Queer Teori ya da Ahlak Sonrası Toplum

Paylaş

“Adalet, iyi, kötü, doğru, yanlış... Hepsi Tanrı ölünce, öldü.

Her şey artık bir yorum meselesidir.”

Abdurrahman Arslan

 

Zygmunt Bauman, Hıristiyanlığın “Baba, Oğul, Ruh’ul Kudüs’ten” müteşekkil teslisinin, Aydınlanma ile “Akıl, Bireysellik ve Özgürlüğe” evrildiğini, Modernite ile “Bilim, Ulus ve Devlet/Vatan”ın oturduğu kutsal teslis tahtına, Postmodern dönemde “Vücut, Haz ve Karışılmazlığın (özgürlük)” oturduğunu söyler. Sonuncuları olan Postmodernite, tıpkı kendinden öncekilerin daha öncekilerle dalga geçtiği gibi Modernitenin kutsallarına (kahramanlık, fedakârlık, şehitlik ve benzeri ütopyacı kutsallara) tapınmayı reddederken, onları aşağılar. Postmodern dönem tüm “mutlak değerlerin”, “kutsal ve sorgulanamaz doğruların” darmadağın edildiği insanın elinde güvenebileceği hiç bir değerin kalmadığı bir dönemdir. Postmodern insan, bu anlamda kendisinden (vücudundan), hazlarından ve bunların dokunulmazlığından başka hiç bir değere tapınamaz.

Bauman, Postmodern dönemi –en azından başlangıçta- aşkınlığın, çoğulculuğun ve hoşgörünün vaad edilen cenneti ve insanlığın son umudu olarak görür. İlerleyen dönemde Postmodernite övgüsünün yerini akışkan modernite metaforunun övülmesi alır. Ancak sonuç, Bauman için bir hayal kırıklığıdır. Çünkü Postmodern dönem yok edilen kutsalların yerine, insanlığın üzerinde anlaşabileceği hiç bir değer öneremez. Bauman’a göre bütün mutlak doğruların, değerlerin, normların sıvılaşma süreci sanatı, kültürü ve insan ilişkilerini içine alarak çağdaş beşeri koşulların haritalanmasında iki ana metafora hayat verir: Cinsellik ve Beden. Bunlar yeni dönemin sorgulanamaz Tanrılarıdır[1]. Bauman bu dönemi “orgazm” Tanrısının dönemi olarak tanımlar.

Abdülvahap Messiri, Bauman’ın “ilahi ve aşkın bir otorite yokluğunun, absürtlüğün egemenliğine; dini mutlakların yokluğunun da bedenin yüceltilmesine yol açtığına” dair olan fikrinin izini sürer. Ona göre, akışkanlık (geçişkenlik-translık), postmodernitenin “kullan, at” kültürüyle uyumludur; bu ise “Enerjiyi, hammaddeyi, şarkıları, kadın bedenini ve ozonu kısaca her şeyi tüketen, kullanan ve harcayan emperyalist ‘faydacı kültürden’ başka bir şey değildir. Siyasi düzeyde ulus devletin marjinalize olması, ortak iyi ve adil toplum kavramlarına duyulan inancın kaybolmasıdır.[2]

Messiri postmoderniteyi, zayıfın statükoya teslim olmasının, adaptasyonun ve kabulünün ideolojisi olarak tanımlar. “Bunu toplumsal doğrular ve gerçeklikle hiç bir sınır tanımadan oynayarak yapar[3] iddiasındadır. İronik, ancak ciddi bir tonla, “cinselliğin sıvılaşması, kendisini ensest ve eşcinsel ilişkiye karşı kayıtsızlıkta ve hayvan seviciliğin övülmesinde gösterir… Felsefeye olan ilginin yerini, sübyancılık ve hayvan seviciliğe olan ilgi almıştır. En acı olan ise, insan doğasına bir saldırı olan cinsel anormalliğin, İnsan Hakları adına savunulmasıdır... Beşeri varlıklar, tensel keyif kaynağı olarak kullanılacak ve sömürülecek salt ete indirgenmiştir... Postmodernistler, kimlik, hafıza, tarih ve zamana, simgelere ve kökenlere, hakikat, kutsallık ve aşkınlığa herhangi bir gönderme yapmayan; iktidar arzusunu, serbestliği ve hazzı yücelten bir dünya kurmayı arzularlar[4]” der.

Abdülvahap el Messiri, Bauman’ı eleştirirken, O’nu, asıl sebebi görmeyi reddetmekle suçlar: Messiri’ye göre bütün bu süreç insanın Tanrı’nın hayata müdahalesini reddetmesi (Sekülerizm) ile başlamıştır ve sekülerizmin nihai olarak ulaşabileceği bir başka durak yoktur.

Queer Teoriye Giriş

Queer kavramı, İngilizce “eşcinsel, sapık” anlamında bir aşağılama, hakaret cümlesi. Ancak kelimenin anlamı Queer Teori ile birlikte, “Querr (eşcinsel, homo, fahişe, sürtük, zenci, .bne vs.) diyerek aşağıladığın, hakaret ettiğin kaybetmiş, norm dışı, toplum dışı, tutunamamış, çuvallamış, başarısız, mülksüz, hor ve hakir gördüğün her kim ise,  her ne ise “İşte o benim, onun yanındayım.” anlamında otoriteye meydan okumaya dönüşür. Bu anlamda queer, yok sayılmış, görmezden gelinmiş olanın ezilmişliğine, onurunun kırılmışlığına itiraz olarak okunulabilir.

Temeli Platon’a (Eflatun) atfedilen düşünceye göre insanın, en alt düzeyde iki temel mutluluk kaynağı vardır. İlki, dünyaya (mala, mülke, yiyeceğe, paraya vs.) sahip olmanın getirdiği hazlar (hayatın içindeki günlük yaşamın verdiği hazlar), diğeri ise kadının (cinsel şehvetin) insana sunduğu hazlardır. Bunlardan ilki “Maddi Hazlar”, korkunç bir gelir eşitsizliğine neden olan ve kurdukları acımasız sistemle bütün dünyanın gelirlerine el koyan büyük kapitalistler tarafından engellenirken; diğeri yani “Cinsel Hazlar”, ahlak ve erdem talebinde bulunan patriyarkayı, heteronormativiteyi inşa eden ve merkezi tanımlayan “ahlak erkeği” tarafından engellenir.

.

Tracey Moffat’ın Olimpiyatlarda 4. gelenleri fotoğrafladığı çalışmasından

Kapitalist düzen zenginlerin sayısını aritmetik olarak artırırken fakirlerin sayısını ve zengin fakir arasındaki uçurumu geometrik olarak büyütür. Böylece girdiği her yerde kaybetmişler, çuvallamışlar yığını var eder. Kurulan düzen, sadece birinci gelenleri ya da en öndeki bir kaç kişiyi ödüllendirirken geri kalan herkesi kaybetmişler hanesine savurur. Judith Halberstam,  bu durumu anlatmak için Tracey Moffat’ın Olimpiyatlarda 4. gelenleri fotoğrafladığı çalışmasını kullanır. Yarışmacılar kendi kasabalarının, şehirlerinin, bölgelerinin, ülkelerinin hatta kıtalarının en iyileridir. Milyonlarca belki de milyarlarca kişinin arasından seçilerek gelmişlerdir. Gözle görülemeyecek bir fark ile 4. olmuşlardır. Ancak yine de onlar birer “loser”dır, kaybetmiştir. Tıpkı daha önce geçerek kaybetmişlerin arasına savurdukları milyonlarca kaybetmişin arasına katılmışlardır.

.

Queer Teori, adeta bu kaybetmişler adına Nihilizmin ve ümitsizliğin egemenlere meydan okumasıdır.

Judith Halberstam, Irvine Welsh’in “Trainspotting” romanından alıntıladığı şu kesit bu meydan okumayı ifade eder: “Farz et ki ben işlerin eğrisini de doğrusunu da biliyorum, kısa bir hayatımın olacağını, aklımın yerinde olduğunu biliyorum, vesaire, vesaire, vesaire, ama yine de uyuşturucu kullanmak istiyorum. Bunu yapmama izin vermezler çünkü bu bariz bir şekilde kaybetmenin/başarısızlığın simgesi olur. (Fakirlerin kaybetmeyi seçmeleri, egemenlerin çuvallamasıdır. Eğer Ben kendi irademle çuvallamayı seçersem başarısız olan egemen olur, diyor. AHÇ) Çünkü sen onların sana önerdiklerini reddediyorsun. Bütün mesele de bu. Bizi seç. Hayatı seç. Banka ipoteklerini seç. Çamaşır makinelerini seç. Otomobilleri seç. Bir kanepeye oturup televizyondaki sulu zırtlak, iğrenç programları seyretmeyi seç, ağzına iğrenç abur cuburları tıkıştırmayı seç. Çürüyüp gitmeyi seç. Bir huzurevinde altına edip, kendi ellerinle büyüttüğün bencil, veletlere rezil olmayı seç. Ben bu hayatı seçmemeyi seçiyorum.[5]”  (Irvine Welsch’in Trainspotting romanından alıntı.)

 

 

Halberstam, Sex Pistols’un İngiltere Kraliçesi’nin 25. tahta geçiş yıl dönümüne ithafen yazdıkları “Gelecek Yok” şarkısını da İngiltere’nin kaybetmişleri için bir toplanma çağrısı olarak okur[6].  Onlar tüm toplumların kaybetmişleri, dışlanmışları, huzursuzluğa ve mutsuzluğa terk edilmişleridir.

Queer, kapitalizmin ürettiği sanayi şehirlerinin atıklarının, kaybetmişlerinin,  tutunamayanlarının, lüzumsuzlarının, işe yaramazlarının, çuvallamışların içine düştükleri boşluğa seslenen bir düşünce olarak ortaya çıkıyor. Bu anlamda Queer Teori, asimilasyon ve ayrıkçılık[7] karşıtı anti-kapitalist bir hareket olarak tanımlanabilir. Queer, egemenlerin ve heteronormativiteyi inşa eden ahlak, erdem insanının “başarılı olmak” adına topluma sunduğu seçenekleri bilinçli bir şekilde seçmemeyi, çuvallamayı seçer.

Çuvallamanın hakkını vermek belki bizi içimizdeki şapşalı bulmaya, bizden beklenen başarılara imza atmamaya, yetersiz kalmaya, ilgimizin dağılmasına, yan yollara sapmaya, bir sınır bulmaya, yolumuzu kaybetmeye, unutmaya, hakimiyetten imtina etmeye ve Walter Benjamin’le birlikte “kazananla empati yapmanın her zaman egemenlerin işine yarayacağını” kabul etmeye yönlendirebilir. Bütün kaybedenler, kendilerinden önce kaybedenlerin varisleridir.

Ancak Queer Teori,  bir yerlerde bir kırılmaya uğrar ve antikapitalist duruş son derece silikleşir ve sadece heteronormativiteyi inşa eden (eşcinselliği reddeden, ırz, namus, şeref talebi olan ahlak) erkeğini hedef alarak “haz”ların önündeki engellere odaklanır. Çuvallamanın hakkını vermek belki bizi içimizdeki şapşalı bulmaya, bizden beklenen başarılara imza atmamaya, yetersiz kalmaya, ilgimizin dağılmasına, yan yollara sapmaya, bir sınır bulmaya, yolumuzu kaybetmeye, unutmaya, hakimiyetten imtina etmeye ve Walter Benjamin’le birlikte “kazananla empati yapmanın her zaman egemenlerin işine yarayacağını” kabul etmeye yönlendirebilir. Bütün kaybedenler, kendilerinden önce kaybedenlerin varisleridir.[8]

Queer kavramını ilk kez 1960’da kullanan Paul Goodman da benzer bir tespiti Queer tanımı için yapar. Terimi kullandıktan sadece 3 yıl sonra kavramı kullanmayı terk etmesinin sebebini: “Queer, zengin beyaz homolar tarafından işgal edildi.” diyerek açıklar. Maxime Cervulle’un işaret ettiği gibi “güçlü gayler yıllardır süren dışlanmışlıklarını ve mağduriyetlerini egemen kapitalistlere konforlu bir pozisyon karşılığında sattılar[9] ve kapitalistlerin “ailesiz” topluma geçiş mücadelesinde en ön cephede yerlerini aldılar.

Böylece Batı, eşcinsel hareketleri içeri çekerek hem ehlileştirdi, hem de taze ve madunluktan kurtulmanın heyecanındaki yeni bir kuvveti, kapitalizme direnen son kalenin, ailenin üzerine cepheye sürmüş oldu.

Queer’e geçmeden önce Toplumsal Cinsiyet;

  1. Toplumsal Cinsiyet:

Rocefeller Vakfı’nın Amerikalı Zoolog  Alfred Kinsey’e maddi yardım yapmaya başlama tarihi 1941’li yıllara denk geliyor.[10]. Bu yardımlaşma, Kinsey’in 1947 yılında Rocefeller Vakfı destekli Indiana Üniversitesi bünyesinde Cinsellik Araştırmaları Enstitüsü’nü kurmasına kadar varır. Kinsey, 1948 yılında çok sonraları büyük bir manipülasyon[11] ve sahtekarlık[12] olarak da nitelendirilecek olan “Erkek Cinselliği” ve 1955 yılında “Kadın Cinselliği” üzerine yapmış olduğu araştırmaları bir rapor olarak yayınlar. Raporlar Amerikan Medyası tarafından oldukça büyük bir ilgi(!) ile karşılanır ve haftalarca gündemde tutulur. Çıkan sansasyon sonucu Amerikan Barolar Birliği, Amerikan Hukuk sisteminde çok ciddi değişikliklere gitmek zorunda kalıyor. O güne kadar Amerikan ceza sisteminde “suç” olarak kabul edilen zina, çocuk erotizmi, kürtaj, evlilik öncesi cinsel ilişki, karı-kocaların birbirlerini aldatması ve eşcinsellik vs. suç olmaktan çıkarılıp, normalleştiriliyor[13] .

Kinsey Skalası

Kinsey, hazırladığı bu raporlarla cinselliğin tanımını da değiştirir: Ona göre dişilik ve erkeklik, evrimin insanı, üreyerek neslini korumak için zorladığı evrimsel rollerdi. Cinsiyet ise insanın kendi içinden gelen eğilimlere göre geliştirdiği bir kimlikti. Kinsey, halen LGBTQ+ örgütlerin ellerinde salladıkları gökkuşağı renkli bayrakla simgelenen “Kinsey Skalasını” yayınlayarak bir ucunda homoseksüelliğin (sadece eş cinsle ilişki) diğer ucunda heteroseksüelliğin (sadece karşı cinsle ilişkinin) olduğu bir cinsiyetler skalası yayınladı. Bu skalaya göre insanın cinsiyeti, evrimin biyolojik olarak onu zorladığı dişilik veya erkeklikten bağımsız kişinin eğilimlerine göre belirlenen bir tanımdı. İnsan biyolojik cinsiyetinden farklı olarak %10, 50, 70 veya başka oranlarında erkek veya kadın olabilirdi.

Kinsey’e göre, sadece kendi cinsi ile veya sadece karşı cins ile olmak bir sapmaya işaret ediyordu. Bu iki duygunun tam ortasında, her iki cinse aynı anda (erkeğe ve kadına) ilgi duyan biseksüellik en doğal ve dengeli duygu idi. Ancak heteroseksüelliği “normal” kabul edip diğerlerini “ahlak” adı altında baskılayan “Ahlak Erkeği” cinselliğin normal dağılımını engellemekteydi. Eğer “Ahlak Erkeği”nin toplumsal cinslere olan baskısı kırılırsa toplumun büyük kesimi biseksül[14] olacaktı. Daha sonra bu düşüncenin en önemli ismi haline gelecek olan Judith Butler’a göre ahlak erkeğinin toplumu zorladığı Heteroseksüellik (sadece karşı cinse eğilim), ancak insanın en doğal duyguları, eşcinsellik ve biseksüelliğin baskılanması ile ulaşılabilecek, zor ve meşakkatli bir süreçti[15].

[Geçen yıllarda Kinsey’in çalışmalarının; büyük bir manipülasyon olduğu,[16] raporlarına kaynaklık eden çocuklara tecavüz ettiği, para karşılığı babaları ile küçük kızları ensest ilişkiye zorladığı, (Kinsey’in 7 yaşındayken öz babasına 20 seferden fazla tecavüz ettirttiği iddia edilen kızlardan biri olan Ester White, 12 Nisan 2014 tarihinde Birleşmiş Milletlere yazmış olduğu mektupta “Babamı affedebildim ancak Kinsey’i asla!” demişti.[17]) 4 Aylık çocukların cinsel performansını nasıl ölçtüğünü,  çocuk seksi ve çocukların cinsel kapasiteleri ile ilgili bilgileri nasıl elde ettiğini açıklamadığı, sıradan insanlar diye tanıtılan deneklerin çoğunluğunun para ile kiralanmış seks işçileri ve cinsel suçlardan mahkûm olmuş hükümlüler olduğu, söylediği kadar deneğe hiç bir zaman ulaşmadığı, görüşleri ile uyuşmayan verileri gizlediği gibi bir sürü eleştiri almış olsa da skala asla medyanın gözünden düşmedi.[18] Liberty Counsel’in kurucusu ve Dekanı Mathew Staver’ın[19] da, “Alfred Kinsey ve Kinsey Enstitüsü, işledikleri devasa sahtekârlıktan sorumlu tutulmalıdır.” diyerek Enstitü hakkında bulunduğu soruşturma talebi de karşılık görmedi.]

Ancak Kinsey’de biyolojik ve toplumsal cinsiyet ayrımı yoktu.

İlk kez 1968 yılında ABD’li Psikanalist Robert Stoller “Sex and Gender”  (Cinsiyet ve Toplumsal Cinsiyet) isimli kitabında,  biyolojik cinsiyet (seks)  ile toplumsal cinselliği birbirinden ayırarak “gender” (Toplumsal Cinsiyet) kavramını kullandı. Bunun anlamı arzulardan/eğilimlerden çok biyolojik “Erkek” ya da “Kız” olarak dünyaya gelenlerin “toplumsal cinsiyet” (gender) olarak başka bir cinsiyet taşıyabilecekleriydi. Yani bir kız bedenine sıkışmış erkekler ya da erkek beynine sıkışmış kızlardı söz konusu olan.

Bu fikre göre “Cinsiyetin ne?” sorusuna, fiziksel özelliklere bakılarak cevap verilemez ve şıklar arasında “erkek” veya “kadın” seçenekleri yoktur.

Toplumsal Cinsiyetlerin ilki Heteroseksüalitedir. (İlişki için karşı cinsi tercih edenler. Kadın-Erkek ilişkisi) Bu diğer cinsiyetleri baskılayan, ötekileştiren, erki kontrol eden cinsiyettir ve “düşman” cinsiyettir. Diğer toplumsal cinsiyetlere yer açabilmek için onun geriletilmesi gerekir.

Dost Toplumsal Cinsiyetler: LGBTQ+’dır.

L : Lezbiyen (kadın kadına ilişki)

G: Gay (erkek erkeğe ilişki)

B: Biseksüel (kadın ve erkekle aynı anda ilişki.)

T:Trans (karşı cins rolüne girerek ilişki)

Q: Queer: Ahlak erkeğinin anormal sayıp ötekileştirdiği, aşağıladığı diğer ilişki modelleri[20] (Pedofili, ensest, zoofili, pornocular, sadomazohizm, sadism, oğlancılık, fetişistler, pezevenkler, röntgenciler vs.[21])

+ : Yeni gelecek tanımlanmamış ilişki modelleri

 

  1. Toplumsal Cinsiyet Eşitliği veya Cinsiyet Özgürleşmesi

Toplumsal Cinsiyetler ancak Heteronormativiteyi inşa eden (namus, şeref, ırz talebinde bulunan, eşcinselliği reddeden ahlak erkeği-Peygamberleri kastediyorlar-) erkeğin diğer cinsiyetleri hapsettiği ikili cinsiyet (kadın-erkek) rejiminin yıkılması ile özgürleşebilecek cinsiyetlerdir.

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği, LBTQ+ cinsiyetlerin kadın/erkek ilişkisi (heteroseksüalite) gibi normalleşmesini talep eder. Bunu da kadın ve erkek tanımlarının NORMAL cinsiyetler olduğu iddiasına saldırarak yapar. Bu manada Toplumsal cinsiyetlerin içinde “Erkek” de “Kadın” da yoktur.

Çok havada kalan bu tanımın altı, süreç içinde özellikle Foucault, Deleuze/Gauattari ve Lacan’dan aldıklarını geliştiren Judith Butler, Simone de Baviour, Luce Irigray, Dennis Altman, Monique Wittiq, Diana Fuss, Judith Halberstam, Eve Kosoftsky Sedgwicks vs. gibi feminist ve eşcinsel felsefecilerden alınanlarla doldurulmaya çalışıldı. (Queer Teori özellikle feminist hareketlerce üretilen bilgi üzerine türetilmiştir.[22])

Düşüncenin genel hatlarını “Cinsiyet Belası” isimli eserinde derleyip toparlayan Judith Butler’ın, Lacan ve Wittiq’den alıp işlediği fikre göre doğduğunda, “insanın ifade edebileceği tüm cinsel imkânları üzerinde barındıran[23] çocuklarda”, “Toplumsal Cinsiyetlerin” temel kurucu unsuru eşcinsellik ve ensest tabularıdır[24].

Çocukta gelişen ilk duygu kendi cinsinden olan ebeveynine karşı ilgidir. Bu gelecekte “eşcinselliğe” evrilecek olan duygudur. (Dolayısı ile insanlar öncelikle eşcinseldir.) Heterenormativiteyi üreten (eşcinsel ilişkiyi reddeden, kural/norm tanımlayan, ahlak inşa eden özne) erkek, erkek çocuğa kendisini, kız çocuğa kadınını (Erkeğin kadını mülkü olarak görme iddiasına atıf. (AHÇ)) yasaklayarak ilk tabuyu “Eşcinsellik Tabusu”nu üretir. Sonuçta baba-oğul, anne-kız ilişkisi eşcinsel bir ilişkidir[25].  Çocuğun diğer cinsten olan ebeveyni fark etmesi ile diğer cinse yönelen ilgiyi; kıza kendisini, oğlana annesini yasaklayarak ikinci tabuyu “Ensest Tabusu”nu üretir.

Ancak “Ahlak Erkeğinin” tabuları “Anne-Baba Tabusu” ile sınırlı kalmaz. Her ne kadar kardeşlerini sevmesi konusunda ısrarlı ise de kardeşlerin fazla sevilmesi[26]Kardeş Tabusu”na takılır. Aile içinden dışarıya yönelecek “eşcinsel” ve “heteroseksüel” eğilimleri[27] tabu halinde getirdiği gibi insan dışı varlıklara yönelimleri de (“Hayvan Tabusu”, “Eşya Tabusu”) yasaklar. Ahlak Erkeği sadece heteroseksüaliteyi serbest bırakırken onu da “tabu”larla tahakküm altına almaya çalışır. “Toplu Seks Tabusu” ile beraber cinselliği, “Yaş Tabusu” ile kuşaklar arası cinselliği yasaklarken (pedofili), “Nikâh Tabusu” ya da “Aile Dışı Seks Tabusu” ile kişiyi tek kişiye mahkûm etmeye çalışır. Üstelik “Mahremiyet Tabusu”, “Gizlilik Tabusu”, “Regl Dönemi Tabusu”, “Çıplaklık Tabusu” “Utanma”, “Ar”, “Ayıp” vs. tabuları ile tekrar tekrar “tabu süzgeçlerinden” geçirerek, cinsellikleri baskılar.

Erkeğin ürettiği yasaklar ve tabular cinsel yatkınlıkların/yönelimlerin üzerinde belirleyici[28] etki yapar[29].  Ve insanlığı, “kadın/erkek” üzerinden tanımlanmış ikili cinsiyet rejimi hapishanesine mahkûm eder[30]. Böylece Toplumsal Cinsiyetler, “Ahlak Talebindeki Eşcinselliği Reddeden Erkek” tarafından ötekileştirilerek, ahlaksız, iğrenç ve pis olarak tanımlanıp, toplumsal baskı altına alınıp toplum dışı edilirler. Bu yüzden “Cinsiyetlerin Özgürleşmesi”, ancak “heteronormativiteyi kuran” heteroseksüel Ahlak Erkeğinin baskısının kırılması ile mümkün olabilecek bir şeydir.

Bu baskıyı kırabilmek için öncelikle baskının ve yönlendirmenin fark edilmesi gerekir: Baskı doğum anı ile başlar ve hayatın her alanına yayılır. Doğumhanenin kapısında hemşire, bebekle birlikte göründüğünde “erkek”in sorduğu ilk soru: “Kız mı, oğlan mı?” sorusudur. Daha ilk andan çocuk, yüzyıllardır üretilmekte olan iki cinsiyetli cinsiyet rejiminin cinsiyet kalıbına sokulmaya, yani biyolojik olarak “kız” doğmuşsa, “kültürel olarak da kız”; biyolojik olarak “erkek” doğmuşsa, “kültürel olarak da erkek” olmaya zorlanır. Hâlbuki çocuk belki lezbiyen, gay, biseksüel, trans, hem kız hem erkek cinsiyetleri aynı anda yaşamaya çalışan  (travesti) veya hiç aklımıza gelmeyen bambaşka bir cinselliğe yönelebilirdi, iddiasındalar.

 

Eşcinsel olmayan Ahlak Erkeği, “doğal”lık ya da “fıtrat” diyerek “erkek” ve “kız” kategorileri tanımlamıştır. Ahlak Erkeğinin, “Sen kızsın.”, “Erkek adama ya­kışmaz.” vs. demesi, namus, şeref, edep, hayâ, utanma tavsi­yesinde bulunması, çocuklara verilen isimler, giydirilen pembeli/mavili, etekli/pantolonlu kıyafetler, oynadıkları silahlı/bebekli oyuncaklar, yönlendirildikleri meslekler, aile ve toplum içindeki hitaplar, geleceğe yönelik beklentiler vs. “doğallık/fıtrat” adı altında çocuğu “kadın” ya da “erkek” kalıplarına mahkûm etmeye çalışan psikolojik, kültürel ve ekonomik baskılardır. Bu süreç çocuğu, “Toplumsal Cinsiyet Kimliğini”, kafasının içine gömmeye, gizlemeye mahkûm eder.

 

Hâlbuki Fıtri/Doğal diye bir şey yoktur. Erkek çocuklar top, tüfek, tabanca vs. ile oynamaya; kız çocuklar da bebeklere ev işlerine meyilli değillerdir. Aileleri, erkek çocukların önüne tabanca, kız çocukların önüne cindy bebek koyduğu için onlar bu kalıpları öğrenir, “erkek” ve “kadın” kalıplarına girerler, iddiasındalar.

Eşcinsel Özgürleşmeciler, binlerce yıldır erki elinde tutan ve Heteronormativiteyi kuran (eşcinsel ilişkiyi reddeden ve ahlak talebinde bulunan) erkeğin kalıpları kırıldığında; yani çocuklara cinsiyetsiz isimler verip, cinsiyetsiz kıyafetler giydirip, cinsiyetsiz oyuncaklarla büyütüp, onlara toplumun binlerce yıldan süzerek getirdiği “erkek” ve “kız” rolleri öğretilmediğinde, “kadınlık ve erkeklik” diye kategorilerin ortadan kalkacağını, çocukların kendi cinsel eğilimlerine yönelerek içlerindeki mesela gaylik, lezbiyenlik veya translığı özgürce yaşayabileceklerini düşünürler.

O halde öncelikle kırılması gereken; “normal erkek”, “normal kadın” tanımları ve özellikle “normali tanımlayan  “erkek otorite”dir. Annemarie Jagose’un tanımı ile “Eşcinsel özgürleşmesi, eşcinselliğin özgürleşmesi için kendisini sabit kadınlık ve erkeklik mefhumlarının kökünü kazımaya adamıştır.[31]

Dennis Altman, Queer özgürleşmesini şöyle tanımlar; “Cinsel rolleri yok etmek; bir kurum olarak aileyi dönüştürmek; homofobik şiddeti sona erdirmek; olası bir biseksüellik lehine yekpare eşcinsellik ve heteroseksüellik kategorilerini ortadan kaldırmak, erotiğe ilişkin yeni bir sözlük geliştirmek, cinselliği üreme odaklı veya statü belirten değil de haz veren ve ilişkisel bir şey olarak anlamak.[32]” 

Burada tekrar vurgulamak istiyorum ki, Cinsiyet Özgürleşmesi, “Kadın” tanımını da, en az “Erkek” tanımı kadar sorunlu bir tanım olarak görmektedir. Çünkü “Kadın” tanımı da “Erkek” tarafından tanımlanmıştır ve “Erkek”in zıddını betimler.[33]. Hâlbuki kimse kadın olarak doğmaz: Simon de Beauvior’un 1949 da “İkinci Cins” isimli kitapta belirttiği gibi “Kadın, zaman içinde olunan, bir şeydir."[34] iddiası bu çevrede genel kabul görür.

Eğer “erkek” ve “kadın”dan müteşekkil ikili cinsiyet rejimi çökertilebilirse pek çok farklı kültürel cinsiyetler (kadındaki erkekler, erkekteki kadınlar, yarı kadın yarı erkekler ve daha tahmin edilemeyenler) özgürleşecektir. Carl Wittman, Gay Manifesto’da, “Eşcinsel özgürleşmesinin amacı, eşcinselliğin hoş görülmesinden daha fazlasını güvenceye almaktır. Kendisini toplumsal yapılar ve değerlerde radikal ve kapsamlı dönüşüme adamıştır. Eşcinsel özgürleşmesi, toplumsal cinsiyet ve cinsiyet rollerinin herkese baskı uyguladığı kavrayışı ile cinselliğin salt azınlık bir kitlenin meşru kimliği olarak kabulü için değil, aynı zamanda “herkesin içindeki eşcinseli özgür bırakmak” içinde mücadele etmektedir[35] diyerek cinsiyet özgürleşmesinin hedeflerini tanımlar.

Bu hareket cinsiyet özgürleşmesi için -Foucault’dan hareketle- en önemli değişimin, “Erkek egemen (patriyarkal[36]) düzeni inşa eden Ahlak Erkeğinin tahakkümünü koruyup, devam ettirmekte kullandığı “dil”de olması gerektiğini savunur. Dildeki patriyarkal/erkek egemen/ kadın-erkek-LGBTQ+ cinsiyetçi kelimelerin tespit edilip, bu kelimelere yeniden form ve yön vererek toplumsal şuurun formatlanıp yeniden düzenlenmesinin gerekliliği önemle vurgulanır. Çünkü Foucault’un deyişiyle “Dil erk yaratır, Erk dile biçim verir.

Judith Butler bu konuya , “Dilin bedenler üzerinde işleme gücü cinsel ezilmenin hem ardındaki neden, hem de ötesine giden yoldur. Dilin işleyişi ne büyülü ne engellenemez bir işleyiştir… Dil karşısında gerçeğin belli bir plastiği, yoğurulabilirliği vardır: Dilin gerçek üzerindeki eylemi plastik bir eylemdir.[37]diyerek girer ve “Dili yeniden yoğurmak gerekir.” tavsiyesinde bulunur.

Ancak eşcinselliği reddeden erdemli erkeğin erki ve toplumun dilindeki “ahlakçı” ve “erkek egemen/patriyarkal” dil kırıldığında Toplumsal Cinsel Kimliklerin özgürlüğünden bahsedilebilecektir.

 

Bu düşünceden hareketle, Toplumsal Cinsiyetçi çevreler, “Bilim adamı, Devlet adamı, din adamı, insanoğlu, eloğlu, karı gibi ağlamak, evde kalan kızlar, ev kadını, şefkatli anneler, kadın milletvekili, kadın hakları, kadın gazeteci[38]gibi kadın erkek ayrımcılığı gözeten kelimelerin kadınları aşağılar veya kadını toplumsal bir role zorlarken; Toplumsal Cinsiyetlerin varlığını da, ya tamamen görmezden gelir ya da aşağılama amaçlı ifadelerle ötekileştirmeye yönlendirir, tespitinde bulunurlar. Mesela evinin erkeği, evinin kadını kelimesinin yanına evinin lezbiyeni, evinin biseksüeli gibi, bilim adamı yerine bilim gayi, devlet transı gibi bir kelime mevcut dile uygulanamaz. Bu sorunu dildeki kelimelerdeki cinsiyetçi vurguları tamamen kaldırarak, çözmeyi önerirler. Bilim insanı, devlet insanı, insan çocuğu vs. gibi.

Queer Teori

Uygarlık ve sürekli ilerleme diye diye vardığımız yer,

yeniden hayvanlığa dönmekten mi baret?[39]

Judith Butler Toplumsal Cinsiyetlerin Eşitliğine itiraz eder. Ona göre, binlerce yıldır süren heteronormativitenin baskısı ancak birkaç model farklı Toplumsal Cinsiyetin ortaya çıkabilmesine neden olmuştur. Ahlak Erkeğinin cinsiyetler üzerindeki bakısı kırıldığında ortaya yepyeni modeller çıkacaktır. “Eğer Toplumsal Cinsiyetleri kabul edersek daha önce “Ahlak Erkeği”nin tanımladığı biyolojik cinsiyetlerin yerine kültürel cinsiyetleri yerleştirmiş olmaktan başka bir şey yapmamış olur, ikili cinsiyet rejiminin baskısının yerine Toplumsal Cinsiyet kalıplarının baskısını yerleştirmiş ve yeni gelecek modellerin önünü kesmiş oluruz.[40]” ki Toplumsal Cinsiyetlenmiş unsurların bile ensest, pedofili, zoofili[41] ve nekrofili[42] gibi daha marjinal ilişki biçimlerine olan tepkileri bu ön kesmenin öncül işareti olarak okunabilir.[43] Bu anlamda Toplumsal Cinsiyetler tanımlayıp bunları toplum nezdinde kabul görür kılmak, sadece halkayı genişleterek dışlanan sayısını azaltır, ama dışlananları ve dışlayıcı mekanizmayı bitirmez. Bu yüzden “Ahlak Erkeği” tarafından tanımlanan Toplumsal cinsiyetlerin de sorgulanması gerekir.

Toplumsal Cinsiyetler dediğimiz kimlikler, aslında binlerce yıldır heteroseksüel normativiteyi inşa eden “eşcinsel ilişkiyi reddeden ahlak erkeği”nin ürettiği heteroseksist tabu, baskı ve yasakların neticesinde ortaya çıkmış ve yine onun tarafından tanımlanmışlardır[44] .  Heteroseksüelizm kendi meşruiyetini tanımlamak için kendi negatifini dolayısı ile homoseksüelliği ya da diğer norm dışı ilişkileri tanımlar. Eğer bu baskı ortadan kalkarsa ve heteroseksüelite artık normal olarak tanımlanmazsa, insanlık içinde biseksüellik potansiyeli gelişip[45], eşcinsellik ortak paydaya dönüşeceğinden heteroseksüellik de eşcinsellik de bitecektir. Wittiq’in de dediği gibi; gerçek bireysel özgür bireylerin ortaya çıkabilmesi için öncelikle cinsiyet kategorilerinin tamamen ortadan kalkması gerekir[46].

Butler’a göre evvelemirde “cinsiyet” bir kalıba sığdırılıp betimlenebilecek, herhangi bir anda tamamlanabilecek, dolayısı ile tanımlanabilecek bir şey değildir[47].” Cinsiyet tam olarak olduğu şey olmayan bir giriftliktir[48. (Aklınız karıştıysa yalnız değilsiniz. James Davidson, “Tarihin farklı dönemlerindeki istikrarsız savlarında, queer kafa karışıklığından başka bir şey üretmez[49]diyordu.)

Bu noktada Judith Butler, Foucault’tan aldığı[50], mutlak cinsellik ve haz özgürlüğünün, ancak tanımlanmamış ve akışkan kimliklerle,  yeni formlar yeni kimlikler üretimine açık olduğu müddetçe sağlanabileceğini fikrini işler. Bunu Çatışan Feminizmler eserinde, “Toplumsal cinsiyet ifadelerinin ardında bir toplumsal cinsiyet kimliği yatmaz; o kimlik, tam da kendisinin bir sonucu olduğu söylenen “dışavurumlardan” performatif olarak kurulur[51] diye ifade eder. Bu nedenle Butler, kendisine queer’i soran gazeteciye “Queer mi, oda ne?” diye cevap verir.

“Queer bir kimlik değildir. Bir anlamda kimliğin imkânsızlığıdır. Her türlü kimliğin yoldan çıkarılıp saptırılması, ezber bozacak şekilde ‘tuhaflaştırılmasıdır’. Bu yolla kimliğin -her türlü normatif kimliğin- kurucu olduğu kadar baskıcı ve dışlayıcı gücünü de etkisiz hale getirmektir. Bu nedenle queeri kimlikleştirmeyen bir iktidar olarak tanımlamak mümkündür.[52] 

Cinsel kimlik tanımlanamaz çünkü sabit bir şey değildir. Bireyin sevgisinin ve ilgisinin hayatın içinde dönem dönem kendi cinsinden olan ebeveyne, bazen de karşı cinsten olan ebeveyne kayması gibi, kişi de bazen eşcinsel/homoseksüel bazen de heteroseksüel ilişkiye[53] ya da aynı anda hem homoseksüel hem heteroseksüel ilişkiye yönelebilir. Evde karısı ile heteroseksüel ilişki içinde bir aile babası iken,  iş yerinde bir erkekle homoseksüel ilişki içinde olabilir. Ya da bir müddet kızlarla takılıp arada sırada erkeklere de gidebilir. Hatta hem kızlarla hem erkeklerle ilişki içinde iken başka varlıklarla fanteziler de yaşayabilir. Butler’a göre bazen erkekliğe, bazen kadınlığa yönelen bu yüzergezer durum[54] Toplumsal Cinsiyetlerin bir kalıp olmadığına ve kaygan, geçişken, değişken bir zeminde hareket ettiğine delil teşkil eder. O halde der Judith Butler; kişinin cinsiyetini, zamanla değişen, doğal kimliği olarak sahiplendiği, tekrar eden eylem, jest ve hareketler ile kendiliğinden inşa ettiği “performatiflik” belirler. (Ancak Performativiteyi, performans göstermek olarak okumak çokça düşülen bir hatadır. Performans göstermek, dolaptan elbise seçer gibi toplumsal cinsiyet seçip hayata geçirmek değildir... Bu, Butler’ın toplumsal cinsiyet tanımına da aykırıdır.[55])

Butler, Queer Teori de otorite haline gelen kitabı Cinsiyet Belası’nı yazma gerekçesi olarak, “Toplumsal Cinsiyetli cinsel pratikleri gayri meşru kılmak için bir hakikat söyleminin gücünden yararlanmaya yönelik tüm çabalara balta vurmak” diye açıklar.[56]

Tanımlanamazlık Queer’in dışına sadece “erkeği” ve “kadını” atmakla kalmaz, Toplumsal Cinsiyet çerçevesinde tanımlanmış olan lezbiyenler ve geyleri bile dışlarken, lezbiyenler ve geyler tarafından bile sapkınca bulunup dışlanan en uç, en marjinal formaları içeri davet eder[57]. Bunu,  queerin epistemolojik ve ontolojik biçimlere kafa tuttuğu kadar, tüm ahlaki ve siyasi normlara kafa tuttuğu, onları yerle bir etmeyi hedeflediği şeklinde okumak gerekir. [58]

Butler, kadın ve erkek kategorilerinde olduğu gibi eşcinselliğin de doğuştan gelen “doğal” (fıtri) bir eğilim olduğu fikrine karşı çıkar.[59] Hatta bu konuda yapılmış laboratuvar araştırmaları ile “Cinsiyet Belası” eserinde dalga geçer.[60]  Sorunu “doğal” (fıtri) olanladır. Bir şeyin fıtri olduğunu kabul etmek “performativiteyi” çökertir.  Ona göre kadınlığı ve erkekliği doğal tanımlamak gibi eşcinselliği, lezbiyenliği, translığı doğal/fıtri olarak tanımlamak da bir anormalliğe işaretten başka bir şey değildir. Üstelik bunları doğal /fıtri olarak tanımlamak insansız “orgazm” biçimlerini anormalleştirerek bir başka dışlanmış zümrenin ortaya çıkmasına sebep olur.

Yani erkek, kadın, homoseksüel, biseksüel, transseksüel, ensest, hayvan sevici, ölü sevici gibi kategorilerin tamamı erkek egemen düzenin tanımlarıdır. Bu tanımları özgürleştirmek değil tamamen yok etmek ve “tanımsız” “isimlendirilemeyen”, “kategorize edilmeyen”, “fark edilmeyen”, “görülmeyen”, “nötr” bir yere ulaşmakla ancak bir özgürlükten konuşulabilir, iddiasındalar.

Kaba bir örnekle açıklayalım: Çiftleşen kedileri, köpekleri kimse “eş” cinsler mi, akrabalar mı, dede torun mu, anne oğul mu, baba kız mı, yaşlı mı, genç mi diye bakmaz. Annesi ile birleşiyor diye, o kedileri ensestle, çok genç bir kedi ile birleşiyor diye pedofillikle suçlamaz. Kimse onlara “sokak ortasında bu yapılır mı?” demez, mahremiyet beklentisi yoktur. İnsanlar onların yanından hiç bir isimlendirmede bulunmadan, fark etmeden hatta görmeden gelip geçerler. Onların tüm ilişki biçimleri bu anlamda “isimlendirilmemiş”,  “nötr”dür. Aynen bu örnekte olduğu gibi özgürlük, heteronormativite tanımlayan erkeğin tanımlama gücünü elinden alınıp, cinselliğin hangi modeli, hangi türü olursa olsun görülmediğinde, adlandırılamadığında, nerede ve kiminle olursa olsun cinsellik fark edilemediğinde gelecektir.

Queer’in Kapsadığı Kimlikler

En geniş anlamı ile Queer Kimlikler sadece lezbiyenleri ve geyleri değil, transgender, biseksüel, transseksüel kimlikleri de niteler. Annamarie Jagose’un, Louise Solan’dan alıntıladığı gibi Queer kimlikler, “farklılıkların oksimoronik ortaklığı”dır.[61]  O, norm dışı olanı, ahlaksızca bulunup dışlananı, iğrenç ve tiksinilecek olan herkesi kapsama iddiasındadır. Toplum tarafından zulme uğramış, kendileri ile empati yapılmaya yanaşılmamış, toplumdan bir nevi sürgüne zorlanmış her türlü kimliği sahiplenir. Heterosekseül sadistler, erkek çocuk (oğlan) seviciler, fetişistler, pornocular, pezevenkler, röntgenciler, sapıklar vs. de toplumsal yaptırımlardan zarar görmekte olmaları ile queer kimlikler tarafından sahiplenilirler.[62]

KAOS GL Derneği’nin internet sayfasında ise LGBTQ+ ifadesindeki “+” ibaresinin kapsadığı kimlikler şöyle sıralanır: “LGBTİ olarak açılmayanları, açılıp sonra kapananları, travesti lezbiyenleri, sevicileri, kamyoncuları, LGBT’nin içine sığmayan laçoları, laçonyaları, lubunları, lubunyaları, diginleri, böcükleri, aktifleri ve full p’leri, bakışıkları, ablacıları, ablaları, peripellaları, bacıkolileri, doğan görünümlü şahinleri, ka geyleri, alıkları, oğlanları, oğlancıları, yengeleri, enişteleri, yengecileri, eniştecileri, hem yengeci hem eniştecileri, gacıları, gacı gibileri, has gacıları, dönmeleri, travestileri ve bütün çokluğuyla cinsiyetleri ve cinsellikleri tartışmaya açmak; bu coğrafyada queerin evrimini karakterize etmeye çalışırken buraların queer tarihçesine odaklanmak istiyoruz.”[63]

 

Queer Uygulamalar

“Vazgeçen. – Ne yapar vazgeçen?

Daha yüksek bir dünyaya erişmek için çabalar, daha ileri, daha yükseğe uçmak ister.[64]

Nietzsche

 

Unutmak

Nietzsche’ye göre: İnsan ilkel çağlardan itibaren çöllerde, dağlarda vahşi bir hayat sürerken kendisini korumak, hayatta kalmak, neslini devam ettirmek, avlanmak, av olmamak, sürekli gözlemek ve gizlenmek zorunda iken geliştirdiği içgüdüleri, zamanla fazla gelişerek insanın kendisine karşı, kesintisiz kendisini kontrol eden bir mekanizmaya dönüştü. Öyle ki, bu güdüler, bir kafesin insanı sarması gibi onu sardı ve olduğu yere mahkûm kıldı. Geçmiş dönem insanları bu güdüye; töre, ahlak, erdem, Tanrı vs. gibi değişik isimler vererek kutsadı. Kendini ya da sürüyü riske atan düşmanlık, savaş, katliam, bencillik, takip, saldırı, tahrip etmek ve değişim vb.den alınan hazlardan kaçmak, bunları kötücül duygular olarak tanımlamak binlerce yıllık bu vahşi hayatın geliştirdiği hayatta kalma içgüdüsü ile ilgilidir. İşte insanlığın gelişiminin önünde ki en önemli engel olan “vicdan” denen karalığın (karavicdan) da kökenin de bu vardır. Zaman geçip insanlık ilerleyip artık çöllerde gezmesine, dağlarda avlanmasına ihtiyaç kalmadığı, gecenin hayaletlerinden, kötü ruhlardan, kara büyüden falan korkmasına gerek olmadığı zamanlarda hala o geçmişin hayaleti; Tanrı, töreler, ahlak vs. adı altında insanlığı kafesin içinde tutmaya devam ediyor[65]. Nietzsche’ye göre bu kafesten kurtulmanın yani ilerlemenin tek yolu bu içgüdülerden vazgeçmek yani “unutmak”tır. Edilecek fedakârlık, yani unutulacak olan ne kadar büyük olursa ilerlemenin önü de o kadar açılacaktır.[66]

Jagose’un teklifi de bu yöndedir: Jagose’un Nietzsche’den aldığı, “unutma olmadan mutluluk, neşe, umut, gurur, şimdi, şu anda olamaz[67]” fikri, Queer Teori’nin de ana tekliflerinden birini teşkil eder. Atalardan gelen, gelenekten gelen, öğrenilmiş kalıplar unutulmadığı sürece “özgürlüğe” ulaşmak mümkün olmayacaktır. Jagose, Joseph Roach’ın “Cities of Dead”inden alıntıladığı bir Yoruba Atasözünü hatırlatır: “Kalemi yapan Beyaz adam silgiyi de yaptı[68].  Nitekim beyazlık hem kalem hem de silgidir ve ırksallaştırılmış emek Batı’nın hem yazdığı hem de sildiği hikâyedir” der. 

Aileyi Unutmak:

Judith ya da kendini farklı hissettiği zamanlarda kullandığı ismi ile Jack Halberstam “Aile hem modern kültürde hem de akademik kültürlerde insan etkileşiminin son derece gerici bir anlayışının cilanlanması için kullanılan bir kavramdır. Toplumsal cinsiyet, cinsellik, cemaat ve siyaset hakkındaki kurumsallaştırmalarımızda aileyi unutmamız ve ödipal aktarımın düzenliliğini sekteye uğratmak için unutmayı bir strateji olarak benimsememiz gerekebilir[69]" der.

Donna Haraway’in geleceğe yönelik öngörüsü, sabit karı kocalı evlerin yerini kısa vadede alacak olanın, sabit kadınların reisliğini yaptığı, erkeklerin birkaç aylık dönemlerle evden eve gezindikleri kısa süreli seri tek eşli çiftlerin toplumu şeklindedir[70].

Çocuk Yapmayı Unutmak:

Türkiye kamuoyuna “Beyniyle yazıp, kalbiyle yaşayan özgür bir kadın[71]” diye reklam edilen Simone de Beauvoir, İkinci Cins eserinde  “Evlilik ve aileyi; erkek egemen düzenin, kadını baskı altında tutmak için geliştirdiği bir yapı” olarak görür ve “çoğu feministler gibi ailenin tamamen ortadan kaldırılmasını” önerir. “Hiç bir kadına evde oturup çocuğunu büyütme fırsatı vermemeliyiz... İnsanın yaratılmış bir doğası yoktur... O şekil verilebilir ve biz ona yeni bir şekil vermeliyiz” önerisinde bulunur.

Jamaica Kincaid, erkek tarafından sömürgeleştirilmiş bir kadının (Sanırım evlenmiş kadını kastediyor -AHÇ)  çocuk doğurup kendi mirasını bu çocuğa aktarması durumunda, sömürgeci tasarının bir kuşaktan diğerine virüs gibi yayılacağı konusunda ısrarcıdır[72]. Erkeğin çocuk doğurtarak kadını sömürmesinin önüne, ancak erkeğin kadını tanımladığı kızlık, eşlik, annelik hatta kadınlık kategorilerini topyekûn reddederek geçilebileceği düşüncesindedir.  “Pasiflik (anne, kız, eş olmayı reddetme-AHÇ) ve mazohistliğin radikal biçimleri, kadınsılığın anneden kıza aktarıldığı basit modelin dışına çıkar ve aslında anne-kız arasındaki bağı tamamen yıkmayı hedefler.[73]”  Jamaica Kincaid bunu basitçe “olmanın reddi” ile erkek egemen düzenin yıkılması olarak görür.

Heteroseksüealiteyi Unutmak:

Monique Wittig’ de “özgürlüğün” “ancak kadının, radikal bir şekilde cinsellikte erkekten tamamen kopması ile elde edilebileceğini –yani tamamen lezbiyen veya gey olmakla- böylece binlerce yıllık erkek egemen heteroseksüel yapının çökertilebileceğini iddia eder. Bu anlamda heteroseksüel kadınlarla kurulabilecek işbirliğine dahi uzaktır[74]. Her türlü kadın erkek cinselliğinin erkek egemen düzeni yeniden üretmek, erkeğin kadın üzerine olan sultasını yeniden hortlatmak iyice pekiştirmek olduğunu bir an bile unutmamak gerektiğini düşünür[75]. Bu yolda dönem dönem erkeklerle beraber olan lezbiyen kadınlara dahi güvenilemeyeceğini, yoldaşların mutlak radikal feministler olması gerektiğini söyler. Butler bunu değerlendirirken, “Wittiq’in bu yaklaşımının hedefi dünyayı dişileştirmek değil dildeki cinsiyet kategorilerini hükümsüz kılmaktır. Cüretkârlığının bilincinde olan bir emperyalist stratejisiyle Wittig, zorunlu heteroseksüellik düzenini imha etmenin tek yolunun evrensel ve mutlak bakış açısını üstlenmek, böylece dünyayı fiilen lezbiyenleştirmek olduğunu ileri sürer[76] der.

Cinsiyetleri Unutmak: 

Annamarie Jagose da aynı fikri savunur: “Eşcinsel özgürleşmesi, eşcinselliğin özgürleşmesi için kendisini sabit kadınlık ve erkeklik mefhumlarının kökünün kazınmasına adamıştır. Bu hamle normatif cinsiyet ve toplumsal cinsiyet rolleri olarak eleştirdiği şeyin baskıladığı diğer grupları da özgürleştirecektir.[77]" derken tavsiyesi tüm cinsiyetleri unutmamızdır.

 

ELEŞTİRİLER

“Hegemonik gey söylemi, İslam'ın Avrupa'da teşkil ettiği

sözde ‘tehdit’ hakkındaki toplumsal konsensüse uygun olarak

madun konumunu rahat bir konumla takas ederek statü değiştirmiştir...”

(Irk, Sınıf ve Queer Eleştiri, Maxim Cervulle)


Çocuklarla Seks (Pedofili), Ensest ve Şiddet İçeren Pratikler:

Elizabeth Grosz, Queer’in albenisinin kısmen de “querr” sözcüğünün ne anlama geldiği konusundaki belirsizlikten kaynaklandığını kabul etse de, Queer’in işaret edebileceği bazı anlamlar ile riskli bir kategoriye dönüşmekte olduğuna da dikkat çekmeye çalışır: “Queer denkleştirici olma kabiliyeti ile… ataerkil iktidar oyunlarının en küstah ve aşırı biçimlerine yakın bir gelecekte politik gerekçe ve kılıf sunacaktır. Onlar da belli bir manada queer’dir, zulme uğramış, sürgün edilmişlerdir. Sadistler, oğlancılar, fetişistler, pornocular, pezevenkler, röntgenciler de toplumsal yaptırımlardan zarar görmektedirler. Bu anlamda denilebilir ki, onlar da ezilenlerdir.[78]” 

Bu nedenle olsa gerek, Stephen Angelides tecavüz, pedofili ve şiddet içeren ‘cinsel pratikleri’ Queer’i sorunsallaştıran şeyler olarak tanımlar. Sheila Jeffrey de ‘pedofili’ ve ‘sadomazohizm’i benzer şekilde niteler. Kimlik temelli lezbiyen ve gay siyasetin eksenini çizen sınırlar, sadomazohizm, kuşaklar arası cinsel ilişki (ensest) ve pornografi konulu tartışmalarda defalarca sert eleştirilere maruz kalmıştır[79]

Kapitalistlerle İş Birliği

Spivak Batılı Liberal Feminist hareketlerin, “kendilerini tanımlamak ve meşrulaştırmak için  ‘kurtarılacak’ bir ötekilik kurdukları”nı iddia  eder... Feminist entelektüel, kendisinin temsil edeceği ve sonrasında da kurtuluşunu sağlayacağı madun bir öznenin inşası projesinin suç ortağıdır.[80]

Kendini sosyal feminist olarak tanımlayan Nancy Fracer “Feminizm, Kapitalizm ve Tarihin Oyunu” isimli ünlü makalesinde 2. Dönem feministleri Kapitalist Ağalarla işbirliği yapmakla, kadınları, küçük erkeklerden kurtarıp büyük erkeklerin haremine atmakla suçlar. Ona göre 2. Dönem Feminist Hareket, kadınları özgürleştirmez; kocalarından kurtarılmış(?) kadınları fabrika tezgâhlarının başına yollar: “Örgütsüz kapitalizm, kadının ilerlemesi ve toplumsal cinsiyet eşitliği masalını uydurarak kadınların ağzına bir parmak bal çalıp, onları özgürlük hayali ile kapitalistlerin itici gücü olarak kullanır.[81]kelimesi onundur.

Maxime Cervulle deyişiyle, “Gaylerin, batılı UYGARLAŞMA politikasının hizmetine girmesi, LGBT hakları sorununu ve homofobiyi uluslararası tartışmanın en büyük meselelerinden biri haline getirerek kamusal alanın ağırlık merkezinin değişmesine katkıda bulunmuştur.[82]

Beyaz, Zengin, Eşcinsellerin Büyük Bunalımlarının (!) Tüm Dünyaya Dayatılması:

Annemari, Jagose’un “Harriet Malinovitz”den yaptığı alıntıda Queer Hareket şöyle eleştirilir: “Saygın akademik kurumlarda temsil edilen, kapalı devre sunum çağrılarından yararlanan ezoterik postyapısalcı bir dil kullanan, ciddi ölçüde kendi içinde referanslar gösteren ve beyazların çoğunlukta olduğu Queer teorisyen ağı, çoğumuzun sadece yeterli imkanlara sahip olamadığımız için üye olamadığımız bir zengin mahallesi sosyal kulübü gibidir.[83]derken Queer hareket mensuplarını kendi aralarında konuşan, marjinal dertleri olan bir marjinal grup olmakla suçlar.

Sherri Paris’in eleştirisi ise daha açık sözlüdür: “Karnı tok, sırtı pek, dünyayı bilgisayar ekranından izleyerek, tıpkı bir disketi yapılandırır gibi durmaksızın yeniden yapılandırmaya çalışan, lüks içindeki kimselerin bedenin ötesinden bir yerden formülleştirdiği bir siyasettir.[84]

İslamophobia’yı Gizlemek

Maxime Cervulle, Avrupa ve Amerika’da özellikle İkiz kuleler saldırısından sonra yükselen İslam ve Müslüman nefret dalgasına (İslamofobia) karşı gelişen tepki hareketlerinin, LGBTQ+ hareketler üzerinden Müslümanların homofobik olarak resmedilerek baskılandığına işaret eder. Böylece “terörle savaş”, “ulusal değerler” gibi uygulamalarla Müslüman ülkelerdeki operasyonların tartışılma zemini de yok edilmiş olur[85].

Performatiflik Eleştirisi

İnsanların performatiflikleri ile kendilerine cinsiyet inşa etmeleri ancak bunun bedelini ödeyecek kadar geliri olanların fantazisi olabilir. Ay sonunu zor getiren sıradan bir emekçinin, hayatın içindeki performatiflik seçenekleri, beyaz zengin Lezbiyenlerin tahmin ettikleri kadar çok değildir. Kath Weston bunu eleştirirken; “Bir lezbiyen, gece için uygun bir kıyafet seçmek için gardırobun kapısını açtığında, erişebileceği seçenekleri maaşı sınırlandırır[86]” der.

Kadın ve Lezbiyen Hareket Düşmanı:

Feminist hareketler erkek sever Gaylerin yine erkeklerle verdikleri mücadelede, heteronormaticite erkeğine karşı ortak mücadele yalanıyla[87] feministlerin cepheye sürüldüğünü bu mücadelenenin sonunda feministlerin de kadının da tamamen yok edildiği eleştirisi getirilir.

Julia Parnaby’e göre Queer, maskülinist bir gündemi ilerletmeyi hedef alan bir harekettir: “Lezbiyenlerin ve gaylerin çıkarların ortak olduğu yalanıyla, eşcinsel (Queer) erkeklerin savaşında kadınların ve erkeklerin omuz omuza çarpıştığı bir arenayı hedeflemektedir.”

 

Ahmet Hakan Çakıcı kaleme aldı.

  1. Bu bölüm Zygmunt Baumanın Akışkan Gözetim, Iskarta Hayatlar, Postmodernlik ve Hoşnutsuzlukları eserlerinden derlenmiştir.
  2. Dr. Haccac Ali, Seküler Aklın Hariatası, s. 204
  3. Aynı eser, s. 217
  4. Aynı eser, s. 208-209
  5. Aynı eser, s. 131
  6. Aynı eser, s. 152
  7. Judith Butler Cinsiyet Belası, s. 121 “Bu dönemde Rosemary Hennessy Queeri “asimilasyon ve ayrıkçılık karşıtı” olarak betimler.”
  8.  Aynı eser, s. 168
  9. Irk Sınıf ve Queer Eleştiri, MAxim Cervulle: "Hegemonik gey söylemi, İslam'ın Avrupa'da teşkil ettiği sözde "tehdit" hakkındaki toplumsal konsensüse uygun olarak madun konumunu rahat bir konumla takas ederek statü değiştirmiştir..."
  10.  Eşzamanlı olarak Sen fernando vadisi'nde dünya porno pazarının kurulmasına ve bunların basın ve sinema yoluyla toplumlara yayılmasına da öncülük etmiş Rockefeller Vakfı, kendisinin "sexuel behavior in the human male" ve "sexuel behavior in the human female" gibi insanlık üzerinde cinsî cihetten tahribat yaratmaya yönelik çalışmalarını finanse etmiştir; Dr. Kinsey, 1941'den itibaren Rockefeller Vakfı tarafından fonlanmış, 1954'ten sonra 75.000 ve 240.000 arasında değişen çeklerle toplam 1.750.000 dolar almış.
  11. https://stopthekinseyinstitute.org/more/a-child-victim/
  12.  Alfred Kinsey ve araştırmaları üzerine bir inceleme: Kinsey : Seks ve Sahtekarlık Prof. William Sİmon
  13. http://www.cocukaile.net/cinsel-istismarin-tarihi/
  14.  Erkeklerin baskıcı değil, besleyici olduğu, gerçekten eşitliğe dayalı bir dünyada, herkesin biseksüel olacağı yönündeki sıkça duyulan iddiaya Rich Şöyle cevap verir: Bu şimdinin ödev ve mücadeleleri üstünden liberal bir sıçramadır; kendi olasılıklarını ve seçeneklerini yaratacak olansa, devam eden cinsel tanım sürecidir (Rich 1986,34-35
  15.  Judith Butler, Cinsiyet Belası s. 148 Psikanalizde biseksüellik ve eşcinsellik birincil libidinal yatkınlıklar olarak görülür, heteroseksüellik ise onların zamanla bastırılmasına dayanan meşakkatli bir inşadır.
  16. https://www.lifesitenews.com/news/alfred-kinsey-was-a-pervert-and-a-sex-criminal?br=ro&
  17. https://stopthekinseyinstitute.org/more/a-child-victim/
  18.  Alfred Kinsey ve araştırmaları üzerine bir inceleme: Kinsey :Seks ve Sahtekarlık Prof. William Sİmon
  19. https://www.lc.org/mat-staver
  20. Annamarie Jagose, Queer Teori –Bir Giriş: s. 90, “Kuşaklar arası cinsel ilişki (erkek çocuk seviciliği/oğlancılık, pedofili ve ensest) meselesi birçok gey ve lezbiyen topluluk içinde güçlü bir şekilde tartışılmaya devam etmektedir. Bazıları çocukların korunmasını, eşcinsel kimliğin gelişimi açısından etik olarak hayati önemde bulurken, diğerleri bunu “erotik histeri” olarak görmekte ve reddetmektedirler?[1] diyerek girer. Jagose, kuşaklar arası cinsellik (pedofili, ensest, vs.) meselesine itiraz ediyor değildir. Bu yüzden konuyu hemen bir başka mecraya taşımayı tercih eder : “Çocukların etik bir şekilde erotikleştirilmesi mümkün müdür?”
  21.  Aynı eser, s. 136
  22. Aynı eser, s. 143
  23.  Judith Butler, Cinsiyet Belası s. 144
  24.  Aynı eser s:156. Julia Kriteva, Lacan’ın izinden giderek anneyle ensest birleşmeye yönelik yasağın öznenin kurucu/temel yasası olduğunu savunur, bu temelle anneye sürekli bağımlılık ilişkisi kopar, kırılır.
  25.  Judith Butler, Cinsiyet Belası s. 124 Oğlan çocuğu-baba özdeşleşmesinin ilk oluşumunda Freud özdeşleşmenin, öncesinde nesne yatırımı olmaksızın gerçekleştiğini ileri sürer. Bunun anlamı özdeşleşmenin yitik bir aşkın ya da oğulun babaya duyduğu yasak aşkın sonucu olmadığıdır... Freud “biseksüel bir dizi libidinal yatkınlığı koyutladıktan sonra artık oğlanın başlangıçta babasına duyduğu cinsel aşkı inkâr etmek için hiç bir sebep kalmamasına rağmen Freud bunu örtük olarak inkâr etmeyi sürdürür. Bununla beraber oğlan, annesine yönelik birincil bir yatırımı koruyordur, Freud biseksüelliğin oğlan çocuğun annesini baştan çıkarmak için sergilediği eril ve dişil davranışlarda belirdiğini yazar.
  26. Judith Butler, Cinsiyet Belası s. 176 “..bir yanda manastırdaki geniş ailesinden çeşitli “kız kardeşlerinin” ve “annelerinin” sevgisini kazanmaya çalışması doğrultusunda verilen kurumsal emir, diğer yanda bu sevgiyi fazla ileri götürmesine karşı getirilen mutlak yasak.
  27. Aynı eser, s. 81
  28. Aynı eser, s. 102 Lacan’a göre ise oğul ile anne arasındaki ensest birleşmeyi yasaklayan Yasa, akrabalık yapılarına, tani dil üzerinden vuku bulan bir dizi hayli düzenlenmiş libidinal yer değiştirmeye önayak olur.
  29.  Aynı eser, s. 131
  30. Aynı eser, s. 82 Ayrıştırıcı bir dişil-eril ekseninde tutarlı bir cinsel kimlik inşası başarısızlığa mahkûmdur.
  31.  Annamarie Jagose, Queer Teori-Bir Giriş, s. 56
  32.  Aynı eser, s. 57
  33. Judith Butler, Cinsiyet Belası s. 192
  34.  Aynı eser, s. 89, Simon de Beauvoir’in ileri sürdüğü gibi “kişi kadın doğmaz, kadın olur” iddiasının bir doğruluk payı varsa eğer, kadının kendisi oluşum sürecinde olan bir terimdir, başladığı veya bittiği söylenemeyecek bir oluş, bir inşa ediştir... Nihayet kadın olmak asla mümkün değildir. Toplumsal cinsiyet bedenin tekrar tekrar stilize edilmesidir.
  35. Annamarie Jagose, Queer Teori-Bir Giriş s.56
  36.  Patriyarkal: Baba/erkek egemenliğine dayanan aile ve toplum modeli.
  37. Judith Butler, Cinsiyet Belası s. 198
  38. https://www.youtube.com/watch?v=W502NHmwQwY
  39. Alain Touraine, Modenliğin Eleştirisi
  40.  Aynı eser, s. 53
  41.  Zoofili: Hayvan sevicilik
  42.  Nekrofili: Ölü sevicilik
  43. Judith Butler, Cinsiyet Belası
  44.  Judith Butler, Cinsiyet Belası s. 145
  45.  Annamarie Jagose. Queer Teori-Bir Giriş. S. 57
  46.  Judith Butler, Cinsiyet Belası s. 69/70
  47.  Judith Butler, Cinsiyet Belası s. 230,
  48.  Aynı eser, s. 65
  49.  Annamarie Jagose Queer Teori, Bir Giriş s. 96
  50.  Aynı eser, Bir Giriş s. 106 “Foucault gibi, Butler da toplumsal cinsiyeti “müdahaleye ve yeniden anlamlandırılmaya açık ...söylemsel bir pratik” olarak tanımlar.”
  51.  Judith  Butler, Çatışan Feminzmler s. 145)
  52. https://www.academia.edu/17502990/Sos311u
  53.  Judith Butler, Cinsiyet Belası s. 147
  54.  Aynı eser, s. 51
  55.  http://www.kaosgldergi.com/dosyasayfa.php?id=1741
  56. Aynı eser, s.12
  57.  Aynı eser, s. 120
  58.  Cogito, sayı: 65-66, 2011 s. 9
  59.  Doğallık/fıtrat Foucault’nun “cinselliğin tarihi”nde belirttiği gibi, bedenimiz doğal bir “cinsiyetlendirmeye” sahip değildir.  http://www.kaosgldergi.com/dosyasayfa.php?id=1741
  60. Judith Butler, Cİnsiyet Belası s. 186 "1987 yılında Massachusetts Teknoloji Enstitü'sündeki araştırmalarında Dr David Page "TBE"(testis belirleyici etken) adını verdiği son derece sofistike araştırmalarla belirlenmiş Toplumsal Cinsiyeti(LGBT formlar) belirleyen ikili anahtarı keşfettiğini ve Y kromozomu üzerindeki fazladan bir parmak proteinin erkeklerde kadınlığın sebebi olduğunu iddia etti...Fakat DNA dizisinin keşfedildiği yönündeki iddialara gölge düşüren ve bir türlü çözülemeyen bir mesele vardı. Erkekliği belirlediği söylenen DNA şeridinin tıpkısının dişilerin X kromozomlarında da bulunduğu bulundu. Bu ilginç bulgu karşısında Dr PAge, BELKİ DE belirleyici olanın, gen dizisinin erkeklerde etkin, kadınlarda ise edilgen olması olduğunu iddia etti. Ancak Anne Fausto-Sterling "XY Ağılında Yaşam" isimli makalesinde şöyle yazar: "... İnceledikleri dört XX(kadın anlamında-AHÇ) erkeğin hepsi kısırdı (sperm üretmiyorlardı) spermlerin öncüsü olan tohum hücreleri taşımayan küçük testisleri vardı. Ayrıca hormon düzeyleri yüksek, testesteron düzeyleri düşüktü. Herhalde dış cinsel organları ve testisleri olması nedeniyle erkek olarak vasıflandırılmışlardı... Benzer şekilde... iki XY dişinin de dış cinsel organları normaldi, fakat yumurtalıklarında tohum hücresi yoktu.
  61. Aynı eser, s. 134
  62.  Aynı eser, Bir Giriş s. 136
  63. https://www.kaosgl.org/sayfa.php?id=28228
  64. Nietzsche, Şen bilim, s. 48
  65.  Nietzsche, Ahlakın Soykütüğü Üzerine, s. 82
  66.  Aynı eser, s. 76
  67.  Annamarie Jagose, Queer Teori Bir Giriş: s. 122
  68.  Aynı eser, s. 95
  69. Judith Halberstam, Çuvallamanın Querr Sanatı s. 107
  70.  Donna Haraway, Siborg Manifesto s. 50,
  71. http://www.edebiyathaber.net/simone-de-beauvoir/
  72. Maxime Cervulle/Nick Rees-Roberts, Çuvallamanın Queer Sanatı  s. 182
  73.  Judith Halberstam, Çuvallamanın Querr Sanatı s.179
  74.  Judith Butler, Cİnsiyet Belası s. 212
  75.  Aynı eser, s. 205
  76. Aynı eser, s. 203
  77.  Annamarie Jagose, Queer Teoriye Bir Giriş, s. 57, Cogito, sayı: 65-66, 2011 50
  78. Annamarie Jagose, Queer Teori-Bir Giriş, s. 136
  79.  Aynı eser, s. 136
  80.  Judith Halberstam, Çuvallamanın Queer Sanatı  s. 175
  81. Makale: Nancy Fraser, Feminizm, Kapitalizm ve Tarihin Oyunu
  82. MAxim Cervulle, Irk Sınıf ve Queer Eleştiri,
  83.  Annamarie Jagose, Queer Teori Queer Teori, s. 132
  84. Aynı eser, s. 133
  85. Irk Sınıf ve Queer Eleştiri, MAxim Cervulle, Avrupa'nın ve ABD'nin İslamofobik gündemine katılmasına karşı sesini yükselten pek çok kişi bulunmaktadır. Müslümanların homofobik olarak inşası, gerçekten de ulusal güvenlik, "terörle savaş" ve Avrupa "değerleri" çerçevesindeki tartışmalarda merkezi bir rol oynamaktadır.
  86. Annamarie Jagose, Queer Teori Queer Teori, s. 111
  87. Aynı eser, s. 140

Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir