Şarkın En Sevgili Sultanı

Paylaş

 XI. yy’da Doğu’da Selçuklu Devleti, Batı’da ise Bizans başroldeydi. Yüzyılın sonlarına doğru Selçuklu Devleti’nde başlayan taht kavgalarına karşın Batı’da güçlü bir Haçlı İttifakı kuruluyordu. Papa II. Urkanus’un çağrısı üzerine fitillenen Haçlı Seferleri Ortadoğu’nun bağrında yüz yıl süren bir yara açmıştı. Kutsal adına insanlığı hiçe sayan, din kisvesine bürünmüş dünyalık hırslar peşinde koşan, amaçlarına ulaşmak uğruna her türlü yolu mubah gören Haçlılar 15 Temmuz 1099’da Kudüs’ü işgal ettiler ve Kudüs Haçlı Krallığı kuruldu. Kudüs tarihi boyunca bu kadar kanlı bir işgale ilk defa tanıklık ediyordu.

I. Haçlı seferi neticesinde bölgede kurulan Haçlı Devletleri Ortadoğu için bir tehdit unsuruydu. Kudüs’ün işgaliyle sonuçlanan I. Haçlı seferinden fazla bir zaman geçmeden II. Haçlı ordusu da yola çıkmıştı.

Müslümanlar bu manzara karşısında şaşkındı. Daha önce bu kadar büyük bir katliam yaşamamışlardı. Şimdiye kadar ellerinde olan Müslümanların ilk kıblesi zalim bir yönetimin eline geçmişti. Artık herkesin gündeminde Kudüs’ün yeniden fethi olmalıydı ve birlik sağlanmalıydı. Bu o kadar da kolay olmayacaktı elbette. Yıllar süren mücadelenin ardından 2 Ekim 1187’de Kudüs’ün yeniden fethi Selahaddin Eyyûbî’ye nasip olacaktı.

Selahaddin Yusuf İbn Eyyûb, 1138 yılında Tikrıt’te doğdu. Selçukluların Tikrit valisi olan babası Necmeddin Eyyûb’un, Musul Atabeyi İmadüddin Zengi ile dostluk kurmasından dolayı Selçuklu Devletiyle arası açıldı. Selahaddin’in doğduğu yıl aşiretiyle birlikte Tikrit’ten ayrılmak zorunda kaldılar. Selahaddin’in seferle başlayan hayatı seferlerle devam edecekti.

Musul Atabeyi İmadüddin Zengî Haçlılarla mücadelede önemli isimlerdendi, vefatından sonra da bu mücadelesini oğlu Nureddin Zengî başarılı bir şekilde sürdürmüştür. Eyyûbîler ise Tikrit’ten ayrıldıktan sonra Zengî ailesinin hizmetine girmiş ve uzun yıllar bağlılıklarını sürdürmüşlerdir.

Selahaddin’in çocukluğu, babasının emiri olduğu Ba’lebek ve Şam arasında geçmişti. Selahaddin’in hayatında önemli üç kişiden bahsedilir. Bu isimlerden ilki şüphesiz babası Necmeddin Eyyûb idi. Babası adaletli bir yönetici ve ilkeli bir devlet adamıydı. Selahaddin Mısır’da vezir olduğunda bile babasını yanında görmek istemiş ve ondan destek almıştır.

Bir diğer önemli isim ise Selahaddin’in amcası Şirkuh idi. Nureddin Zengî’nin en önemli komutanlarındandı. Selahaddin’in askeri eğitiminde büyük rol oynamış, seferlere hep yanında götürmüştür. Savaş sanatını, orduları sevk ve idare etmeyi yaşayarak öğretmişti.

Selahaddin’in hayatında önemli olan son isim ise Nureddin Zengî’dir. Nureddin döneminin iç karışıklıklarına rağmen bu enerjisini düşmana aktarmayı başarmış, hedefe Haçlıları yerleştirmiş ve küçük hesaplardan kaçınmış bir liderdi. Müslümanlar üzerindeki ölü toprağını atmak için uğraşmış, tek bir hedefe yöneltmek için var gücüyle çalışmıştır. Selahaddin de bu mücadelesinde hep yanında ve yardımcısı olmuştur.

Nureddin Zengî’nin üç büyük hedefi vardı. Bunlardan ilki bölgedeki Haçlıları püskürtmek, ikincisi Sünni birliği sağlamak adına Fatımilerin elinde olan Mısır’ı ele geçirmekti. Üçüncü ve asıl olan hedefi ise Kudüs’ü Haçlıların elinden almak ve özgürlüğüne kavuşturmaktı. Hayatı boyunca bunun için çalışmış ve buna inanmıştı. Hatta henüz hayattayken Mescid-i Aksa’ya koyulmak üzere bir minber yaptırdı. Fakat bunu yerine koymak Selahaddin’e nasip olacaktı.

Hedeflerinden ikisi hayattayken kısmen gerçekleşmişti. Şirkuh Selahaddin ile birlikte düzenlediği seferler sonunda, Haçlılar ile mücadelede önemli bir mevki olan, Mısır’a vezir olmayı başarmıştı. Amcasının vefatıyla da Selahaddin Mısır’a vezir olarak seçildi.

Kudüs’ün fethine giden yolda emin adımlarla ilerleyen Nureddin Zengî’nin vefatıyla Zengî Devleti dörde bölündü. Haçlılar karşısındaki birlik çözülmeye başladı. Oğulları arasında paylaştırılan topraklarda kendi hırsları uğruna, Haçlılar ile işbirliğini dahi göze alan emirler Kudüs hedefini çoktan unutmuşlardı. Selahaddin ise son ana kadar Nureddin’e olan bağlılığını zedeleyecek bir şey yapmamış, vefatından sonra da tekrardan birliğin sağlanması için uğraşmıştır.

Bir süre Mısır’da çıkan isyanlar ve Haçlı kuşatmalarıyla uğraşan Selahaddin bozulan birliği sağlamadan Haçlılar ile mücadelede başarıya ulaşamayacağını anlayınca Suriye Bölgesi’ne yöneldi. Buna yönelik düzenlenen Birinci Şark Seferi ile Cezire Bölgesi büyük ölçüde itaat altına alındı. Devamında yapılan İkinci Şark Seferi’yle hedeflenen Müslümanların birliği sağlandı.

İhtiyatlı ve emin adımlarla ilerleyen Selahaddin, Kudüs’e giden yolda en ufak bir gaflete düşmemeye çalışıyordu. Çünkü yapacağı küçük bir hata amacından uzaklaşmasına sebep olacaktı.

Artık Kudüs’ün fethi için önünde hiçbir engel kalmamıştı. Tam böyle bir zamanda Selahaddin ağır bir hastalığa yakalandı. Öyle ki artık Müslümanlar Kudüs’ten tamamen ümidi kesmişti. Halk arasında Selahaddin’in öldüğü haberleri dolaşıyordu. Bundan faydalanmak isteyenler elbette boş durmadılar. İsyanlar baş gösterdi, fakat fitneciler amaçlarına ulaşamadan Selahaddin yaklaşık altı ay süren hastalığının ardından iyileşti ve görevlerinin başına geri döndü.  

Selahaddin İkinci Şark Seferi’ne çıkmadan önce Haçlı Krallığı bir antlaşma talebinde bulunmuştu, fakat antlaşmanın üzerinden kısa bir süre geçmişti ki Haçlılar bir kervana saldırarak antlaşmayı yok saydılar. Bunun üzerine Selahaddin esirlerin teslim edilmesini ve tazminat ödenmesini talep etti, aksi takdirde antlaşmanın ihlal edilmiş sayılacağını bildirdi. Fakat karşı taraftan olumlu bir yanıt alamadı. Haçlıların bu girişimi bardağı taşıran son damlaydı ve Selahaddin artık son hamlenin yapılması için cihat çağrısında bulundu.

Selahaddin Haçlıları bir meydan savaşına zorlayacak ve şehrin savunmasız kalmasını sağlayacaktı. İstediği gibi de olmuştu. Kudüs’ün alınmasında son büyük adım olan Hıttin Zaferi ile Haçlılar bozguna uğradı ve içlerinde kralın da olduğu önemli isimler esir olarak alındı.

Artık sırada Kudüs vardı. Selahaddin Kudüs’ü kılıçla almak istemiyordu. Bunun için Haçlılara savaşmadan teslim etmeleri için teklifte bulundu. Fakat kabul edilmedi. 20 Eylül günü surların önüne gelinmişti. İki taraf arasında büyük çarpışmalar yaşandı, kayıplar verildi. 29 Eylül’de surların bir kısmının çökmesiyle Haçlılar anlaşmaya varmak istediler. Görüşmelerden sonra Kudüs’ün teslim edilmesi kararına varıldı. Anlaşmaya göre kadın erkek yaşlı çocuk herkes fidye karşılığı serbest kalabilecekti. 2 Ekim 1187’de Kudüs fiilen teslim edildi.

Şehir teslim alındığında, esirlere karşı yapılan muamele düşmanları tarafından bile takdir edilecek cinstendi. Birçok esirin fidyesini kendisi ödedi, bütün yaşlıları kadın erkek ayırmaksızın serbest bıraktı. Yaptığı bu merhametli tutum dilden dile, nesilden nesile efsaneleşerek anlatılmaya devam etti. Günümüz batılı bir tarihçi bu durumu şu sözlerle ifade ediyor: “Doğrulukla öldürebileceği yerde, acımayla kurtarmak için… Selahaddin hakkında bilinen tek gerçek Kudüs’ün fethi ise bu onun kendi çağının ve belki de her çağın en cömert ve cesur fatihi olduğunu kanıtlamaya yeterlidir.”

Ayrıca Mescid-i Aksa’yı restore ettikten sonra ilk olarak Nureddin Zengî’nin yaptırdığı minberi yerine koyarak Nureddin’e olan vefasını da göstermiş oldu.

Şimdiye kadar yaptığı tüm seferler Kudüs’e biraz daha yaklaşmak içindi. Sonunda Nureddin Zengî’nin hedeflediği şey Selahaddin vasıtasıyla gerçekleşmişti. İlmek ilmek işlenmiş bir zafer duruyordu karşısında. Kudüs’e yaraşır bir zaferdi. Yüz yıllık süren işgalin ardından Kudüs rahat bir nefes almıştı.

Haçlılar Kudüs’ü tekrar geri almak için III. Haçlı Seferi’ni düzenlediler. Daha düzenli bir orduyla ve daha kalabalık geliyorlardı. Fakat bu seferden de eli boş döneceklerdi. Selahaddin’i savaşarak yenmeye çalıştılar. Olmayınca antlaşma teklifinde bulundular, ama bu antlaşma da onların ellerinde patladı. Savaşta olduğu gibi müzakerelerde de Haçlıları yenmişti. Yapılan antlaşma Kudüs’ün artık tamamen Müslümanların olduğunun tescilli belgesiydi. Selahaddin önemli bir zafere daha imza atmıştı.

Hayatının sonlarına yaklaştığında hedeflerinin büyük bölümünü gerçekleştirmişti. Haçlılar topraklarından atılmış, Müslüman Birliği büyük ölçüde sağlanmıştı.

Artık hastalığı ağırlaşmıştı. Son günlerinde sancaktarını çağırmış ve ona şunları söylemişti: “Sen, benim sancağımı savaşlarda taşımaya alışıksın, benim ölüm sancağımı da taşımanı istiyorum. Kefenimi bir mızrağın ucuna tak ve bütün Şam sokaklarında şöyle haykır: ‘Ey ahali! Şarkın hâkimi Sultan Selahaddin ölmek üzeredir ve ahirete ancak şu bez parçasını götürebilecektir.” Şarkın Sultanı 4 Mart 1193 sabahı Şam’da bu dünyaya gözlerini yumdu.

Selahaddin Eyyûbî yaşadığı çağın gereklerini iyi kavramış, tüm mesaisini samimi bir şekilde İslam’a hizmet için kullanmıştı. Onun için yazılan bütün kitaplar ve yazılar onun mütevazılığı, merhameti, affediciliğine değinmeden onu anlatamıyordu. Hem yaşadığı dönem tarihçileri tarafından hem yüzyıllar sonra okuyanları tarafından kendisine hayran bırakan bir kişiliğe sahipti.

Selahaddin yakınındaki adamlarına karşı alçakgönüllüydü. Onu anlatan biri şöyle diyordu: “Onunla oturan biri sultanla oturduğunun farkına varmazdı. Kendisini bir arkadaşıyla oturuyor hissederdi. Anlayışlı hataları affeden, temiz, dindar, samimi bir kişiydi, kusurları görmezlikten gelir, kızmazdı. Mütebessim davranır, yüzünü asmazdı. Bir şey isteyeni eli boş çevirmezdi.” Kudüs işte böyle bir hükümdara nasip olmuştu. Düşmanlarının bile övgüyle bahsettiği bir liderdi. Selahaddin; Mehmet Akif için “Şarkın en sevgili sultanı”, Fransız tarihçi Champdor için “İslam’ın en saf kahramanı” idi.

Kaynakça:

Ali Güler, Selahaddin, Düşün Yayıncılık, 2017

Ramazan Şeşen, Kudüs Fatihi Selahaddin Eyyûbî, Yeditepe Yayınevi, 2016

Ziya Polat, Selahaddin Eyyûbî ve Kudüs’ün Fethi, Derin Tarih Dergisi, 2017


Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir