RUHANİ SEYİR

Paylaş

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

 “… Sizin duanız olmasaydı Rabbim size değer verir miydi?” (Furkan Suresi, 77)

İstemek, çağırmak, davet etmek anlamlarına gelen dua kelimesi, genel manada; Allah’ a yalvarmak, isteyeceklerimizi O’na arz etmek, dertlerimizi O’na açmak ve bir nevi O’nun rahmet ve yardımına davetiye çıkarmaktır. İnsan, O’nun tüm ihtişamının/büyüklüğünün/kudretinin karşısında kendisinin aciz bir varlık olduğunu, O dilemedikçe, izin vermedikçe hiçbir işin üstesinden gelemeyeceğini kabul edip ona yönelir. Bu yönelme eğilimini Müslüman olsun veya olmasın her dinden, her meşrepten insan toplulukları gösteriyor. 

Eski çağlardan beri insanlar kendilerinden üstün olarak kabul ettikleri varlığa veya varlıklara istek ve arzularda bulunmak için mabetler inşa ediyorlar, taptıkları varlığın evi olduğuna inanarak bu mabetlerde günümüzde olduğu gibi bireysel veya toplu olarak dua ibadetlerini yerine getirebiliyorlardı. Hristiyanlar, Yahudiler, Müslümanlar, Budistler ve diğer dinlere mensup olan insanlar bu mabetlerin bakımına özen gösterir, ettikleri duaların ve yaptıkları ibadetlerin kabul olması için buraların temizliklerini üstlenirlerdi. Dini günlerinde ve bayramlarında bu mekânlarda toplanarak topluca dua eder; merhamet dilerler ve kendilerinin sıkıntı/sorunlarına çare isterlerdi.

Dualar art arda gelen kelimeleri ezbere söyleyerek veya doğaçlama olarak o anki hislerini açıkça dillendirerek yapılabilir. İkinci dua şekli ilkine nazaran daha samimi/içtendir. Elbette içten olan duanın kabul olma ihtimali ezbere olandan daha yüksek olacaktır. Çünkü Allah, emirlerini yerine getiren, binlerce Peygamber göndererek desteklediği dininin kurallarına uyan veya uymaya çalışan ve ardından ellerini semaya açarak, samimi bir şekilde kendine yönelen kullarını sever, onları maddi ve manevi olarak destekler, dualarına icabet eder. Bunu şu ayet-i kerimeden daha iyi anlayabiliriz: “Rabbini, sabah akşam, yüksek olmayan bir sesle, kendi kendine, ürpertiyle, yalvara yalvara ve için için zikret. Gaflete kapılanlardan olma. Şüphesiz Rabbinin katında olanlar; O’na ibadet etmekten büyüklenmezler…” (Araf Suresi, 205-206). İnsan, âlemlerin Rabbine O’nu sevdiğini, O’nun nimetlerine şükrettiğini ve her ne olursa olsun O’nun isteklerini yerine getirmeye hazır olduğunu gösterirse, manevi olarak tam bir sefa içerisine girer. Hayatındaki güzellikleri daha net/apaçık bir şekilde görmeye başlar. İnsanlara olan sevgisi her zamankinden daha çok olur, onların yanlışlarını affeder, onların da kendisi gibi birer kul olduklarını aklından çıkarmayarak yaşar. Etrafında olan biten güzellikleri daha net gördüğü gibi, çirkinlikleri, aşırılıkları, fenalıkları da net biçimde görmeye başlar. Onlara karşı mücadeleye girişme refleksi gösterir. Girdiği mücadelelerde yıpranabilir, hasta düşebilir, her türlü zorluktan geçebilir ancak Allah’a ettiği o içten dualarla tüm zorluklara rağmen artık vicdanı rahattır. Korkular artık eskisi gibi kalbinde yer edemez. Akıl, kalpten aldığı cesaret ile tehlikeli olsun veya olmasın öne atılır, kendini olayların merkezinde bulur. İşte bu aşamada dua, bir türlü ruhani seyir ve içsel bir sezgi haline dönüşür. Günümüz toplumunun kalabalığı ve gürültü patırtısı arasında ruh ve beden huzuruna ulaşmak zor bir iştir. Bugün dua etmek için özel mekânlara ihtiyacımız vardır. Bunun için camiler/mescitler şehirde yaşayanların bulabileceği en uygun yerlerdir. Şehrin hengâmesi içinde böylesi sığınakların olması gün içerisinde maruz kaldığı gürültüden biraz olsun kaçmasını sağlar ve insanları huzura davet eder. İnsan bu sığınakların sessizliğinde, düşüncesi Allah’a doğru yükselirken aynı zamanda kaslarını ve uzuvlarını da dinlendirebilir, ruhunu hafifletip ölçme ve değerlendirme gücünü arındırıp parlatabilir. Böylece çağdaş uygarlığın omzuna yüklediği ve önünde diz çöktürdüğü zor hayata karşı dayanma gücü elde edebilir. Dediğimiz gibi duanın manevi boyutunun dışında maddi boyutları da vardır ve bunu Lourdes Kurum’un her yıl bize sunduğu araştırmalar ve istatistiklerden anlıyoruz. Kurum, her yıl dua sayesinde şifa bulanların sayılarını, sütununu yayınlıyor ve bu sütunlar her zaman pek çok rakamla doludur. Ancak, bu sayının son yıllarda azalmaya başladığını sütunların gösterdiği gibi dua hakkında ciddi araştırmaları olan Dr. Carrel da tasdik etmektedir ve “Şimdilerde ziyaretçilerin çoğu gezgin yolculara dönmüşlerdir.” diye durumu açıklamıştır. İnsanlar sevgi, tutku, aşk ve arzu duygularını kaybetmeye başladıklarında Allah’a yönelmelerinde hep bir aksaklık ortaya çıkar ve o eski isteklerini almaya gelen sevdalı duacı şimdi ise ezbere ettiği kısa ve isteksiz dualarla gezgin yolcuya dönüşür. Hâlbuki yapılan bu isteksiz duanın Allah’ın katında pek bir önemi/mahiyeti yoktur. Peygamberimiz “ Cenâb-ı Hak, duada ısrar edenleri sever.” buyurmuştur. Dua şiddetli olmalıdır; sürekli, içten ve ısrarlı olmalıdır. Tıpkı bir çocuğun bir şeyi annesinden istediği gibi şiddetle istenmelidir.

Ağızdan çıkan lafzın kalp ile uyumlu olması gerekir. Samimi ve içten olan duyguların dile dökülmesi gerekir. Sabahları dua edip akşama kadar bir vahşi gibi yaşayanlar, duanın etkilerini kendilerinde hiçbir zaman bulamazlar. Onların duaları yetersizdir; çünkü bir gönül sürekliliği, ruh ve vicdan bağlılığı ile âlemin ruhani merkezi olan Allah’a doğru dua edilmemektedir. Dualarını mekanik bir iş yapıyormuşçasına edip, gün boyu hayvan gibi yaşarlar. Diğer insanlarla münasebetlerine dikkat etmez, nereden ve neyi yediğine bakmaz, zevklerinin, heva ve heveslerinin peşinden koşarlar. Böylelikle sabah edilen duayı, günlük hayatın pisliği ve kargaşası içinde unutulmaya terk ederler. Bu nedenle dua gün içerisinde süreklilik göstermelidir, iş hayatında, arkadaş ortamında, evde, gündelik hayatın her bölümünde ve ilişkilerinde korunması gerekir. Böylelikle dua onun bütün ruhunda ve varlığında anlam bulur, Allah’ın katında mahiyeti artar. 

Batı medeniyetinde, özellikle son yüzyıllar içerisinde akıl, aşktan/sevgiden/duygulardan çok daha yüksek bir makama sahiptir. Bilim ile din arasında çatışmalar yaşadıktan sonra dini hayatlarının bir köşesine, bilimi merkeze almışlardır. Onlar için din ne kadar az söz sahibi olursa ne kadar parlaklığını yitirirse bilim o kadar parlayacak, dünya o kadar refaha erecek, hayatları o kadar kolaylaşacak. Ancak bu derin duyguların/içgüdülerin zayıflaması, onların basiretlerini köreltmiştir. Kendi yararlarına gibi görünen birçok zulmü işlemiş, gerek insanlığa gerekse doğaya kalıcı olabilecek zararlar vermişlerdir. Kişiliklerinden, insanlıklarından uzaklaşmaları yetmiyormuş gibi diğer insanları da kendileri gibi yapmayı, para ve çıkar uğruna gerekirse kişiliklerinden uzaklaşmalarına neden oluyorlar. 

Kişilik ve fıtratın güçlendirilmesinde ve geliştirilmesinde beyin gücünden daha etkili olan o manevi güçleri canlandırmamız ve harekete geçirmemiz gerekiyor. İrfan veya din duygusu, bu manevi güçler arasında en fazla unutulmaya yüz tutmuş olan duygulardır. Dua ederek kendilerini Allah’a daha yakın hisseder ve zorluklara karşı dayanma azmi içerisinde olurlar. İrfan duygusu çok zaman kendisini duanın içerisinde gösterir. Dua, nihayetinde ruhsal bir olgunun ortaya çıkarılışıdır. Hissettiklerini sadece kendine değil, Allah’a da itiraf etmesidir. Samimi ve içten dualar sıklaştıkça irfan duygusu artacaktır. Manevi olarak daha da gelişecek ve sırf akılla bir yere varılmayacağını anlayacaktır.

“Güzelliğin ve aşkın anlatımı nasıl defterlerde bulunmaz?” derse ve eğitime gerek duymazsa; gönülleri düşünceden/dertten/tasadan arınmış kimseler de Allah’ı, güneşin ısısını veya bir çiçeğin kokusunu hissettikleri gibi doğal bir biçimde hissederler. Ancak aynı Allah, sevmesini bilen bir kimseye kendisini kolayca hissettirdiği halde, “anlamaktan” başka bir şey bilmeyen kimsenin gözünden gizleniniz.

Fatih Kars kaleme aldı.


Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir