Prof. Dr. Hüseyin Hatemi ile…

Paylaş

Kendinizi kısaca tanıtır mısınız?

1938’de İstanbul’da doğdum. Kısa aralıklar hariç İstanbul’da yaşamaktayım. İlkokulu da bütün tahsil merhalelerini de İstanbul’da tamamladım. Sonuncusu İstanbul Hukuk Fakültesi oldu. 1960’ta, yani 27 Mayıs darbesi yılında mezun oldum ve fakülteye asistan olarak girdim. Yine aynı fakültede doktora verdim. Doçent ve ardından profesör oldum. 1983’ün 12 Mayıs’ında 1402’liklerden olmak kaderde varmış. Bu da 7 sene kadar sürdü. 1990’ın 26 Haziran’ında döndüm. Tekrar İstanbul Hukuk Fakültesi’nde 2006 yılı başına kadar medeni hukuk profesörü olarak çalıştım. 2006’da mezun oldum, ama bir türlü kendi ocağımı terk etmek istemediğim için rektörün istemesiyle lisans derslerine gelmeyi kabul ettim. (O zaman Mesut Parlak adında iyi bir rektör vardı.) Tabi lisans derslerine ancak bir yarıyıl tahammül ettiler. Sonra çeşitli oyun ve iftiralarla rektörü de etkilediler.

Birkaç sene sonra, rektör de emekli olduktan sonra, bir toplantıda bana, “Sizin fakülte bitmiş, azizim. Sizin dost saydığınız kişiler sizin için bana öyle şeyler söylediler ki, ben kahroldum. Yalan olduğunu biliyorum, ama nasıl bunları söyleyebiliyorlar, anlamıyorum.” dedi.

Hakikaten de hukuk fakültesi sözde hak ve adaletin ölçütlerinin, temel ilkelerinin okutulacağı bir fakülte olması gerekirken şimdi sadece yalan yanlış pozitif hukuk okutan bir eğitim seviyesinde. Türkiye’deki bütün hukuk fakültelerinde durum böyle.  Bazen acı mizah yaparak şöyle söylüyorum: “Allah hukuk fakültelerinden bizim hak ve adalet duygumuzu korusun. İlahiyat fakültelerinden de imanımızı korusun.”

Şöyle söylenir: “Cehalet kendiliğinden olmaz, mutlaka tahsille elde edilir.” Maalesef doğru ilkeleri öğretecek başlıca fakültelerde; felsefe, ilahiyat ve hukuk fakültelerinde doğru ilkeler üzerinde uzlaşmış kişiler tarafından öğretim yapılmıyor. Farabi’nin Medinetü’l Fazıla kitabındaki seviyeyi elde edemiyoruz.

Özlemim yeryüzünde fesadın kalkması. Bu da Allah’ın vaadi. Allah Kur’an-ı Kerim’de “Rabbimiz, nurunu tamamla!” diye dua etmemizi tavsiye ediyor. Yine Kur’an’da buyuruluyor ki: “Allah nurunu tamamlamaktan başkasına razı değildir. Allah’ın nurunu ağızlarıyla üfleyerek söndürmeyi dilerler. Oysa yapamayacaklardır ve Allah nurunu tamamlayacaktır.” Ne zaman? Sınav bittiği zaman… Şimdi sınavda kötü not alan çocuklar o nuru üfleyerek söndürmeye çalışıyorlar, ama yapamayacaklardır.  Sınav bittiğinde nur tamamlanacaktır.

7 Haziran seçimlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Kaybeden kim, kazanan kim? Bundan sonra ne olur? Özellikle HDP’nin çıkışı Kürdistan’ın geleceği açısından nasıl okunmalı?

AK Parti ortaya çıkmak üzereyken kendilerine şöyle demiştim: “Türkiye’de millet çok hayal kırıklığına uğratıldı. Bir Karaoğlan denildi, dağlara taşlara Karaoğlan yazıldı. Sonra Keloğlan dendi Demirel’e. Yiğitoğlan dendi Mesut Yılmaz’a. Tansu Çiller de büyük ümit verdi sözde. Halka öyle takdim edildi, fakat hepsi arka arkaya iflas etti. Şimdi de yeni bir ‘oğlan’ çıkarmadan önce 10 yıl kadar bir vakıf kurarak önce sağlam bir fikir temeli meydana gelsin, sonra parti kurun; şimdilik sadece fikir alanında çalışın.” Sonra Tayyip Bey’den değil ama çevresinden çok sert sözlerle karşılaştım. “Siz anayasa ya da ceza profesörü değilsiniz, medeni hukukla meşgul olun ve bu konuları bize bırakın.” dediler. Bunu söyleyenler de ne anayasa profesörüydü ne ceza profesörüydüler.

Amerika’nın icazetiyle iktidara gelince AK Parti, ben de ümidi kestim. Açıkça söylemek gerekirse, ilk seçimde AK Parti’ye oy vermedim. Kazanamayacağını bile bile Saadet Partisi’ne oy verdim. Nitekim barajı dahi aşamadılar. Benim için sürpriz değildi, sadece Amerika’dan icazet alındığı için vermek istemedim.

2007 seçimlerine gelince baktım ki, tezkere meselesine çok kızan Siyonist odak bu defa Tayyip Bey’i iyice harcamak için hücuma geçince ben de kayıtlı olmayan AK Partili olup Cumhuriyet mitinglerine karşı çıkıp AK Parti’yi ve Tayyip Bey’i desteklemeye başladım. O sene de iyi bir başarı kazanıldı. Benim de ümidim arttı millet artık uyanmış diye. Eskiden böyle Cumhuriyet mitingleri gibi bir teşebbüs olsaydı, halk etki altında kalırdı. Şimdi tam aksine AK Parti’nin oylarını artırdı. Anayasa değişikliğini beklemeye başladım. Cumhuriyet mitingleri tertipçileri bazı şer odaklarıyla perde arkasından ittifak kurarak bu defa iyice bir hücuma geçtiler; laiklik hücumuna… Başsavcı AK Parti’yi kapatmak için başvuruda bulundu.

AK Parti dediğim 10 yıllık eğitim sürecini geçirmediği için gene 28 Şubat’ta Refah Parti’sinin yaptığını yaptı. Birden bire arazi olup “Biz gerici filan değiliz, sizin gibi cumhuriyetçiyiz ve futbola meraklıyız.” demeye başladı. Siyasi söylemi tamamen bırakıp Türk bayrağı işlenmiş beyaz kıyafet, beyaz şapkayla milli takım savunmacılığına başladı. Benim de tekrar ümidim kesildi. Bu hava karşısında bir süredir yazdığım Yeni Şafak’ı terk ettim. Perde arkası pazarlıklar oldu anladığımıza göre. Anayasa değişikliğinden vazgeçmezseniz iflahınızı keseriz, dendi. Anayasa değişikliğinden vazgeçin, şöyle zevahiri kurtaran bir cezayla perdeyi kapatmayalım, denildi. Öyle de yapıldı. Çok iyi bir başlangıç önlenmiş oldu, ama Tayyip Bey amacını terk etmedi.

İslam hukukunda bir usul kuralı vardır. Bir şeyin bütünü elde edilemiyorsa bütünü terk edilmemeli. Elde edilebilecek için uğraşılmalı, gerisi diğer adımlara bırakılmalı. Hz. Peygamber’in Hudeybiye Musalâhası’nda yaptığı gibi…  O sırada Mekke’nin Fethi gerçekleşemezdi. Daha şartlar oluşmamıştı. İlahi vaat gerçekleşmeyecekti. Hz. Peygamber bunu bildiği için bir dahaki sene hacca gitme iznini alıp böylelikle müşriklerin cephesinde bir gedik açmış oldu. Bir sene kadar sonra, zaten batıl yıkılıp gidicidir, ayetiyle müşriklerin cephesi yıkıldı ve Mekke savaşsız fethedildi. Tayyip Bey de ‘yetmez ama evet’ hareketini başlattı. 2010 referandumuna kadar durum iyiydi. AK Parti 2011’de de tek başına iktidar olunca, şer cephesi, Türkiye’yi büyük bir belaya sürüklemek için o zamana kadar aramızda hiçbir sorun yokken Suriye’de bir isyan başlattı. Suriye’ye mahsus Gezi olaylarını başlattı. Gezi olayları Suriye’de ustalıkla tertip edilmişti. Beşşar Esed de bunu silah gücüyle bastırmaya başlayınca zaten bekledikleri oldu ve Suriye’yi bugünkü haline çevirdiler. Bu arada bizi de halletmek için, ‘Şam’ı fethetmek’ maksadıyla Suriye’ye soktular. Tayyip Bey burada da basiretli davrandı. Yoksa Şam’a ordu sokulsaydı Türkiye çoktan Suriye’nin durumuna gelirdi. Bunu yapamayanlar 17-25 Aralık hücumuna geçtiler, başarılı olamadılar. Sonuçta iyi bir dış politika takip edilemedi.

Seçimlere gelince, AK Parti’nin belki de iktidar yorgunluğu dolayısıyla üç kusuru giderilememişti. Bir kere dış politikada her an bir kıvılcım Türkiye’yi yangına sürükleyebilir. Bu durum önlenemedi. İkincisi belediyelerde, yerel yönetimlerde kamu yararına çalışması gereken görevlilerin rüşvet almaları, müteahhitlerle anlaşmaları vs. önlenemedi. Menderes döneminde de bu tür şeyler Menderes’in itibar kaybetmesine sebep olmuştu. Üçüncüsü de bunlara bağlı olarak emanetlerin ehline tevdi edilmemesi söz konusu. Mesela aday adaylarından seçim yapılırken ümit veren kişiler değil, müteahhitlerle anlaşıp kendilerine bir menfaat kopartacakları kişileri daha çok aday gösterdiler.  Bu da halkın hevesini kırdı.

Bir de Kürtlere ‘Zerdüşt’ diye hitap edilmesi çok yanlış oldu. Zerdüşt, kanaatimce bir peygamberdir. Kur’an’ı Kerim’de Zülkifl diye geçer. Hiçbir zaman müşrik olmamıştır. Peygamber olarak o da tek tanrı inancını tebliğ etmiştir.  Nasıl bazı kitabi dinler sonradan bozulduysa Zerdüşt dini de Mani diniyle bozulmuştur. Arkadan da Yezidilik çıkmıştır. Yezidilik Zerdüştlüğün de temsilcisi değildir. Yezidilik, sözde bir Arap şeyh tarafından İslam’a karşı Mani dininin inançlarını kullanılarak İslami bir görünüş altında icat edilmiştir.

Tayyip Bey’in etrafındaki danışmanları iyi seçilmediğinden o da bunların etkisi altında kaldı. Halkın bir kısmı eski heyecanını kaybetti. Ben de iyi bir şey seçiyorum diye değil, ehven-i şer diye AK Parti’ye oy verdim. Ehven-i şer dediğime göre, diğer partiler hakkındaki kanaatimi artık anlamışsınızdır.

Bu sefer oyumu gönülsüz ve bezgin olarak verdim. Seçim akşamı sonuçla karşılaşınca pek de şaşırmadım, ama hiç olmazsa tek başına hükümeti kuracak kadar milletvekiline sahip olacağını tahmin ediyordum.

Şimdi de koalisyondan endişem var. AK Parti’nin erken seçime kadar kendisine çeki düzen verip halkın karşısına ders aldığını gösteren bir görünümle çıkması gerekir. Koalisyonun fayda getireceğini sanmıyorum. Koalisyon ne HDP ile ne MHP ile ne de CHP ile yapılabilir. Belki en uygun MHP görünüyor ama onlar da AK Parti’nin ayranını iyice kabartır ve AK Parti MHP’ye dönüşür. Bu da AK Parti’nin oy kaybetmesi anlamına gelir. Çünkü kendilerini Türklerle aynı milletten sayan diğer Müslümanlar, iktidar olmak isteyen kişileri ırkçı görürlerse Çerkezliğini, Kürtlüğünü, Lazlığını yahut Boşnaklığını hatırlar ve oy vermez. Bana kalırsa bir erken seçim daha iyi olur. Bu arada Türkiye’ye bir kıvılcım sıçratılmasın da… Bilhassa istediğim bu.

HDP bir kazanım elde ettiğinden ve kendi menfaatini gözeteceğinden erken seçime taraftar olmak istemez. 1994’teki zulümlerden sonra Kürtlerde Türk’e güven olmaz algısı oluşmuştu. Bununla ilgili çok yazıldı, söylendi o dönemde: “Milli mücadeleyi biz de heyecanla destekledik. Mücadele bitince birden bire biz Kürt olduk devlet de Türk devleti oldu.” Türk olmayanın tek bir vazifesi vardır, o da Türk’e uşak olmaktır, gibi laflar söylendi. Köy yakmalar, Müslüman halkın hiç unutamayacağı tacizler… Bunlar Kürt milliyetçiliğini de körükledi. Bu nedenle AK Parti ırkçılığa kayarsa büsbütün kaybeder.  Müslüman Kürtler de ehven-i şer olarak HDP’yi görür.

Bediüzzaman çizgisinde gidip Türkler de Kürtler de ayrılıkçılık istememeli. Kimse Kürt diye, Kürtçe konuşuyor diye aşağılanmamalı. İnsan haklarında, insan onurunda eşitlik sağlanmalı.

Dünyada ve artık Türkiye’de de toplumsal cinsiyet eşitliği politikaları uygulanıyor. Bu politikalar bağlamında sizce aile kurumu hangi tehlikelerle karşı karşıya? Pozitif normlar aileyi koruyabiliyor mu?

İnsan onurunda eşitlik ilkesi bakımından kadın erkek arasında bir fark yoktur. Fakat şunu unutmamak gerekir ki, Hz. Peygamber’in ifade ettiği şekliyle, erkek ve kadın toplumda birbirini tamamlayan iki eşit yarım küredir. “Kadınlar şüphesiz erkeklerin şakikasıdır.” Bunu senelerce yanlış tercüme ettiler ki kadınlar İslam’dan soğusunlar diye. Dediler ki, kadınlar erkeklerin ancak yarısıdır. Hâlbuki böyle bir mana yok.

İnsan onuru olarak kadın-erkek eşitliği doğru. Fakat görevlere gelince, kadına mayasındaki sevgiyle gelecek nesilleri eğitme gibi bir görev verilmiştir. Erkeğe merhamet ve şefkat duygusunu dizginleyebilecek görevler verilmiştir. Kadının çalışması meşru işlerde yasaklanmaz, ama kadın çalışmaya mecbur edilmemeli. Nafaka ödemeye mecbur edilmemeli. Kadın ahlaki bir vazife olarak isterse bunları yapar. Mali görevler aile reisi olarak erkeğe düşmektedir.

Eşcinsel birlikteliklere hukuki sonuç bağlanması, evliliğe benzetilmesi, hele eşcinsellere evlat edinme yetkisi verilmesi; dolayısıyla gelecek nesillerin tahrip edilmesinden kesinlikle kaçınmak gerekir. Bu ahlaksızlığın sınırlarımıza kadar dayandığını söyleyebiliriz. Türkiye’de de çok taraftarları var. Maalesef HDP’nin endişe verici bir özelliği de yanlış bir eşitlik anlayışına sahip olması. Oy kazanmak ve Kürt olmayanlara yayılabilmek için bunu tercih ettiler.  Müslüman Kürtler de bu gibi eğilimleri yüzünden kitle halinde HDP’ye oy vermediler.

Anayasa’da, aile Türk toplumunun temelidir, diye bir vecize var. Medeni kanun da aileyi koruyacak düzenlemeler yapmıyor. Hatta bazı bakımlardan eskisi daha iyiydi. Çünkü Hristiyanlık etkisi tamamen kalkmamıştı o sıralarda. Tabii Katoliklik mezhebinden gelen etkilerden bahsetmiyorum, ama erkeğin evlilik birliğinin reisi olduğu, kadınları ve çocukları barındırma görevinin erkeğe yüklenmesi gibi güzel düzenlemeler vardı. Şimdi kadın-erkek eşitliğini sağlıyoruz diye kadına analık görevini etkileyecek, bilincini kaybettirecek hükümler yüklendi. İslami terimlerle söylersek, erkek de karısından ‘mehr’ isteyebilir. Hâlbuki boşanma tazminatını yalnız kadın isteyebilir. Yeni medeni kanuna göre mesela kadın da erkek de evlilik birliğini temsil eder. Yani erkek karısını borçlandırabilir. Hâlbuki eskiden kadınının evlilik birliğini temsil etmesinin manası şuydu ki, evlilik birliğinin tüzel kişiliği olmadığından kadın evlilik birliğinin ortak ve sürekli ihtiyaçları için alış veriş yaparsa bunlardan koca sorumlu olurdu. Şimdi erkek de sürekli ve ortak ihtiyaçlar için veresiye alışveriş yaparsa karısına borç yükleyebilir. Bu da büyük bir reform gibi takdim edildi.  Kadına yüklenmemesi gereken görevler yüklendi. Bunları hukukçularla birlikte sosyologların da oturup düşünmesi gerekir.

Yeni medeni kanun şiddetin önlenmesi için özel bir kanun çıkardı, ama bu kadın cinayetlerini artırdı. Batı bunları kasten yapmaya çalışmıyor belki, ama yanlış bir yola sapmış durumdalar. Bizim de sınırımıza dayandı.

Bunları yazmaktan, söylemekten çekinmemek gerek. Batılın karşısında susmamak lazım. Avrupa öyle yanlış yöne düştü ki… Hatırlıyorum, Hollanda’da ilk defa eşcinsel birlikteliklere evliliğe benzer sonuçlar tanındığı zaman ilk başta buna alışılamamıştı. Ama şimdi şu hale geldik. Geçenlerde twitter’da gördüm. Lüksemburg başkanı bir erkekle evliliğini ilan etti. Hristiyan Avrupa’da böyle bir şeyin görülmesine imkân yoktu. Şimdi ne hale geldiğini görüyoruz. Bizde de keler deliğine başını sokmak için uğraşanlar var. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Öyle zaman gelecek ki, Müslümanlar olmayanlar başlarını eğer keler deliğine sokup girerlerse, yani şuur altlarındaki yanlış şeytani vesveselere kapılırlarsa, siz de onların arkasından girmeye uğraşacaksınız.”

Onun için Yusuf-u Zehra’yı bekliyorum.

Türkiye’de İslami düşüncenin seyrini nasıl görüyorsunuz? Özellikle son 10-15 yılda İslamcılık nasıl bir noktada?

Türkiye’de doğru bir İslami cereyan yok. İnsanı dehşete düşüren düşünceler ‘İslami düşünceler’ diye genellikle kabul ediliyor. Bazıları ‘Hz. Yezid’ diyecek kadar sapmış durumdalar. Hâlbuki Osmanlı devrinde bazı akıl hastaları veya cahil kişilerde ancak rastlanırdı bu. Yoksa Sultan Hamid ve çevresi ehli beyte bağlı samimi Müslümanlardı. İttihat ve Terakki riya devrinden sonra bir darbe vurdu topluma. Bu darbeler arka arkaya devam etti. Cumhuriyet devrinde dini eğitim yasaklandı. Eski din uleması vefat edince yahut emekli olunca, Türkiye’de yasak olduğu için en yakına, Suriye’ye giderek dar kafalı Işid’cilerin atalarından ders alanlar döndüler Türkiye’ye. Eskiden tarikat demek aynı zamanda ehli beyt sevgisi demek iken, şimdi ‘Muaviye de ehli beyttendir’ denilerek her şey tepe taklak edildi. Şimdi Suudi Arabistan etkisiyle bu gidiş epey kötü.

İslam’ın hedefi başkalarının malını gasp etmek, karısını kızını cariye yapmak değildir. İnsanlık için çıkarılmış en hayırlı ümmet olmaktır. Biz bu ödevi yerine getirmedik. Işid İslam’ı temsil ediyor Avrupa’da ve biz de buna engel olamıyoruz.

Tabii hukukla İslam Hukuku arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?

İslam şeriatı, doğru anlamda tabii hukukun temel ilkeleridir zaten. El kesme, recmetme vs. şeriata dâhil değildir. Bunlar pozitif hukuktur. Şeriat derken değişmez evrensel ilkeleri kastediyoruz. Şeriatın ilahi sevgiden kaynaklanan başlıca üç ilkesi var: Birincisi insanlar arasında mutlak eşitlik. Eşitlik; adaleti insan onurunda Irk, din, dil, cins farkı olmaksızın, lekad kerremnâ benî âdeme ayetinde buyrulduğu gibi Adem’den sonraki nesle insan onuru verilmesidir. İnsana ikram edilmiştir. Sosyal adalet ilkesi bundan kaynaklanır. Yani hukuk devleti herkese insanlık onuruna yakışır bir hayat seviyesi sağlanması için çalışmalıdır.

İkinci temel ilke de dağıtım adaleti denen hakkaniyet ilkesidir. Herkese hak ettiğinin verilmesi… Birincisi potansiyel adalet, ikincisi kinetik adalet… İnsanların ilişkilerinde herkese istihkakına göre, kamu görevlerinin bilgi, ahlak ve liyakate göre verilmesi gerekir. Cezalandırma ilkesi, emanetlerin ehline tevdi edilmesi gene bununla ilgilidir.

Üçüncüsü de dürüstlük ilkesidir. Romalıların honeste vivere (namuslu yaşam) dedikleri ilkedir. Buna bağlı olarak kimseye zarar vermeme, hakkı kötüye kullanmama ilkesidir. Şimdiki medeni kanunun 2. maddesinde yer alır bizde.

İşte şeriat bu üç ilke ve bunların alt ilkelerinden mürekkeptir. İnsanlığa bu ilkelerle pozitif hukuklarını inşa etme görevi verilmiştir. Belirli insani yorumlar şeriata dâhil değildir. Bunlar çeşitli bölgelerde galip gelseler de şeriat değildir. Bunlar insanların hayat imtihanlarında hazırladıkları ödevlerdir ve kötü olabilirler. Ama ödev verenden kötü bir ilke sadır olmaz.

Kendinizi Mutahhari’ye mi Şeriati’ye mi yakın görüyorsunuz? İki ismi de yakından tanıyan biri olarak tarafınız nedir?

Aslında ben daha çok Mutahhari tarafındayım. Şeriati ve etkisi altında kaldığı İkbal için de Muhatahhari şöyle diyor: “İslam’a samimi olarak bağlı olmakla birlikte gençlerin yetişmesinde katkısı olmuştur. Heyecanlı şiirler yazmıştır, fakat doğru dürüst bir felsefi ve irfani bilgisi yoktur. İslam felsefesinden hemen hemen bir şey bilmez.“

Ali Şeriati de nihayet İran’da şah devrinde okullarda yetişir. Ama bir fırsatı vardı. O da, babasının, Muhammed Tâki Şeriati’nin dini bilgisi olan biri olmasıdır. Avrupa’ya gidince, bir taraftan komünizmin kuvvetli olduğu ortamın bir taraftan da Paris’te Sartre gibilerin varoluşçu, tanrıtanımaz düşüncelerinin etkisinde kalan bir gençti nihayetinde. Bunlardan çok doğru sonuçlar çıkartamadan İran’a döndü. Mutahhari’de ise aynı derecede yanlışlara rastlanmaz.

Şunu da söylemek gerekir. Şeriati erken yaşlarda ölmeseydi, ileride yanlışlarını düzeltecekti diye düşünüyorum. Mesela İslam düşmanlarının uydurduğu Beni Kureyza Yahudilerinin katli meselesini bir meziyet gibi gösteriyor. Hâlbuki olay yanlış. Hz. Ali’yi de haşa cellat durumuna getiriyor. Yine Hz. Peygamber’in bir günde 1200 kişiyi öldürterek Medine çarşısında kazılmış kuyulara doldurması… Hz. Peygamber haşa hiçbir zaman Işid’ci gibi davranmamıştır. Davransaydı Mekke fethinde yapardı. Hz. Hamza’nın katilini bu şekilde öldürtürdü.

Bugünün Müslüman gençlerine tavsiyeleriniz nelerdir?

Fatiha suresinin, ölülere okunduğu sırada olsun genel olarak namazda okunurken olsun bilinçle okunması başta gelir. Sıratı mustakîmen’amte aleyhim’in yoludur. En’amte aleyhim de ehli beyttir. Birbiriyle çatışan kişilerin ikisinin de ehli beyt olmasına imkân oktur.  Gayri-l mağdubi aleyhim de ehli beyte zulmedenler, düşmanlık edenlerdir. Bunları ehli beyte eşit sayamayız. Dâllin de doğru inanç ve itikattan sapmış, ama hiç değilse başkalarına zulmetmeyen kişilerdir. İtikat sapmaları dâllin ile ifade edilir. Diğerleri, Müslüman görünse bile, kelime-i şehadet getirse bile, Işid gibi Allah’ın gazabına uğramış kişilerdir.

Ehlibeyt örneğini, ehli beytin yolunu tespit edebilmemiz lazım. Bu da ne samâh sırasında bağlama dinlerken insana doğru dürüst ilham gelir ne de Işid’in kelle kesmelerini takdirle seyretmekle…  Ehlibeyt ne yapardı, ehli beytin ne gibi bir örneği vardı, gibi sorular üzerinde düşünmeli.  Sıffin’de Hz. Ali’nin ve Kerbela’da İmam Hüseyin’in davranışlarının sebeplerini anlamalı.


Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir