gün bambaşka kazanımlar elde edebilirdik. Hep birlikte birlik olup hak-batıl mücadelesinde savaşımız devam etseydi biz onurlu bir duruş sergilemiş olacaktık. O zamanlar bu duruma sadece hukuk ihlali olarak bakan ya da fıkhi bir sorun olarak görüp, mücadele sahasını terk eden anlayış ya da bizim gücümüz ne ki diye bir kenara çekilen yaklaşımlar, bu günkü bilinç eksikliğinin mirası olarak varlıklarını revize etmiş bir şekilde devam ettiriyorlar. Mücadelede zaman içinde yapılan en büyük hatalardan biri de başörtüsü zulmünün, kadın hakları bağlamında değerlendirilip tamamen feminist jargona angaje edilmesiydi.

Mücadele bize kimlik verir, duruş kazandırır, değerlere sahip çıkmayı öğretir. Bizim bugün eleştirdiğimiz eksik gördüğümüz ne varsa bunu kazanmanın yolu buradan geçmiyor mu? Bu bilinç ve kazanımlar diğer nesillerin zihinlerinde canlı tutulsaydı bu çözülme bugün bu kadar ciddi boyutlar da olmayacaktı belki. Vardığımız nokta, üç dönem sonunda daha erken verilebilecekken kenarda tutulmuş bir “verili özgürlük” ve tesettürün taşıması gereken işlevin hiç birini taşımayan bir başörtülü profili.

Küçük Cihat Bitti Sıra Büyük Cihatta

Peygamberimiz İslami mücadelede dünyevi zafer olarak son noktaya gelip çıkarıldığı Mekke’yi fethettiğinde, sahabeyi amaçsız ve düşmansız bırakmamak için şu anlamlı sözü söyler: “Küçük cihad bitti sıra büyük cihadda”. Büyük cihadı da nefisle olan mücadele olarak tanımlar. Mekke’nin fethiyle konjonktürel olarak verilen başörtüsü özgürlüğünün kıyası olmaz ama bulunduğumuz nokta itibari ile biz de artık alınmadığımız üniversitelere girebiliyoruz. Artık Türkiye değişti ve başörtülüler de kamusal alanın bir parçası haline geldi. Ama bu bir zafer demek değil k! Biz tüm kimliğimiz ve inançlarımızla taviz vermeden var olduğumuz an asıl zaferi elde etmiş olacağız. Burada yapılması gereken, mücadele alanını içimize kaydırmak. Yasaklar insanı diri tutar ve yapılması gereken, direnişin getirdiği kenetlenmeyle daha kolay yapılabilir. Hiçbir baskının olmadığı hatta çeldiricilerin fazlaca olduğu bir yerde, bizim neyi tercih ettiğimiz bizim gerçek kimliğimizdir. AK Parti döneminin getirdiği rahatlıkla birlikte en muhafazakârından en radikaline herkes bir kırılma yaşadı. Zafer sarhoşluğu kimliğimizi unutturdu, dünyevileştik. İktidarın getirdiği nimetlerle zenginleşen dindar kesim yeşil kapitalizmle çarkı döndürmeye devam etti. Tatil köylerimizde dindar bayanlar için eğlence kulüpleri açıldı. Yetmedi bir sahabenin adı kullanılarak ada satın alındı. Kabe manzaralı beş yıldızlı otellerimiz oldu. Yaşam tarzımız değişti. Müslümanlar da en iyisini hak ediyordu sonuçta(!)Peki, nerede kaldı mülk ahlakı? Tesettür de bundan nasibini fazlaca aldı. Moda dergileri çıktı. “Tarz-ı Bahar” defileleriyle şıklık yarışına dahil olduk. Nasıl daha şık giyinebiliriz diye stil danışmanlarımız oldu. Tesettür giyim harcamalarında dünyada öne çıkan ülke olduk. Dışın süslenmesi iflasa işarettir derler. İçimiz iflasta…

Tesettürün İşlevi

Bu değişim gösteriyor ki İslam değil de zamanın getirdiği şartlar bizim üzerimizde belirleyici etken olmuştur. Elbette tesettürün belli bir şekli, kıyafeti yoktur. Toplum ve kabul görmüş örf bunda belirleyicidir. Ama tüm bunların yanında temel ilkeler de sabittir. Bizim hareket noktamız kendimiz ve modadan aldığımız ilham olunca ortaya tesettürün tam tersi etkisine sahip giyim tabloları çıkıyor. İsraf literatürümüzden çıkmış bir durumda. Farklı farklı giyinmek için varlığımızı, zamanımızı alışverişe adıyoruz. İmajıyla var olmaya çalışan en büyük derdi kıyafetinde uyumu ve şıklığı yakalamak olan kişiler,  İslam’ın temel meselelerine kafa yormayı bırakın, böyle meselelerin varlığından habersiz bir şekilde günlerini geçiriyorlar. Bu, içimizde bir yara olarak acil müdahale edilmesi gereken bir alan.

Düşüncelerimiz yaşadığımız hayatı, yaşadığımız hayat da vücut dilimizi belirler. Olaya bütüncül bakıldığında tesettürün bilinç boyutu asla atlanmamalıdır. Tesettür ayette belirtildiği üzere iffetli olarak kalmak ve Müslüman kimliğiyle tanınmak üzere iki temel fonksiyonu icra eder. Edep, tevazu ve sadelik de tesettürün gerektirdiği beden terbiyesiyle birlikte tamamlayıcı unsurlar olarak Müslüman kadının hal ve hareketlerinde yerini alır.

Düşünce ve bilinçle birlikte bedensel ve içsel terbiyenin birleşimi olarak baktığımızda tesettürün işlevini de iyi bir şekilde anlayabiliriz. Diğer türlü her şeyde olduğu gibi şekle indirgemecilik oluşur. Gerçi tesettürün geldiği halden ötürü ve toplumun menfaati için şeklen de olsa razı olunacak bir tesettüre muhtaç kalmış durumdayız. Bu vahim tablodan bilinç kıyamıyla bir an önce uyanmak ve İslam’ın emirlerini hakkıyla yerine getirebilmek duasıyla…

Bu yazıda, Evrensel Mesaj Dergisi’nin 1. sayısındaki Başörtü dosyasından ve Elifhan Köse’nin Sessizliğin Söylemek Dindar Kadın Edebiyatı, Cinsiyet ve Beden Kitabından yararlanılmıştır.

 


Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir