Selim Sezer ile Filistin Üzerine Röportaj

Paylaş

ABD’nin Kudüs’ü başkent olarak tanıma kararı ne ifade ediyor? Başkan Yardımcısı Mike Pence İsrail ziyaretinde Büyükelçiliği Kudüs’e taşıyacaklarını açıkladı. Bu açıklamayı da düşünerek Kudüs’ü başkent olarak tanıma kararının yakın ve uzak gelecekteki sonuçları sizce neler olabilir?

Kudüs kararı, bir yanıyla Donald Trump’ın seçim sürecinde ABD’deki İsrail lobisinin desteğini almak için dillendirdiği bir vaadin sonucu, diğer yanıyla da Netanyahu yönetiminin Beyaz Saray’da yeniden etki sağlayabilir hale geldiğinin bir göstergesi. Ancak bunun ötesinde, bazı Körfez ülkelerinin de içinde olduğu, çok daha geniş bir uluslararası işbirliğinin ürünü olduğunu söyleyenler de bulunuyor. Kararın muhtemel sonuçlarını ise farklı düzlemlerde ele almak mümkün.

Öncelikle bu kararın yakın vadede hayata geçirilebilirliğinden emin değilim. Bir süredir büyükelçiliğin taşınma tarihi olarak 2019 yılı telaffuz ediliyor. Fiili uygulama için görece geç bir tarihin verilmesinde kuşkusuz, hem uluslararası tepkilerin, hem de Amerikan devlet yapısı içindeki farklı kişiler tarafından yapılan daha kapsamlı ve “rasyonel” değerlendirmelerin etkisi vardır. Ancak bu adımın atılması halinde her şeyden önce ABD, yıllardır kendisi için biçtiği rolü artık sürdüremeyecek, bir başka deyişle herhangi türden bir müzakere sürecinde yer alamayacaktır. Ki aslında şimdiden, Trump’ın Kudüs kararını ilan etmesiyle birlikte bu rolün sürdürülebilirliğinin kalmadığını söyleyebiliriz.

İkinci olarak 6 Aralık tarihinde kararın ilan edilmesinin ardından Filistinliler haftalar boyunca tepkisini sokaklarda gösterdi. Henüz somut bir adımın atılmamasıyla birlikte bu eylemler şimdilik durmuş vaziyette. Ancak büyükelçiliğin fiilen taşınması girişiminin olması halinde yeni bir intifadanın patlak vermesi kuvvetli bir ihtimal olacaktır.

Daha uzun vadeli düşündüğümüzde, bilindiği gibi Siyonist rejimin Doğu Kudüs’ü ilhakı ve ardından Kudüs’ü ebedi başkent ilan etmesi 1980 yılında yaşanan bir gelişmeydi. ABD de bu kararı 1995 yılında tanımış, ancak BM ve “uluslararası toplum”dan kabul görmemişti. Şimdi 20 küsur yıl sonra, çok az sayıda da olsa bazı devletlerin desteğinin alındığını, bazı devletlerin BM oylamasında çekimser kaldığını görüyoruz. Dolayısıyla İsrail ve ABD’nin, bu girişimde başarısız olsalar bile uzun vadede aynı şeyi farklı dönemlerde ve farklı biçimlerde deneyecekleri öngörülebilir.

Kudüs kararının Filistin’deki iç bölünmüşlük haline etkisi nedir? Fetih Hareketi ABD’nin arabuluculuk rolünün bittiğini çeşitli şekillerde dile getirdi. Sizce bu karar neticesinde El Fetih direniş seçeceğine/çizgisine yaklaşmak durumunda kalır mı?

Aslında bu noktada El Fetih, Filistin Kurtuluş Örgütü ve Ramallah’taki Filistin Yönetimi’ni birbirinden ayırmak gerekir. Bu isimler zaman zaman birbirinin yerine geçecek şekillerde kullanılabilse de burada üç farklı yapı ve mekanizmadan bahsediyoruz. Ramallah yönetimi mevcut yapısı ve yönelimleriyle bugün Filistin mücadelesine en büyük zararı veren oluşumlardan birini ifade ediyor. Bununla birlikte Oslo süreciyle birlikte “Filistin halkının meşru temsilcisi” kabul edilen FKÖ içinde farklı eğilimler ve direniş yanlısı unsurlar da bulunuyor. Bu çatı yapılanması içindeki en uzlaşmacı unsur olan El Fetih bile, özellikle taban düzeyinde direniş yanlısı eğilimleri barındırıyor. Bunu 2014 yılındaki Gazze savaşında da görmüştük. Şu andaki tartışmalar ise El Fetih ve FKÖ içinde Oslo’yu ve sonuçlarını reddeden seslerin yükselmesine yol açtı. Yakın zamanda gerçekleşen bir toplantıda da FKÖ, Filistin Yönetimi’ne sert ikazlarda bulundu. Tüm bunların büyük çaplı kırılmalara yol açacağını sanmıyorum, ancak en azından Filistin siyasetinin “ulusalcı” kanadında bir silkinmenin olduğunu söylemek mümkün.

Filistin yönetiminin Gazze’de idareyi devralması durumunda silahlı direniş unsurlarını akıbeti ne olur? Öte yandan, Batı Şeria’da silahlı bir teşebbüse dair haberler söz konusu. Bu haberlerin gerçekliği nedir? Batı Şeria’da silahlı oluşum girişimi Filistin yönetimine rağmen mümkün mü?

2017 sonlarında varılan ulusal birlik anlaşması, Gazze’deki askeri oluşumlar gibi konuların “daha ilerideki tartışmaların konusu olacağını” ifade ediyordu. Oysa bugün gerçek ve kalıcı bir birliğin kurulabilmesi için üzerinde mutabakata varılması gereken en çetrefilli mesele bu. Batı Şeria’da İsrail’le yapılan güvenlik işbirliği anlaşmaları doğrultusunda askeri oluşumlar ve silah bulunmuyor. Eğer Gazze’nin yönetimi kalıcı olarak Filistin Yönetimi’ne geçecekse, İsrail (ve ABD) aynı anlaşmaların Gazze’dede uygulanmasını isteyecektir ve bu noktada ciddi bir iç gerilim doğacaktır. Elbette bahsettiğim birlik anlaşmasının Trump’ın Kudüs kararından önce imzalandığı düşünüldüğünde, az önce bahsettiğimiz noktalar da dikkate alındığında Filistin Yönetimi Oslo ürünü güvenlik işbirliği anlaşmalarını referans almayabilir ve Gazze’nin silahsızlandırılması uzun bir süre gündeme gelmeyebilir.

Diğer yandan Batı Şeria’da 2016 sonbaharından beri zaman zaman hafif silahlarla bazı eylemlerin gerçekleştiği biliniyor. Uzun süredir Batı Şeria’da askeri direniş seçeneğini öne çıkaracak hazırlıkların da yapıldığı ve burada İran’ın belli bir rol oynadığı söyleniyor. Henüz bunu doğrulayacak yeterli göstergeye sahip değiliz. Ancak böyle bir direnişin başlaması halinde bu, askeri açıdan büyük ve etkili sonuçlar taşımayan fakat siyasi anlamı çok büyük bir yönelim olacaktır. Zira Batı Şeria’da çeyrek asırdır kurulu düzenin ve giderek daha boğucu hale gelen statükonun reddedilmesi anlamına gelecektir. Nitekim belkemiğini Oslo sonrasında doğmuş gençlerin oluşturduğu “bıçak intifadası” da böyle bir nitelik taşıyordu.

Soruyu biraz daha genelleştirirsek, Hamas’ın yeni siyaset belgesiyle ve Filistin Yönetimiyle uzlaşıp Gazze idaresini devretmesiyle birlikte silahsızlaşma yönünde adımlar attığına dair bir tahminde bulunabilir miyiz?Yoksa “Arap Baharı” sonrası Lübnan direnişi ile temaslarını sıklaştıran Hamas’ın iki devletli çözüme yanaşması mümkün değil mi?

Hamas çok uzun vadede dünya tarafından tanınan bir siyasi parti olmayı hedefliyor olabilir. Yeni siyaset belgesinde bunun emareleri vardı ve bu belgenin yayınlanmasından yaklaşık 6 ay sonra varılan ulusal birlik anlaşmasının bazı ayrıntıları da buna işaret eder nitelikteydi. Ancak söylediğim gibi, bu, çok uzun vadede olacaktır.

İki devletli çözüm için de bir benzeri söylenebilir. Söz konusu belgede son derece muğlak bir dille ve Hamas içindeki farklı kanatların tartışmasıyla bulunmuş bir “orta yol” izlenimi veren kelimelerle, iki devletli çözüme bir yeşil ışık yakılmıştı. Ancak Hamas’ın iç dinamikleri, askeri kanadın siyasi kanat üzerindeki etkileri, Gazze toplumunun eğilimleri ve en önemlisi fiili durum itibariyle silahlı mücadeleden vazgeçmek de iki devletli çözüme rıza göstermek de pek beklenebilir şeyler değildir. Dünyanın baş emperyalist gücünün desteğini alan Siyonist oluşum Kudüs’ü tümüyle yutmak için elinden geleni yaparken -ki bu sadece başkent kararından ibaret değil- , hatta Batı Şeria’nın da süregiden yerleşimci akınıyla birlikte ilhak edilmesinden söz edilirken 30 yıllık bir mücadele geleneği olan bir oluşumun çıkıp “Biz silahlı mücadeleden vazgeçtik, iki devletli çözüm doğrultusunda müzakerelere katılmak istiyoruz.” denilmesi pek beklenemez. Eğer derlerse,muhtemelen kısa süre içinde varlıklarını kaybedecek ve yerlerini başka oluşumlara bırakacaklardır.

Filistin’deki aktörlerin ortak bir çatı altında hareket etmelerinin önündeki engeller neler? Aktörler arasındaki farklılıklar hangi noktalarda düğümleniyor? 67 sınırlarında bir Filistin Devleti kurmayı öncelemek, 67 öncesindeki işgal topraklarına ilişkin tartışmayı erteleyerek bir mutabakat sağlanamaz mı?

’67 meselesi ayrım noktalarından biri, ancak tek ayrım noktası değil. Son 10 yıldaki iç “çatışma”ların doğurduğu sonuçlar, kurumların idaresi meselesi ve tali bir nokta olsa da ideolojik ayrımlar da etkili. Belki ideolojik ayrım yerine program farklılığı demek daha doğru olabilir. Program farklılıkları ise birlik ve uzlaşmayı ancak kısa vadeli ve dar kapsamlı konularda mümkün kılabilir.

Öte yandan bugün Filistinliler çok acil ve yakıcı varoluşsal tehditlerle karşı karşıya. Netanyahu yönetimi, ev yıkımlarıyla, arazi gasplarıyla, yerleşim birimi inşaatlarıyla Kudüs’ü adım adım yutuyor. Mescid-i Aksa tehlike altında. BM raporlarında Gazze’nin 2020 yılı itibariyle yaşanamaz hale geleceği söyleniyor. Batı Şeria’da yerleşimci saldırıları hayatın “rutin” bir parçası haline gelmiş durumda.İşsizlik ve yoksullaşma giderek ağırlaşıyor. Filistinli İslami,ulusalcı ve sosyalist gruplar, tüm bu yakıcı temalar etrafında bir araya gelebilir ve gelmelidir.

Filistin iç dinamiklerinden bağımsız olarak, 67 sınırlarında iki devletli bir çözüm ne kadar gerçekçi? Uluslararası aktörlerin, iki devletli çözümü desteklemekten vazgeçmelerinin koşulları nedir?

Bugün uluslararası toplum iki devletli çözüm konusunda neredeyse görüş birliği içinde. Ancak ben bunun her şeyden önce gerçekçi olmadığını düşünüyorum. İsrail yayılmacı bir oluşumdur. Resmi raporlarında genişlemenin ancak Ortadoğu’da etnik ve mezhebi ayrışmaların derinleşmesiyle mümkün olacağını söyleyen, Nil Nehri’nden Fırat Nehri’ne kadar uzanan “Büyük İsrail” haritasını paralarının üstüne basan ve parlamentosunun duvarına asan bir “devlet”, çok büyük ölçekli bir karşı güç ve yaptırımlar olmadan iki devletli çözüme asla rıza göstermeyecektir.

Diğer yandan pek çok kişi ve kesim, Filistin’deki İsrail işgalinin yalnızca 1967’den ibaret olmadığını, 1948’inde bir işgal olduğunu ve işgal altındaki toprakların dörtte üçünü işgalciye teslim etmenin adil olmadığını söyler ve ben de bu görüşe katılıyorum.

Belki bunlardan daha önemli bir mesele ise, “tek devlet” ve “iki devlet”in içinin nasıl doldurulacağıdır. “İsrail-Filistin çatışması” denilen şeyin Kuzey Kıbrıs-Güney Kıbrıs, Azerbaycan-Ermenistan, Kırım, Kosova ve benzerleri gibi bir “toprak ihtilafı” meselesi olarak görülmemesi gerekir. Aslolan şey hangi toprak parçasının hangi devlete ait olacağı değildir. Devlet dediğiniz şey kendi başına bir çözüm de değildir.

Siyonizm özü itibariyle bir yerleşimci sömürgeciliği hareketidir ve Filistin sorununun özü de mültecilerin geri dönüşü sorunudur. Aslolan şey milyonlarca Filistinlinin geri dönmesi, el konulmuş olan arazilerini ve evlerini –yahut bunlardan geriye kalanları– geri alması ve 100 yıllık Siyonist yerleşimci akınının durdurulmasıdır. Bu yapıldığı zaman iki devletli çözüm rıza gösterilebilir bir şey olabilir;tersinden, bu yapılmayacaksa, hiçbir türden devletin ve sınır değişikliğinin kıymet-i harbiyesi yoktur.

İsrail‘e karşı bir caydırıcılık söz konusu olabilmesi için Filistin dışından neler yapılabilir?

İsrail, 1948 sonundaki 194 sayılı karardan başlayarak Birleşmiş Milletler’in hiçbir kararına ve uluslararası hukukun hiçbir gerekliliğine riayet etmedi. İşlediği savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar nedeniyle de hiçbir türden hesap vermedi. İran’a uranyum zenginleştirme faaliyetleri nedeniyle yaptırım uygulayan uluslararası toplum, her ne hikmetse İsrail’e yaptırım uygulamayı aklına bile getirmedi. Oysa bugün ihtiyaç duyulan şey tam da budur.İsrail uluslararası hukuka uymayı öğreninceye kadar tecrit edilmeli ve yaptırımlara maruz bırakılmalıdır.

Boykot hareketlerinin Siyonizm’e karşı mücadelede işlevi ve tesiri nedir?

Eğer dar anlamda ürün boykotlarından söz ediyorsak bunların etkisi vardır, ancak sınırlıdır. Öte yandan 10 küsur yıldan beri çok daha geniş türden bir boykot yöneliminden de söz ediyoruz.

2005 yılında Filistinli sivil toplum kuruluşlarının çağrısıyla doğan uluslararası boykot hareketi tam da az önce belirttiğim durum üzerinden inşa edildi. “BDS” kısaltması,“Boykot, Yatırımların Geri Çekilmesi ve Yaptırımlar” anlamına geliyor. Üç hedef yerine getirilinceye kadar İsrail’in her alanda yalnızlaştırılması, boykot edilmesi, beslenme kanallarının kesilmesi ve yaptırıma uğratılması, bu doğrultuda çeşitli ülkelerle İsrail arasındaki ikili ilişkilerin de kesilmesi amaçlanıyor. Sözü edilen üç hedef ise İsrail’in 1967’de işgal ettiği bölgelerdeki askeri gücünü ve yerleşim birimlerini geri çekmesi, sınırın diğer tarafındaki ırk ayrımcılığı/apartheid uygulamalarını son bulması ve mültecilerin geri dönüşüdür. Bunlar, farklı devlet tasavvurları olan kesimlerin üzerinde ortaklaşabileceği ve zaten meselenin kalbini teşkil etmekte olan noktalar.

BDS çizgisi dünya çapında yayılıyor ve yavaş yavaş sonuç da alıyor. Tel Aviv’deki hükümet temsilcileri defaatle BDS’nin İsrail’in karşı karşıya olduğu en büyük tehditlerden biri olduğunu ifade etti ve pek çok BDS karşıtı yasa çıkardı; başka ülkeleri de bu tür yasalar çıkarmaya zorladı. Bu da hareketin ne kadar etkili olduğunun dolaysız bir kanıtı.

Son olarak Kudüs gezilerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Söz konusu gezileri Filistin halkına ekonomik ve psikolojik katkıları olduğu gerekçesiyle teşvik edenler var.Aynı zamanda bu gezilerin işgali meşrulaştırmak gibi bir anlamı olduğunu ifade edenler var? Bu konuda ne dersiniz?

Kendi adıma, İsrail’den vize alıp Kudüs’e gidecek değilim – ki zaten muhtemelen bana vize vermezler ve içeri sokmazlar da – Öte yandan giden kişilerin farklı niyetlerle ve farklı saiklerle gittiğini biliyoruz. Bu noktada belki “bireysel ziyaret”/”kurumsal ziyaret” ayrımı yapabiliriz. Bir kişi ya da bir grup insan, Kudüs’te yaşayan Filistinlilere psikolojik ya da belki iktisadi katkı yapmak için gidebilir.Ancak işin içine kurumsal organizasyonlar girdiği zaman durum değişir. İsrail’in çeşitli “turistik” ve hatta “dini” organizasyonları nasıl da işgali meşrulaştırmak için kullandığını biliyoruz. Örneğin umrenin İslam dinindeki anlamı açık olduğu halde Umre programına Kudüs’ün de dâhil edilmesi İsrail’in hevesle desteklediği bir girişimdi. Keza çeşitli meslek odaları da sanki dünyanın herhangi bir yerindeki tarihi bir şehirle aynı koşullar söz konusuymuş gibi Kudüs turları düzenliyorlar. Bunları tasvip edilebilir bulmuyorum. Ve başta da söylediğim gibi, bana göre en iyisi,hiçbir durumda İsrail’den vize alıp Kudüs’e gitmemektir.


Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir