Sosyal Adalet

Paylaş

Ebu Zer gibi; Mustazafların Rabbinin adıyla.

“Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır…” (Nûr Suresi: 42)

“Bir memleketi helak etmek dilediğimiz vakit onun nimet ve refahtan şımarmış elebaşlarına emrederiz…” (İsrâ Suresi: 16)

Ticaretin gelişmesi, makineleşme,  sanayi devrimi, fabrikaların kurulması, burjuvazi, işçi sınıfının doğuşu, hammadde ihtiyacı, kapitalizm, sömürgecilik…  Bu kelimeler çeşitlendirilebilir ve artırılabilir olmakla birlikte; belli fikirsel evrelerden geçen Avrupa toplumlarının, geniş topraklara sahip feodalizmi yıkıp yerine sermaye sahiplerini geçirdiği; kentlerin köyleri yavaş yavaş yutmaya başladığı; bilimsel, toplumsal ve ekonomik yeniliklerin toplumları ve dünyayı yeniden biçimlendirdiği bir düzenin başlangıç kavramları olarak baz alınabilir.

Ne ki isim, kıyafet ve konum değiştirmek işleri eskisinden daha da kötüye götürdü. Tarlada çalışan emek sahipleri fabrikalara tayin olmuş, çalışma şartları daha da kötüleşmiş ve emeklerinin karşılığı yine karın tokluğuydu. Ancak bu sefer bir fark vardı. Sanayi devrimi ve ticaretin gelişmesi ile birlikte sınırsız üretimin hazzını alan sermaye sahipleri aynı zamanda merkezi otoritesi güçlenmiş krallarını/hükümetlerini de olabildiğince ihya ediyor ve bunun sonucunda da sermaye ve siyaset tarihte hiç olmadığı kadar iyi bir ikili oluyordu.

Ekonomik anlamda bu süreçlerin işlemesi devletlerin yapılanmasını etkilemiş ve kavram olarak 19. yüzyılda İspanya’da ortaya çıkan “liberales” isimli partiden adını alan, daha sonra belli düşünceler/kavramlar çerçevesinde ve felsefi alt yapıya sahip bir liberalizm düşüncesini doğurmuştur. Liberalizm düşüncesi temel manada topluma karşı ferdi öne çıkarmış ve özel mülkiyetin “kutsallığını” ilan etmiştir. “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler.” ilkesi ile kapitalizmi/sermaye sahiplerini güçlendirmişti. Bu düşüncenin dünyaya faturası ise ağır olmuştu. Devletlerarası rekabet ve üretim hızını arttırma çabaları bir yandan hammadde ihtiyacını açığa çıkarıyor bir yandan da çok fazla insan gücüne ihtiyaç duyuyordu.

Bu süreçte kapitalizm toplumu sınıflara ayırmış, özellikle emekten başka sermayesi olmayan işçi sınıfı kalabalıkları meydana gelmişti.  Ağır çalışmanın koşullarının getirdiği sıkıntı ile var olan sistemin üretim-tüketim merkezli yaşam sunması toplumsal rahatsızlanmaları da beraberinde getirmişti.

Marks ve Engels’in geliştirdiği devrimci toplum felsefesi bakış açısı ile hazırlanan komünist manifesto; insanları, kapitalizmin yıkıcı etkisinden ve toplumsal sınıflamasından (burjuva, işçi) sıyırıp bireyin özgür gelişiminin bütün toplumun özgür gelişiminin şartı olarak gören sosyal bir birlik vadetti. Özellikle sosyalist ekonomik düşünce ve komünist toplum düşünceleri üzerine bina edilen bu fikirler, hedef/ideal olarak özel mülkiyeti ret ve üretim araçlarının sermaye sahiplerinden alınıp devlete verilmesi düşüncesindedir. İnsanlar bu sayede ortak üretime dâhil olacak ve ihtiyacına göre tüketim ölçeğinde hayatlarını idame ettirebileceklerdir. Bunun yanında Karl Marks ve arkadaşları geçmişten farklı olarak adaletten bahsederken kelimenin felsefesinden ziyade sosyal boyutuna değinmişlerdi. Bu söylemler ile birlikte ezilen grupların (ki özellikle işçi sınıfının) ayaklanması sonucu kapitalist ekonomik sistem ve liberal düşünce kısmen de olsa taviz vermiştir.

Toplumsal, ekonomik ve fikirsel anlamda farklı/zıt düşüncelerin ortaya çıkışı, devlet anlayışını da zamanla değişmeye zorlamıştır. Liberalizmin düşünce sistematiğinde devlet (jandarma devlet anlayışı), kendisine asgari görevler yüklenen bir aygıttır. Savunma, güvenlik, eğitim, diploması ve adalet devletin hareket etmesi gereken alanlardır. Ancak ekonomiye müdahale etmemelidir. Vergiyi müdahale aracı olarak kullanmamalı ve kamu harcamalarını düşük tutmalıdır. Bunun karşısında ise komünist devlet anlayışında üretim araçları devletin elindedir. Ferdi mülkiyet reddedilmeli ve ortak mülkiyet düzeni (herkesten yeteneğine göre ve herkese ihtiyacına göre) kurulmalıdır. Bunun sonucunda da sınıfsız, parasız ve ideolojisiz bir topluma ulaşılacaktır.

Yukarıda olabildiğince yüzeysel olarak bahsedilen tarihsel sürecin yazımızın da konusu olan sosyal adalet kavramının neden, nasıl ve hangi şartlarda gündeme geldiğini veya böyle bir kavramsallaştırmaya neden ihtiyaç duyulduğunu kısa da olsa ifade etmek içindi. Çünkü insanlığın ilk zamanlarından beri var olan bir düşünce (sosyal adalet düşüncesi) ancak 19. yüzyılda anlam kazanmaya başlamış başka bir ifadeyle gerek sosyolojik gerek felsefi gerekse de hukuki anlamda bir şeyler ifade etmeye başlamıştı. Bu kavramın etki alanı sadece bununla da kalmamış zaman içerisinde devlet anlayışına ve yapılanmasına da etki etmiştir.

Öncelikle Marks ve benzer düşünce etrafında birleşenler kapitalist ekonomik sistemin yıkıcılığını anlatırken adaletin sosyal boyutuna da değinmişlerdi. Günümüze kadar da çeşitli içerikler kazanan ve anlam genişlemelerine uğrayan sosyal adalet kavramı; ekonomi, hukuk ve sosyoloji gibi bilim dalları tarafından farklı açılardan ele alınmıştır. Doğaldır ki günümüzde sosyal adalet dendiğinde anlam yelpazesi “sosyal” olan birçok şeyi içine dâhil etmiştir. Eğitim hakkı, fırsat eşitliği, işçilerin ve tüketicilerin patron ve üreticiler karşısında korunması vb. olay ve ilişkiler de sosyal adalet kavramına dâhil edilen ya da kavramın anlaşılmasına yardım eden yan gelişmelerdir.

Arslan Topakkaya’ya göre sosyal adaletin belli başlı iki tanımından bahsetmek mümkündür. İlki pozitif hukuk açısından demokratik bir ülkenin olmazsa olmaz bir kuralı olan kanunlar karşısında herkesin eşitliği prensibidir. İkincisi ise sosyolojik açıdan üretim sürecinde ve üretim sonrasında paylaşımın mümkün olduğu kadar topluma yayılması ve toplum sağlığı açısından sosyal tabakalar arasında aşırı farklılaşmanın önüne geçmek için gerekli önlemlerin alınması olarak değerlendirilir. (Erciyes Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi yıl:2006 sayı:2 sayfa:97)

Bu yazıda temel alınacak anlamsal çerçeve “sosyal adaletin” sosyolojik tanımıdır. Doğal olarak ekonomi/iktisat alanını da yakından ilgilendiren bu kavram aynı zamanda teknik ve bilimsel kavramlarla da irdelenmelidir. Ancak bu yazıda değinmek istediğimiz husus 19. yüzyılda ortaya çıkan bir kavramın İslami bir bakış açısıyla ele alınması ve açıklanması çabasıdır.

İslam’da Sosyal Adalet

Baştan belirtilmeli ki İslam yazıda bahsedeceğimiz anlamda yalnızca sosyal adaleti tesis etmeyi amaçlamaz. Bunun yanında İslam, Allah ile kul arasında ve toplum-birey/birey-birey arasındaki ilişkileri de düzenlemiştir. İslam düşüncesindeki bu durum insanın kulluk ve hilafet sorumluluğunu ortaya koyar. Yani insan, ibadetleri ile Allah’a yakınlaşma amacının yanında toplumsal yaşamın gereği olarak da hilafet sorumluluğunu üstlenmelidir İslam’a göre.

Sosyal adalet düşüncesi İslam’da farklı düşünce ve araçlarla ele alınabilir. Aşağıda değinmeye ve örneklemeye çalışacağımız bu araçlar; helal, haram ve farz hükümleri ile inananlar açısından bir bağlayıcılık oluşturması ile birlikte her biri sosyal adalet düşüncesini kalplere işleyecek tarzda özendirme ya da vicdanlara rahatsızlık verecek tarzda sorgulamalarla/yargılamalarla rahatsız eder. Bu bakış açısıyla hareket edersek Kur’an sosyal adaletin teknik bir bölüşüm çabası olduğunu vurgulamaz yalnızca. Aynı zamanda kardeşliği, infakı, isârı hatırlatır. Ahireti ve dünya hayatını betimler. Zor olanı da kolay olanı gösterir.

Örneğin Allah Müddesir suresinde aktardığı ve inananlarla inanmayanların ahirette yaşadıkları bir diyaloğu şöyle aktarıyor: “Onlar cennetlerdedirler. Birbirlerine suçlular hakkında sorular sorarlar ve dönüp onlara şöyle derler: ‘Sizi Sekar’a (cehenneme) ne soktu?’ Onlar şöyle derler: ‘Biz namaz kılanlardan değildik. Yoksula yedirmezdik. Batıla dalanlarla birlikte biz de dalardık. Ceza gününü de yalanlıyorduk. Nihayet ölüm bize gelip çattı.’ (Müddesir 40-47) Bu ayetler Kur’an’da benzer pek çok ifadeyle farklı sosyal grupları da göz önüne alarak (miskinler, yolda kalmışlar, yetimler, köleler ve iffeti ile isteyen kimseler) sosyal yardımlaşmayı teşvik eder. Yine Beled suresinde “Sarp yokuşun ne olduğunu sen ne bileceksin? O tutsak bir boynu (köle azat etmek) çözmektir. Yahut şiddetli bir açlık gününde kendisiyle yakınlığı olan bir yetimi yahut yerde sürünen bir yoksulu doyurmaktır. Sonra da iman edenlerden olup birbirine sabrı tavsiye edenlerden, birbirine merhameti tavsiye edenlerden olanlar var ya, işte onlar Ahiret mutluluğuna erenlerdir.” (Beled: 11-17) diyerek sosyal yardımlaşmayı hesapsız bir şekilde tavsiye eder.

Ancak dikkatlerden kaçmaması gereken bir husus daha var ki Kur’an’ın yalnızca yardımlaşmayı teşvik eden ve yardım yapmayanları eleştiren tutumu ile olayı yalnızca vicdana indirgemez. Bu açıdan gerçekten çarpıcı olan ayetlere Maun suresinden ve Fecr suresinden örnekler verilebilir. “Yoksulu doyurmaya teşvik etmeyen odur.”(Mâûn:3); “Yoksulu yedirmek için birbirinizi teşvik etmiyorsunuz.” (Fecr:18) Bu ayetler insanı yardım yapan ve vicdanını rahatlatan bir varlık olarak kabul etmez, onu sosyal anlamda aktif bir sürece sokar. Yardım yapmasını övülecek bir şey olarak görürken bunu yalnızca tek başına yeterli görmez ve bunun bir adım ötesine geçirmeye çalışır.

Yukarıdaki ayetlerde Allah insanlara seslenirken olumlu ve olumsuz uyarılarda bulunsa da bu ayetler bir yasa koyma değil yönlendirmedir. “İslam’da Sosyal Adalet” kitabında Seyyid Kutub, İslam’ın mali siyasetinin tevcih (yönlendirme) ve teşri (yasa koyma) olmak üzere iki yönü olduğunu vurgular. (İslam’da Sosyal Adalet sayfa:197) Bu minvalde İslam, yukarıdaki örnek ayetlerde inananlara tavsiye ettiği şeyi aynı zamanda hüküm altına da almıştır. Bu açıdan değinmemiz gereken en önemli hususların başında ise zekât ve faiz hükümleri gelir.  Bunun yanında İslam’ın ferdi mülkiyet ve kamu mülkiyeti anlayışına da değinmek yararlı olacaktır. Çünkü hem Allah’ın Kur’an’da belirttiği üzere hem de İslam’ın yayılma sürecinde sosyal pratik olarak bu konular gündem edinilmiş ve her zaman ferdi mülkiyet ve kamu mülkiyetinde denge unsuru korunmaya çalışılmış hatta birtakım ayetlerde harcanacak gelirlerin kimlere gideceği açıkça belirtilmiştir.

Belirtmek gerekir ki İslam’ın ilk indiği zamanlardaki kamu malı ile günümüz devletlerin anlayışları farklılık arz etmektedir. Bunun en temel nedeni de devlete zaman içinde yüklenen görev ve vizyonların farklılaşması, devletin gelir kaynaklarının değişmesi vb. unsurlardır. Ancak bu hususta değinmek istediğimiz şey ise Allah’ın Haşr suresinin 7. ayetinde belirttiği ve devamında uyarıların olduğu kısımdır. Ayette savaşılmaksızın kazanılan mallardan bahsederken onların kime ait olduğunu söylüyor; Allah’a, peygamberine ve onun yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara. Ve ardından şu uyarıda bulunuyor: “…böylece mallar içinizdeki zenginler arasında dönüp dolaşan bir servet olmasın…”(Haşr:7)

Yalnızca bu ayet genelinde söylenecek çok söz vardır. Ancak kısaca bahsedecek olursak malların kime ait olduğunu belirtmesinden sonra Allah’ın uyarısı başlı başına bir adalet ve ekonomi ilkesinin başlangıç ifadesini oluşturmaya yeterlidir. Örneğin yukarıda kısaca bahsettiğimiz feodalitenin yıkılması ve kapitalist ekonomik sistemin oluşumu ile birlikte liberal düşünce teknoloji ve sanayinin gelişimi ile sınır tanımaksızın mal mülk edinmeye elverişli bir hale gelmiştir. Ki alabildiğine özgür ve adil olduğunu da iddia etmektedir. Kendi insan tanımına göre bu sistemi kurmaya çalışır ve kimsenin zarar görmeyeceğini düşünür. Ne var ki onca özgürlüklere rağmen ülke servetleri/kamu malları çok az insan elinde birikmiş ve büyük halk kitleleri hayatlarını deyim yerindeyse karın tokluğu ile idame ettirebilmiştir. Böyle bir düşüncenin ise kimi koruduğu açıktır. Öte yandan komünist düşünce liberal düşünceye ve onun kurduğu kapitalist sisteme bir anti tez kapsamında ve karşı bir söylem ve anlayış getirmeye çalışmış, ferdi mülkiyeti tümden reddeden ve üretim araçlarına sahip olan komünist devlet; sosyal hayatı ve sosyal adaleti tek elden düzenleme düşüncesindedir. Bu durumda ayetin manası ise daha da çok kuvvetleniyor.

Zekat

İslam’da ise kamu mallarında olduğu gibi ferdi mülkiyetin de sınırları vardır. İnanan bir insan haramlardan korunup helal yollarla mal-mülk edinmiş olsa dahi bunun toplumsal anlamda gelir dengesizliğini oluşturması ve kaçınılması mümkün olmayan adaletsizleri meydana getirme ihtimali her zaman mevcuttur. Bu olayın süreç içerisindeki doğal sonucu ise zenginler ve fakirler arasındaki oluşacak uçurumdur. Bu ise toplumda en temelde huzursuzluğu getirecektir. Böyle bir durumda ise İslam’ın ortaya koyduğu araçlardan biri zekâttır. Kur’an’daki anlamıyla zekât, farz olarak her yıl sahip olunan servetten belli oranlarda ödenen sadaka manasına gelir. Etimolojik olarak ise arınma, suçtan aklanma ve haklı çıkma anlamlarına gelir. Ödenmesi Allah katında hayırlı olan zekât, toplumsal anlamda belli servet gücüne ulaşanların ödemesi zorunlu olan bir meblağı ifade eder.

Böylece zekât ile ilgili temelde iki aşamaya ulaşabiliriz; ilki belli miktar üzerinde serveti olan (zengin) her Müslümanın ödemesi gereken belli miktardaki mal-mülk-paradır. İkinci aşaması ise Allah’ın Kur’an’da (Tevbe: 60 ) da belirttiği üzere toplanan zekâtların neye ve kime harcanacağı hususudur. Bu gruplar; fakirler, miskinler, kalpleri İslam’a ısındırılacak olanlar, köleler, borçlular, Allah yolunda olanlar ile yolda kalmışlar ve zekât memurlarıdır. Dikkat edilirse zekâtın kullanım amacı zekât memurları ve kalpleri İslam’a ısındırılacaklar dışında toplumun ekonomik olarak zayıf olan gruplarına aktarılmalıdır.

Faiz

“Ey iman edenler! Kat kat artırılmış olarak faiz yemeyin, Allah’tan sakının ki kurtuluşa eresiniz.”(Âl-i İmran: 130) “Faiz yiyenler şeytan çarpmış kimselerin cinnet nöbetinden kalktığı gibi kalkarlar. Bu hal onların ‘alım satım tıpkı faiz gibidir.’ demeleri yüzündendir. Hâlbuki Allah alım satımı helal, faizi haram kılmıştır…”(Bakara: 275) “Faiz alan, veren ve şahitlik yapan Allah ve Resulüne savaş açmış gibidir.” (Müslim, Müsakat:109)

Toplumda sosyal adaletin sağlanmasında belki de zekâttan daha önemli/kritik bir yere oturtulabilecek konulardan birisi de faizdir. Çünkü yukarıda da belirttiğimiz üzere zekât, toplam gelirden yeterince pay alamamış kişilerin sosyal hayatını ve refah seviyesini yükseltme amaçlıdır. Ancak faiz ise gelirin topluma yayılması aşamasında daha ilk kısımda ortaya çıkmakta ve adil dağılım prensibini yıkıma uğratmaya çalışmaktadır. İnsanların belli ihtiyaçlarına karşılık aldıkları borcu kat kat geri ödemeleri veya büyük para sahiplerinin hiçbir emek göstermeden para kazanmaları Allah katında kesin bir dille haram sayılmıştır. Örnek olarak verdiğimiz ayetler ve hadis ise üslup ve içerik olarak İslam dininin konuya ne kadar net ve sert bir tutum takındığını göstermek için yeterlidir. Günümüz faiz sistemlerinden aksi örnek de verilebilir ki bu çürümüş sistemin iç yüzünü bizlere rahatça gösterebilir. 2017 yılı boyunca Türkiye’deki bankaların krediden aldıkları faiz gelirleri 200,2 milyar liraya ulaşırken faiz giderleri de 134 milyar lira civarındadır. Yalnızca bu bilgi ile bankaların yaklaşık olarak faizden elinde kalan geliri ve paradan para kazanma metoduyla ülkemizde neler yapılabileceğini, yaklaşık 60 milyar liranın ülke refahını ne kadar artırabileceğini düşünmek bile bizleri bir yerlere götürebilir.

Sonuç Yerine

Şeriati’ye göre sosyal, siyasi ve ekonomik ayetlerde Allah ifadesi yerine insanlara (en-nâs) kelimesi koyulursa anlam değişmeyeceğini iddia eder. Örneğin “Kim Allah’a güzel bir borç verirse” ayetindeki anlam; Allah’ın bir ihtiyacı olması ve O’na borç vermek değildir; ayetin manası “insana borç vermektir.” der ve ekler sosyal konularla ilgili olan ayet ve hadislerde Allah ile insan aynı safta yer almaktadır. (Dine Karşı Din: Allah ve İnsan Başlığı)

Son olarak belirtilmesi gereken hususlar ise modern ekonomik fikirlerin “kaynakların sınırlılığı” vesvesesinin Kur’an’da herhangi bir karşılığını olmadığıdır. Aynı zamanda kazandığımızın kutsallığını ilan ederek, sadece biz kazandığımız için elimize geçtiğinin Allah katında bir karşılığını bulamayız. Biriktirmenin ve yığmanın karşılığını da bulamayız. Müslümanların bu fikir ve düşünceler etrafında hareket etmesi ve anlayıp içselleştirmesi, sosyal ve ekonomik alanlarda hayatlarını bu hüküm ve tavsiyelere göre yönetmesi sosyal adaleti sağlamada büyük problemleri çözecektir. Her ne kadar her şeyin gelişime uğradığı bir dönemde, bazı şeylerden kaçmanın mümkün olmadığına inanmamız bizlerden sürekli bir taviz verilmesine sebep olmakta ayrıca da sistemin küçük yap-boz parçaları haline getirmektedir.

O yüzden Ebu Zer saray yaptıranlara konuşuyor ve diyor ki: “Eğer kendi malınsa israftır, eğer halkın malı ile yaptırdıysan haramdır.”

Bununla da kalmıyor “Geceyi aç geçirip de kılıcına davranmayanın aklından şüphe ederim.” diyor.

 


Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir