Prof. Dr. Hayri Kırbaşoğlu ile sünnet anlayışı üzerine…

Paylaş

İslami ilimlere parçacı yaklaşımlarla bütünselliğin kaybedilmesi sonucu uzman körlüğü diyebileceğimiz bir durumun sonuçları neler olur? Bu bir usul problemi midir yoksa buna yeni bir yöntem olarak bakılabilir mi? İlimleri tedvinde yöntemimiz ne olmalı? En basitinden kitap okurken nasıl bir sıra izlemeliyiz?

Pek çok ilahiyatçının sormadığı son derece önemli bir soru. Bu meslek körlüğü dediğimiz şey oldukça yaygın ama bu bizim geleneğimiz olan bir şey değil. İslam geleneğinde ilim adamlarının tefsir, Hadis gibi özel uzmanlık alanları olsa da diğer alanlarda da mutlaka kalem oynatıyorlar. Bu tip kompleks alimler İslam’da çok fazla olmakla birlikte, ansiklopedist diyebileceğimiz Câhız ve İbn-i Kuteybe gibi örnekler de var.

Eskiler “zü’l-cenahayn” olmak derlermiş. Aslında bunu Ziyaüddün Serdar -çağdaş İslam düşünürlerindenpolimat tabiriyle daha da genişletiyor. Bu polimat yani zul-ecnia, çok kanatlı, yani çok disiplinli demektir. Günümüzde modern araştırmalarda, özellikle ilahiyat fakültelerinde akademisyenler mesela; bir fıkıhçı Hadisle ilgili konularda eleştiriye açık birtakım yaklaşımlar sergileyebiliyor, fakat eleştirildiği zaman ‘Ben Hadisçi değilim.’ deyip topu Hadisçiye atar. Bu hiçbir zaman mazur görülecek bir şey değildir. İslami ilimlerin hepsinin malzemesi ayet ve Hadis olduğuna göre İslami ilimlerle uğraşan herkesin iyi derecede Kur’an, Tefsir, Hadis, Siyer bilgisi olmalıdır. Tefsir diyorsun, esbab-ı nüzul diyorsun bunların hepsi tamamen Hadisle ilgilidir. En önemlisi de bu İslami ilimlerin bütünlüğünü parçalamamak lazım. Peki, genel uzmanlık alanını nasıl besleyeceğiz? İyi bir okuyucu olarak, o konudaki araştırmaları takip ederek. O alanda da herhangi bir akademik açıdan varılan sonuçları sarsacak bir yanlış yapmamak için bu ayrımları önce zihinde kaldırmak lazım.

Bir de alan taassubu diye garip, patolojik bir şey de var bizim hocaların arasında. Mesela; Hadis konusunda sadece Hadisçi söz söyler veya kalem oynatır mantığı… Şöyle bir yaklaşım da söz konusu: Mesela; adam kelamcı ise ona göre en faziletlisi odur. ‘Bunun konusu Allah diyor.’, Hadis ilminin konusu Allah değil mi? Yani öyle garip bir alan taassubu da gelişmiş. Bunlar gerçekten de bazen komik diyebileceğimiz bir nitelikte de olabiliyor. Bir kere bunları kesinlikle kaldırmak lazım.

Genel anlamda İslami ilimler tasnifiyle ilgili de ciddi sıkıntılarımız var. Özellikle İslami ilimler, İslami olmayan ilimler tasnifi gizli bir sekülerizmdir. Bütün ilimler İslami’dir çünkü bir kâinat ayetleri, bir de Kuran’daki ayetler var. Kur’an’daki ayetlerle müfessirler uğraşıyor, kâinattaki ayetlerle Astronomi gibi pozitif ilimler uğraşıyor. İlginçtir; Tefsir alanında çalışma yapan bir müfessir İslam âlimi olması itibariyle eli öpülesi mübarek bir insan olarak görülüyor, ama tarihimizde bir astronomun duası alınacak mübarek bir İslam alimi diye elinin öpüldüğünü ben görmedim. Çok yanlış, kendi kalemize gol atmışız. Müslümanın bütün bilimsel faaliyetleri İslami ilimler içerisine giriyor. Fizikten, kimyadan tutun da tarihe, coğrafyaya, Tefsir ve Hadisden tutun da mimariye, şehirciliğe, ekonomiye siyasete varıncaya kadar bunların hepsi doğrudan İslami ilimlerdir. Bir de klasik İslami ilimler tasnifinin dışına çıkma eğilimleri var bazı dallarda, bunlar modern gelişmelerdir.

Yeni bir İslami ilimler tasnifine, tanımına ihtiyaç var, bu çok önemli! Buna bağlı olarak bilginin İslamileştirilmesi ile ilgili bazı projeler de var biliyorsunuz. Rahmetli Filistinli İsmail Raci Faruki’nin ‘Bilginin İslamileştirilmesi Teorisi’ Malezya’da İslam üniversitesinde uygulamaya konuldu. Bu ilimler çok istenilen düzeyde değil ama… İslam ülkeleri genelde Batı’dan bazı bilimleri ithal ettikleri için, bunların arkasında da bir felsefe var tabi; sekülerizm, pozitivizm… Nasıl yapalım da bunu İslam’a uygun hale getirelim, mahsurunu giderelim, diye böyle bir çaba var. Bu ‘Bilginin İslamileştirilmesi’ projesi de üzerinde biraz daha durulmayı gerektiren bir alan.

Özetle insan ve tabiatla ilgili hemen hemen bütün ilim dallarının İslami ilimler kapsamına girdiğini söyleyebiliriz. .Dolayısıyla ilimleri bir üstünlük yarışına sokmak da bize fayda getirmez. Sadece bir takım tartışmalara yol açar. Bunlardan da kaçınmak gerekir.

Sünnet kitabının başında sarf ettiğiniz bir tanım var çok tartışılan. Yaptığınız tanımı klasik bağlamından çıkarıyorsunuz çünkü. Bu manada sünneti amaç, ilke ve prensip bütünlüğü içerisinde tekrar nasıl yorumlarsınız, niçin?

Şimdi şunu vurgulamak lazım: Tanımların hepsi birer içtihattır, bir kutsallığı yoktur, önemli olan işlevidir. Her biri bir dönem bir takım işlevler görmüşlerdir. Bazen belli sosyo-ekonomik, şartlarda yapılan tanımlamalar farklı coğrafyalarda farklı sonuçlar verebilir, ihtiyaçları karşılamayabilir.

Niçin 20. Yüzyılda bazı şeyleri çok radikal biçimde sorgulayıp yeniden tanımlamaya çalışıyoruz? (Sadece sünnetin tanımında değil pek çok konuda radikal tartışmalar yapılıyor İslam dünyasında.) Sebebi şu: Ortaçağ’da tarihin işleyişi, olayların hızı, toplumsal yapı, iletişim, siyasi modeller, ekonomik yapı, bütün bunlar Hz. Peygamber dönemindekine iyi kötü yakındı. Çok inanılmaz bir değişim yoktu. Yani Hz. Peygamber zamanı ziraat toplumuysa Osmanlı’da da ziraat toplumuydu. Ulaşım Hz. Peygamber zamanında at ve deve ileyse Osmanlı döneminde de öyleydi. Ancak 18. ve 19. yüzyılda sanayi devrimi, Rönesans, Reform, bilim ve teknikteki gelişmeler baş döndürücü bir şekilde hızlanınca yeni olaylar ortaya çıktı, ama bu değişim tarihte hiçbir zaman görülmemiş bir derinlikte ve hızlı oldu. Bunun için ister istemez Müslümanlar şaşırdılar, afalladılar, nasıl bir tepki vereceklerini bilemediler, olan biteni analiz dahi yapamadılar. Öyle olunca da ilk başta -20. Yüzyılın başından itibaren- M. İkbal, Seyyid Ahmed Han, M. Abduh gibi çağdaş düşünürler önce durum tespiti yapmaya çalıştılar. ‘Ne oluyoruz, olan biten ne?’ dediler. Dolayısıyla o safhada çok fazla tanımlar üzerinde durmadılar, daha ziyade devinim kurucu ana kaynaklara nasıl dönebiliriz ve dini sonradan eklemlenmiş olan tortulardan nasıl temizleyebiliriz, orijinal öğretiyi nasıl ortaya çıkarabiliriz gibi saiklerle bir çaba ortaya koydular.

1970’li, 80’li yıllardan sonra giderek yavaş yavaş metodoloji, epistemoloji konuları devreye girdi. Bunun sebebi artık giderek Kuran’a, sünnete dönüş konusunda iyi kötü bir konsensüs oluştu (Bugün en geleneksel, muhafazakar tarikat ve cemaat yapılarının Kur’an, sünnet konusundaki bakış açılarında fazla fark kalmadı). Bu defa buna nasıl dönüleceği sorusu ortaya çıktı. Kur’an’a, sünnete döndüm denmekle dönülmeyeceği için bu sorunun cevabını aradı İslam uleması, entelektüelleri. Bunun cevabı için öncelikle sünnetin içeriğinin belirlenmesi lazım. Bazılarına göre sünnet tamamen hadis rivayetleri tarafından belirlenirken, bazılarına göre sünnet; Kuran’ı bir tomurcuk gül olarak kabul edersek, o tomurcuğun açılmış hali gibidir. Böyle bir bakış açısı ortaya çıkınca bu defa sünnetin içeriği yeniden belirlenmeye ihtiyaç duyuyor ve giderek sünnetin Kur’an-ı Kerim’in açılımdan ibaret olduğu düşüncesi ağrılık kazanıyor. Tabiatıyla İslam’ın ilk kurucu metni diyebileceğimiz Kur’an’dan sonra sünnet, Kuran’ın hayata nasıl geçirileceği konusunda uygulamalı ilk tecrübe olması itibariyle son derece önemli. Bu tecrübenin temel hedefi de Kur’an-ı Kerim’i hayata geçirmek olduğu için ister istemez Kur’an’la sünnet arasında çok güçlü, organik bir bağ ortaya çıktı. Tabi bu işin içeriğiyle ilgili boyutu. Ayrıca bir de sünnete dair bilgi kaynakları konusunda da özellikle tevatür dediğimiz uygulamalı sünnetler röportaj devreye girdi. Öyle olunca da sünnetin ana kaynağı olarak Kuran, mütevatir sünnet ve âhad hadisler gibi bir kaynak sıralaması ortaya çıktı. Bu üçü dışında da yeni bilgi kaynakları da ortaya çıktı. Birincisi Hz. Peygamber’in döneminde yaşamış çağdaş çevre imparatorluklardaki tarihçiler; bunlar Habeşistan veya Sasani Hristiyan tarihçiler olabilir. Bir başka kaynak da arkeolojik bulgular… Özellikle Suudi Arabistan’daki kale yazıları ki, bunlar üzerine son zamanlarda Suudi Arabistanlı arkeologlar çalışıyorlar. Bunlar üzerinde Hz. Peygamber dönemine oldukça yakın pek çok bilgiler, isimler var. Bunlar içerisinde bizim tabakat kitaplarında dahi yer almayan bazı isimler çıkıyor. Bütün bunların neticesinde toplam beşe yakın Hz. Peygamber dönemi ile ilgili kaynak çıkıyor.

Peki, sünnete dair yeni tanım niye gerekiyor? Bir kere 21. yüzyılda sünnetin işlevi, anlamı nedir bunun belirlenmesi lazım. Kitabımda da belirttiğim gibi Hadisçiler, fıkıhçılar, usulü fıkıhçılar ve kelamcılar olmak üzere dört tane tanım yapılır genellikle. Bu, şuna benziyor: Bir dört yol ağzı düşünün. Hadisçi diyor ki, buradan git sünnete gitmek için; fıkıhçı buradan… Şimdi Müslüman bir vatandaş hangi yolu takip edecek? Yani şaşırıp kalıyor dört yol ağzında. İlim adamları ilmî amaçlarla bu tanımları yapmış olabilir ama sünnet ilim adamlarından önce bütün İslam ümmetinin, hepimizin en önemli kavramı. Dolayısıyla âlim, avam herkes için geçerli bir tanımın yapılması lazım. Meselenin bu yönü ihmal edilmiş, niçin? Çünkü eskiden ulema toplumu yönlendirdiği için iyi kötü bu tanımlar iş görüyordu ama 20. Yüzyıl artık ulema-halk, avam-havas şeklindeki ayrımların da giderek ortadan kalktığı, yeni bir sınıfın ortaya çıktığı bir dönem. Nedir bu yeni sınıf? Bunlar; modern eğitim almış, üniversiteler okumuş, Arap ülkesindeyse zaten ana dili Arapça olan, basım tekniklerinin gelişmesinden dolayı İslami bilgilere çok kolay ulaşabilen, İslami konularda fikir üretebilen yeni bir sınıf. Bunları avam veya ulema olarak görmek mümkün değil. Mesela Seyyid Kutub normalde sosyolog, Ali Şeriati sosyolog, Nurettin Topçu sosyolog, Mehmet Akif baytar, Aliye İzzetbegoviç hukukçu, Malik b. Nebi ziraat mühendisi, Perviz Manzur elektronik mühendisi ama bunlar İslam adına birinci sınıf beyinler. Hiçbirisi İlahiyatçı, klasik ulema tipinden değil; yeni bir entelektüel tip… 20. yüzyıldaki değişmeler geçmiş on dört asırdakinden mahiyet ve sürat itibariyle çok farklı olduğu için ister istemez sünnet konusu da yeni ortaya çıkan sınıfın gündemine girdi. Basit bir örnek vereyim: Sünnetin 21. Yüzyılda ne anlama geldiğine dair bugüne kadar gördüğüm en güzel makale Ahmed Kemal Ebulmecd’indir. Sünnetin işlevsel rolüne dair yazı yazan bu adam Mısır kraliyet akademisinin bir üyesidir. Bildiğimiz anlamda bir İslam âlimi değil. Gariptir, 20. Yüzyılda Kur’an, sünnet, İslami ilimler, İslam düşüncesi konusunda en başarılı olanlar İslami ilim geleneğinden gelmeyenlerdendir. Sebebi çok açık; klasik ulema, metinleri çok iyi biliyor hayatı bilmiyor, fakat diğerleri hayatın içinden geliyor.

Dikkat ettiyseniz kitabımda sünnet tanımıyla ilgili yaptığım tanımdan sonra birkaç örnek de verdim; biri Şeriati’nin diğeri Kardavi’nin sünnet tanımı. Kardavi daha geleneksel bir İslam âlimi, ama Şeriati sünneti yeniden tanımlanma ihtiyacı hisseden, hayatın içinden gelen ve genelde İslami hareketler içerisinde aktif rol alan farklı bir entelektüel. Seyyid Kutub, Ali Şeriati; bunların hepsi aktivist zaten. Hocalarımızın aktivist tarafı çok zayıf. Bizim İlahiyatlara bakın kaç tane aktivist var? Benim de yeniden böyle bir tanımlama ihtiyacı hissetmememin temel sebebi lise son sınıftan bu yana İslami h a – reketler i ç e r i s i n d e yetişmem ve İslam davası diye bir idealin varlığıdır. Çünkü biz Seyyid Kutub, Mevdudi, Necip Fazıl ve diğer çağdaş İslam düşünürlerini okuyarak beslendik. Bütün bunların verdiği temel mesaj şuydu: “İslam bir hayat nizamıdır”. Böyle olunca hayatın her alanında; ekonomide, eğitimde sünnet nedir, bunlara cevap vermeniz lazım. Kur’an, sünnet İslam’ın iki temel kaynağı ise hayatın her alanında Kur’an ve sünnetin neye tekabül ettiğinin cevabını vermek lazım. Tabi bir anda, pat diye bu tanımlar yapılmıyor. Bunların üzerinde uzun uzun duruyorsunuz. Hanımların doğum sancıları gibidir entelektüellerin sancıları. Hani, Necip Fazıl ensesinden tutarak kafasını iki dizinin arasına koyup kendisiyle hesaplaşma tablosu çizer şiirlerinde. Ben böylesine derin bir karizma yaşamadım, ama İslam dünyası ne olacak, nereye gidecek gibi soruları 40 seneden beri soruyoruz.

Hocam, gelelim Hadis tenkidi meselesine. Kitabınızda da belirttiğiniz gibi Hadiste metin tenkidi çok önemli, fakat bu durum sened, sened zinciri tenkidiyle sınırlı kalmış durumda. Metin tenkidi niye bu kadar önemlidir ve niçin yapılmalıdır?

Bizler de sizin gibi sürekli talebeyiz, her an gelişiyoruz. Şimdi öncelikle kafanızda İslam geleneği, İslamcılık, ümmetin birliği veya ‘dava’ gibi şeyler varsa sürekli ‘Bu Müslümanlar neden böyle paramparça, nasıl birleştirebiliriz?’ gibi sorular daima zihninizin arkasında olur. Bu sizin akademik faaliyetlerinizi de etkiliyor. Ben mesela şunu keşfettim: (Bakınız, şekil 1) Bu İslam geleneğidir atalarımızdan bize gelen. B u – n u n i ç e r i s i n d e yaşayan 5 tane gelenek var şu anda: Sünnilik, Şiilik, Zeydilik, İbadilik ve Mutezile.

Şimdi Mutezile deyince şaşırıyorsunuz ama onu izah edeceğim birazdan. Şiilik içerisinde; İmamiyye, Nusayriyye, İsmailliyye ve Dürzilik var şu anda. Sünnilik içinde de yaklaşık 11 grup var; dört tanesi fıkıh mezhebi olmak üzere bunlar; Eşari, Maturidi, Sufiler, Zahiriler, , Selefiler… Bizim Hadis kültürümüz bunlar içinden sadece Ehl-i Hadis’i temsil eder. Bu şu demektir: Bu geleneğe (Tablonun tümünü kastediyor.) makro gelenek dersek, burada bizim Hadis kültürü -sadece Ehl-i Hadis’i baz aldığı için- mikro gelenek hatta nano gelenek olur. Şimdi durumu böyle görünce ben önce Hadis konusunda 14 asır boyunca ‘kim ne demiş’ bunu keşfetmeye başladım. İçinizde ümmetçilik, İslam birliği eğilimi olunca ister istemez tamamını kuşatmak istiyorsunuz tabi. Ben de İslam geleneğinin tamamını tanımak için doktora, mastır tezlerinde bu çerçevede yönlendirmeler yaptım ve şu ana kadar elliye yakın mastır, doktora tezi çalıştık arkadaşlarla. Mesela Şafii usul fıkıhçılarının Hadis kültürü, Hanbelilerin kültürü, Zeydilik, İbadilik, Mutezile vb. bunlar üzerinde çalışmalar yapıyoruz. Şu anda bu tabloyu tamamlamaya az kaldı. Şimdi Mutezile ile ilgili kısa bir açıklama yapayım: Mutezile tarihte ve mezhepler tarihinde inkıraz bulmuş, yok olmuş bir mezhep olarak anlatılır. İslam’ı sadece kitaptan öğrenmenin ne kadar yanlış olduğunun en açık göstergesi, Mutezile meselesidir. Biz Zeydilik üzerine çalışma yapan arkadaşlarla beraber malzeme, bilgi toplamaya Yemen’e gittik. Zeydiliğe eğilince gördük ki, Zeydiler aslında Mutezile. Yani bunlar aslında teolojik olarak tamamen Mutezililer. Sadece onlar teolojik kimlikleriyle değil, kendilerini siyasi kimlikleriyle de tanıtıyorlar İmam Zeyd’den ötürü. Devletler de birkaç mutezile görüşünü korumuşlar zamanında. Bunlar yıkılınca Yemen bölgesine kaçmışlar. Kaçarken o muazzam birikim de gitmiş. Yemen şu anda bir el yazmaları cenneti, sürekli bu kaynaklar yayınlanıyor, keşfediliyor. Biliyorsunuz Taha el -Huseyin Mısır’a bir komisyon heyeti olarak gittiklerinde pek çok eser -Kadı Ebu’l Cebbar’ın kitapları dâhil- orada bulundu. Daha sonra bu süreç hızlandı ve şu anda Mutezilenin bütün kaynakları yayınlanmış durumda, ama canlı bir gelenek olarak Zeydiler tamamen usul-ü hamseyi benimsemiş durumdalar. Dolayısıyla ölü bir mezhep olarak değil yaşayan bir mezhep olarak devam ediyor Mutezile. İbadilik Umman ve Kuzey Afrika’da; Şia İran, Lübnan, Irak gibi farklı bölgelerde; Nusayrilik-Dürzilik Lübnan, Suriye’nin belli bölgelerinde; İsmailliler Pakistan’da… Dolayısıyla bunlarında Hadise yaklaşımlarının keşfedilmesi lazım, ama öncelikle Sünnilikle başladık; Hanefi, Şafii, Hanbeli, bu üç mezhebin doktora tezi tamamlandı, yalnızca Malikilik kaldı. Onu da o alanda öğrenci bulamadığımız için sona bıraktık. Maturidilik ile ilgili bir iki tez yapıldı. Eş’ari ile ilgili son zamanlarda yapılıyormuş. Kimin yaptığı önemli değil, önemli olan Hadis yaklaşımlarının ortaya çıkmasıdır. Daha sonra yaptığımız araştırmaları derinleştirmeye de başladık. Taberi’nin Hadis anlayışı ile Cassas’ın Hadis anlayışının tezi yapıldı. Şimdi onu da daha da derinleştiriyoruz. “İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin Hadis Metodu”nu Hüseyin İsmail Hakkı hoca yaptı. Ama onu da derinleştirmek amacıyla İmam Ahmed’in talebesi İhsa b. Eban üzerine bir çalışma yapıyoruz. İhsa b. Eban hem ana Hanefiliğin hem de Mutezilenin Hadis anlayışını belirleyen çok önemli bir isim, f 08 röportaj inanılmaz nakiller var.

Yani tarihi önce keşfederek, Hadis sünnet konusunda şimdiye kadar kim ne demiş, bunları bir havuzda toplamaya çalışıyoruz. Modern dönemde de Afgânî, Abduh, İkbal bunların da sünnetle ilgili iyi kötü bazı tespitleri olmuştur. Sünnet üzerinde sistemli bir çalışma yapmamışlar ama bakış açıları var. Şimdi klasikle moderni birleştirerek buradan 21.yy için hem yaşanabilir yani uygulanabilir hem de sürdürülebilir bir sünnet modeli nasıl olabilir? İşte böyle bir çalışmanın üzerinde çalışabilmek için önce bunun sınırlarını belirlemek lazım. Sonra tanımını yapmak gerekiyor.

Hadislerin ilkesel olarak tanımlanması gerekir çünkü; Hz. Peygamber döneminden Osmanlı’ya gelinceye kadar ayetleri ve hadisleri birebir uygulamak mümkündü. Bugün de Suudi Arabistan’da Hz. Peygamberin dönemine yakın şartlarda yaşayan pek çok Arap kabileler var. Orada da hala ayet ve hadisleri birebir uygulayabilirsiniz, ama İstanbul, Tahran, Kahire, Dimeşk gibi büyük metropollerin iletişim tarzları, ekonomik ilişkileri, ulaşımı tamamen değişmiş durumda. Böyle olunca da ister istemez içtihat dönemine çok erken ihtiyaç duyuldu. Buralarda çözüm olarak (!) Hz. Peygamberin yaşadığı dönemini aynen taklit edeceksiniz ki bunun sonucunu da bugün görüyoruz cami önünde sakallı, şalvarlı misvak satanlar… Bugün ulu devletler, uluslararası anlaşmalar ve ilişkiler, işgal, emperyalizm, Batı’da Modernizm dediğimiz aşırı gelişmiş bir sistem, katliam, mandacılık sistemi, ekonomi, sanayi, çevre sıkıntıları var. Bunlarla ilgili söyleyecek hiçbir sözleri yok bu insanların. İslam toplumunun bu düşünceyle bir yere varması mümkün değil. Batı’daki gelişime, meydan okumalara karşı rekabet edip bunlara cevap vermek lazım. Bunlara karşı sizin alternatif bir sistem kurmanız lazım. Diyelim ki yönetimde, nasıl yönetilecek; ailede, aile çekirdek aile mi olacak, büyük aile mi; ekonomi… Bunların hiçbiri bu kesimin gündeminde olmayan konular.

Modern devletin nasıllığı bizim klasik fıkıh, hadis kitaplarında anlatılan bilgilerle çözülemeyecek kadar karmaşık. Bunları çözebilmeniz için sizin bir takım parametrelerinizin olması lazım. Mesela bu parametreleri, ilkeleri bizim Hadisçilerimiz ya da İslam ulemalarımız değil de İslam entelektüelleri sunuyor bize. Mesela; ekonomi alanında Kur’an ya da sünnetin bize sunduğu en üst parametre nedir? Bu soruyu sorduğunuz zaman cevabını kolaylıkla bulursunuz; ‘el-mülkü lillah’ (Mülk Allah içindir.) “Ne kadar basit, ben bunu biliyorum” diyorsunuz değil mi, ama bunun yorumlaması var, o daha önemli. ‘El-mülku lillah’ ifadesi tüm ekonomi faaliyetlerini birleyen, çevreciliğe varıncaya kadar yansımaları olan bir yaklaşım. Mesela; İslam ekonomisinde Adil ekonomi dağılımı olmalıdır, zenginle fakir arasındaki uçurumun farkı fazla olmamalıdır. Ne kadar az ise bu fark o kadar İslami bir toplum, ne kadar fazla ise o kadar gayri İslami bir toplum oluşur. Mutlak eşitlik Komünizmde mümkün müdür? Hayır, fakat idealdir. Keşke yapabilsek. Pratikte olmadığı için olmuyor yoksa ideal olarak Kur’an’da buna örnek bazı ayetlerde var: “Sizler elinizin altındakilere verip de size eşit olsunlar pek istemezsiniz!” (Nahl 71.ayet) diyor. Sonuç itibariyle gelir dağılımı nasıl olacak öyleyse?

Peki, bilimde nedir bu ölçüt, ‘Allahu a’lem’, hep ulemaların söylediği bir şey… Bu ifadenin öyle derin anlamları var ki, bunları çağdaş İslam düşünürleri tartışıyor. Mesela; Batı’da pozitivizm var ve her şeyin kriteridir. Buna karşın Allahu a’lem görecelilik demektir. İslami ilimler ve İslam ulemasının mütevazı tutumuna Einstein’ın izafiyet teorisinden sonra yeni yeni geliyor Batı. Bundan hareketle göreceli hakikat diye bir kavram geliştirdi Batı Felsefesi, mutlak hakikat ve göreceli hakikat gibi ayrımları olan.

Bir de kadının konumu var tabi. Şu anda İslam dünyasında kadının pozisyonu nedir? Kadın siyasetin dışına itilmiş asırlarca. Burada Allah Resul’ünün yeri çok önemlidir. Şöyle bir baktığımız zaman Allah Resul’ünün döneminin gerisine gittiğimizi görüyoruz. O dönemde kadınlar her alanda aktif; beş vakit namazda, bayram namazlarında… Bazıları ilk defa duymuş gibi inanamıyorlar, ama peygamberimiz özellikle onların namaza gelmesi için teşvik edermiş, erkeklere namazdan sonra biraz daha beklemelerini söylermiş onların önce dağılması için vb. Daha sonra savaş alanında, ticarette, pazar denetlemede, yani hayatın her alanında varlar, ama sonra bakıyorsunuz kadın yavaş yavaş toplum dışına itiliyor. Bilimde kadın hiç yok mesela. Hz. Aişe validemizin geleneği nerede?! Pek çok sahabenin bile birçok alanda müracaat ettiği böyle bir model oluşturulmamış.

Doksanlardan bu yana İstanbul’da yaygınlaşan ‘Makasıt’ yaklaşımı var. Bu yaklaşıma göre fıkıhta tek tek içtihat yoluyla çözüm üretmek ve anında içtihat yapmak yerine -aynı benim sünnet konusundaki yaklaşımıma benzer bir biçimde- İslam’ın gerçekleştirmek istediği hedefler belirleniyor. Sonra bu hedefleri gerçekleştirmek için yöneticiler, mahalli idareler neler yapmalıdır, bunlar üzerine kafa yoruluyor. Bu makasıt yaklaşımı da şu anda yükselen bir değer, bilhassa Arap dünyasında. Şimdi benim aklımın erdiği bu kadar, ama biri çıkıp ‘Bugün ben modernizmin getirdiği her soruna karşı sadece Hadis kitaplarındaki Hadislerle bulabilir’ derse ben buna razıyım, ama bunu kanıtlaması lazım.

Ben hadis ve ayetleri tek tek alıp uygulama şeklindeki bir tatbikatın fiilen mümkün olmadığı için sünnet konusunda -yalnızca sünnet değil Kur’an için de- hayatın temel alanlarındaki temel esaslarının belirlenmesi gerekir. Bunların tikel çözümlemeleri Mısır’da farklı, Türkiye’de farklı, Suud’ta farklı, Bosna Hersek’te farklıdır. Bu farklılıklara da fırsat verilmesi için genel ilkelerin belirlenmesi, her tikel farklılığın göz önünde bulundurularak güncellenmesi gerekir, ama daha önemli bir şey daha var; en son dünya görüşü. Nasıl bir Dünya görüşü?!

Biz Kur’an-ı anlamaya çalışırken indiği ortamı, tarihsel olarak iniş seyrini anlamaya çalışıyoruz. Mesela; şu durumda, şu konumda, şu şartlarda peygamber ne yapardı, bunun cevabı aranmıyor. Bir hadisi peygamber ne yapmış ne etmiş diye okuyoruz; ama oradaki akıl, temel mantık ne, işte bunun yanıtını çok aramıyoruz, öyle değil mi?

Bir eksiğimiz var evet… Şimdi bu şema (Bakınız, şekil 1) çok önemli, şunun için: mesela biz eğer ehl-i hadis geleneğinin yanında usul-ü fıkıh geleneğini de bilmiş olsaydık bugün pek çok problemin üstesinden rahatlıkla gelebilirdik. Bilhassa usulü fıkıh bugün karşı karşıya bulunduğumuz pek çok meselenin çözümünü mümkün kılacak geçerlilikte. Mesela; Tahir b. Aşur’un kitabında Hz. Peygamberin yapıp etmelerinin hangi sıfatla (peygamber, devlet başkanı, yargıç, müftü, babalık) olduğunu araştırıyor. Türkiye’de ve İslam dünyasında Hadis eğitiminde bunların fazla üzerinde durulmuyor. Hâlbuki usulü fıkıh perspektifinden sünnet konusu ele alınsa inanın bu ülkenin tartışmalarının sıkıntılarının %50’si ortadan kalkar.

Hadiste bir ayrımımız daha var ehl-i Hadis, ehl-i rey diye. Bizim Hadis kültürümüz daha çok ehl-i Hadis kültürüdür. Abdullah bin Ömer, Cafer b. Abdullah gibi sahabeler Hz. Peygambere olan muhabbetinden, o ne yaparsa her şeyi yapmışlar. Bireysel olarak buna saygı duyabilirsiniz ama bir toplumun, bir ümmetin yönetimi söz konusuysa bunlarla devam edemezsiniz. Ehl-i rey ise Hz. Peygamberin yapıp etmelerinin hangi sıfatla olduğunu ve bunun bağlayıcılığını (Peygamberin yapıp etmeleri vücub, istinbah, mendupluk şeklinde sınıflamaya tabi tutmak.) anlamaya çalışır.

Bugün modernitenin meydan okumaları ile yüzleşemediğimiz için geriye, tarihe kaçıyoruz. Tarihe kaçma dediğimiz şey; tamamen hayattan, dünyadan kopmak anlamına geliyor. Bu durum çelişkiye de yol açıyor. Mesela peygamber çatal kullanmadı diyor, ama Mercedes’e biniyor adam, cep telefonu kullanıyor. Selefilere bakıyorsunuz evde, bireysel hayatında, kılık kıyafette özellikle -sünneti- yaşamaya çalışıyor, ama diğer alanlarda moderniteye gırtlağına kadar girmiş. Hâlbuki bizler hayatın her alanında İslami ilkelerden hareketle Batı’nın, modernitenin meydan okumasına karşı –sinema, çizgi film, eğitim sistemi medya, çevrecilik vs gibi alanlarda- İslami bir model üretmedikçe istediğimiz kadar çarşaf giyelim, peçe takalım…

Tüm ilimlerin gelişim seyrine baktığımızda ihtiyaçtan doğuyorlar aslında. Fıkıh da hakeza… Müslümanların pratiklerine baktığımızda böyle bir ihtiyaç göremiyoruz genel olarak. Yani bizlerin İslami düzende yaşamak gibi bir derdi kalmadı. İslami yönetime ihtiyaç hissettiğimizde sonuç olarak yeni, modern zamanlara uygun İslami çözümler beraberinde gelmez mi?

Bizler İslami bir toplum, sosyo-ekonomik adaletle, İslami bir model kurma davasında olan bir İslami hareket tasarlıyoruz. Bu İslami hareket, İslami bir model oluşturacağı zaman sünnete nasıl bakmalı? Bu soruya cevap sadedinde bunlar için kafa yoruyoruz. Yoksa dediğin doğru; Müslümanların bütün derdi şu anda ihale. Mücahitler müteahhit, tasavvuf ehl-i tasarruf ehl-i olmuş… Bankalar, holdingler… Ben hala davası olan bir toplum düşünerek bunları yazdım, ama şu anda dava mava yok. Kendi tabirimle herkes abdestli-takkeli kapitalist, kınadığı insanlar gibi yaşamak için can atan, bunun için kendi değerlerini ayaklar altına alan… Maalesef çok kötü bir gidişat var. Müslümanların tekrar bir davaları olduğunu hatırlayarak ‘Ya! bizim İslam diye bir davamız vardı, bu değerlerimizi topluma nasıl taşıyabiliriz?’ diye bir hassasiyet oluştuğunda, Ona hazırlık olsun diye bunları biz yazıyoruz. Yoksa şu anda kimsenin sünnetti, şeydi böyle bir derdi falan olduğunu söyleyemeyiz.

Peki, tabanla, halkla ilgilenilmediği müddetçe böyle bir istek, talep oluşur mu?

O da doğru. Ben dediğim gibi siyasi, İslami hareketler içerisinde çalıştım. Mesela; Bülent (Arınç) Bey siyasette adım adım giderek geldi bu noktaya. Düşündüm ki ben de bu davaya ilim alanıyla katkı sağlayayım, çünkü günün birinde işin sonu -İslam’ın temel referansları Kuran sünnet olduğu içingelip oraya dayanacaktı, biliyordum ben bunu. Onun için şimdiden hazırlık yaptım aslında.

Hocam, şimdi bir parti neoliberal ve kapitalist düzen içerisinde siyasi pratikler üretiyor. Bunu yaparken de bir yanda sistemin hamiliğini de üstlenmiş oluyor. Bu ne kadar makul ve İslami, ya da ne kadar ihtiyaç biriktirir tabanda?

Valla, sistemi her hâlükârda değiştirmek mümkün, ancak sistemi değiştirmek yerine bizim İslami hareket aktörleri ‘Dindar insanlar gelirse bu sistem düzelir.’ şeklinde düşündüler. Fakat şunu unuttular; -bakın ahlakın iki boyutu var: bireysel ahlak, toplumsal ahlak- onlar ahlaklı insanların gelmesini yeterli zannettiler, ama sistem o ahlaklı insanları ahlaksız hale getirdi. Sistemi ahlak üzere kuracaksınız. Öyle ki kişinin kendisi ahlaksız da olsa ahlaklı davranmak zorunda kalacak. Buna kafa yorulmadı.

Diyelim ki siyasi parti olarak, parti siyaseti yapıyorsunuz. Bir karar alınacağı zaman İslam’ın emri şuradır, yani tam katılımdır. Bugün nasıl oluyor peki bu? Parti, liderin ağzından çıkan iki kelimeyle oluşuyor. Bunu şimdikiler de, Erbakan Hoca da, cemaat-tarikat liderleri de İslam’a aykırı görmediler. Hâlbuki Allah Resulünün hayatına baktığımızda 17-18 istişare uygulaması var. Tamamı da istişareden çıkan sonuca boyun eğmiş. Kimse ‘Benim dediğim olsun!’ dememiş. Kuran’ın ifadesiyle ‘emruhum şûrâ beynehum’ ayeti lideri de bağlar. Tavsiye niteliğinde değildir, bağlayıcıdır emir.

Hocam, neoliberal, kapitalist sistemde particilik yapmak İslami hareketin bir tarzı mıdır, ya da bu İslam’a ne kadar uygun bir şeydir?

Şimdi temelde İslam’da bir iktidar bir muhalefet olarak iki mekanizmanın olması lazım. Eskiden ümera iktidarı, ulema muhalefeti temsil ederdi. Sendika yoktu, STK yoktu ama işçilere, kölelere zulmediyorsa bir yönetim hemen ulema diyordu ki: ‘Fetva veririm, seni azlederim!’. Böylece toplumsal denge korunuyordu. Şimdi bunun yerine sivil toplum ikame edilebilir.

Müslümanlar Batılı yönetim veya yönetici modellerini eleştirip de tam katılımcı bir model önermediler. Sadece eleştirmekle yetiniyorlar. Hâlbuki son zamanlarda yönetim değil, yönetişim (Governance) diye bir kavram var. Yönetişim yönetilenlerin de yönetime katıldığı bir sistem. Şu anda Katar’da master düzeyinde Qatar Faculty of İslamic Studies’de İslami Governance diye bölüm ve dersler var. Bizim yetmiş beş milyon Türkiye’de bu konuda fikir üreten bir tane adam yok. Sistem ahlakı üzerine bir tek adam yazıyor koca Türkiye’de: 9 Eylül Üniversitesi’nde Can Gündüz Aktan… Bunun dışında sistem ahlakı konusunda kitap yazan yok. Bireysel ahlak ile sistem ahlakı yan yana gitmedikçe sistemin kendisi ahlaksız olduğu sürece ahlaklıyı da kendine benzetir.

Tabi hocam, Müslümanlara bakın on yıldır refah, hayat standartların artması vs. ile geldiğimiz şu son süreç; ahlaksız, merkeziyetsiz bir nesil!

Eğitim sisteminin tabi sonucu bunlar. Şu anda bizim siyasi, iktisadi, eğitim modellerimiz batılı; medya her şeyiyle batılı. Buna alternatif yok. Size özetle şunu söyleyeyim: Batı’nın Hollywood’una rakip olabilecek Bollywood (Hindistan), Nollywood (Nijerya) gibi alternatif sinema sektörü kurmadıkça İslami bir düzen hayaldir. Niye, çünkü bunlar sürekli beyin yıkıyorlar. Daha tehlikeli bir şey söyleyeyim: şu anda Türkiye’de İslami dediğimiz kanalların öbürlerinden hiçbir farkı kalmadı, niçin? Kötü filmler tehlikeli değil artık, reklamlar… Reklamlar yüzlerce defa tekrarlanıyor ve tamamen bu batılı seküler, hedonist, tüketime dayalı, hiçbir değer taşımayan bir insan modeli üretiliyor bunlarla. Bunlarda kullanılan 25. kare, subliminal vs. çok şeytanca teknikler. İslamcıların gündeminde bunlar yok. Sünnet, Kur’an bize bu konularda açık, hazır bir çözüm veremez. Burada siz Akif’in dediği gibi Kur’an’dan ilhamınızı alacaksınız. Siz bunlara alternatif olarak daha insani, daha vicdani, daha ahlaklı hatta Batı’yı da kendisinden kurtaran bir sinema sektörüne, sanat dalına gireceksiniz. E bizim İslami hareketlerin gündeminde kültür, sanat, edebiyat, plastik sanat -hele hiç- hiç yok, sinema yok. İran biraz bu konuda başarılı. Arap dünyasında da biraz ilgi var, ama İran bunda en başarılı. Plastik sanatlarda da, sinemada da, şiirde de vs. Diğerlerinde maalesef böyle iddialı bir gelişmişlik yok.

İran’ın bu noktada başarılı olmasındaki sebep ilk olarak siyasal bir hamle ile sistemin kendisini değiştirmesi ve sonrasında kültürel aktiviteleri kurulan sisteme göre yeniden dizayn etmesi değil midir?

Tabi, ama orada bir de gelenek (felsefe geleneği) kesintiye uğramamış. Türkiye’de fakültelerden atılmaya çalışılan felsefe bir tek İran’da devam etmiş. İran’da herhangi bir sarıklı imam efendiyi çevirin, size bir saat felsefe hakkında konferans verir. Ya bu İran da bizim medeniyetimizin parçası. Niye biz bunlardan örnek almıyoruz? Tefekkür yok bizde. Şeriati’yi hepiniz bilirsiniz. Peki, Nurettin Topçu’yu kaç kişi biliyor? Size teminat veriyorum: Nurettin Topçu’nun Şeriati’den hiçbir farkı yok. Nurettin Topçu Türkiye’nin Şeriati’si, Şeriati İran’ın Nurettin Topçu’sudur. Bu konuda ikisini mukayese eden bir makale de yazdım ‘Destursuz Çağa Girenler’ diye. Benzerlikler inanılmaz. Herkes Şeirati’yi biliyor, Topçu’ya sahip çıkan yok, niye? Sadece kitaplarını basıyor Dergâh Yayınları, ama davasına sahip çıkan yok!

Hocam, bu, biraz bedel ödemekle de ilgili herhalde. Şeriati davasını kanıyla süsledi.

Aynen! Çünkü Topçu Müslümanların kafasına vuruyor, hakaret ediyor siz Müslüman değilsiniz diye çok ağır eleştiriyor. Müslümanların hoşuna gitmediği için yanaşmıyorlar Topçu’ya, ama o Şeriati gibidir bakın. Şeriati ne diyor: ‘Ben sizi rahatsız etmeye geldim!’. Topçu da sürekli rahatsız ediyor. Bizim, bizi rahatsız edecek insanlara ihtiyacımız var. O yüzden Allah Resulünün sünneti hayati öneme haiz. İçinde yaşadığımız şartlarda Müslümanların kapitalistleşip tüketim toplumu modeline doğru savrulduğu dönemde, tam da şu anda Allah Resulünün o sade hayatına; işte geldiği zaman “hanginiz Muhammed?” diye sorgulanma ihtiyacı hissettiren bir sadeliğe ihtiyacımız var. Peygamberin bodyguardı, koruması vs.’si yok. Bakın, bunlar mümkün. Yunanistan’da yeni seçilen adam (Başbakan Aleksis Çipras) bile sokakta geziyor. Kuzey Amerika’da bisikletle gidiyor, yaya gidiyor başbakanlar. Bunlar normalde bizim yapmamız gereken şeyler. “Dünyada tek bir İslami lider var. O da Hugo Chavez!” dedim diye bazı İslamcı arkadaşlar kızdılar. Bir de Jose Mujica (eski Uruguay Cumhurbaşkanı)… Aslında bu adam adı konmamış bir Müslümanlık yaşıyor, biz adı konmamış bir firavunluk yaşıyoruz.

Kesinlikle Hocam, sanırım tüm bunlar ya bu geleneği eleştirmediğimiz için ya da bu şekilde yaşamaktan hoşlandığımız için…

Bakın, bunların (Hugo Chavez vs.) dünya görüşü bizim hadislerimizdeki ile aynı. Dünya görüşü meselesi felsefi bir yaklaşımdır. Dolayısıyla bizim sünnetin felsefesini de yapmamız lazım. Yani Allah Resulü’nün bize sunduğu mirasın felsefesini yapıp yirmi birinci yüzyıl felsefesine modellemek gerek… Kur’an’ın da felsefesinin yapılması lazım bugün.

Kur’an’ın ahlak düzeni konusunda tek yazan adam Muhammed Abid El-Cabiri. Çağdaş İslam düşüncesinde İslam dünyasını ayağa kaldırmak için fikir üreten adamların hepsine bakın hemen hemen hepsi felsefenin tezgâhından geçmiştir. Felsefe derken şunu kastediyoruz: ilk daki İbn-i Sina, Farabi vs. bunlar değil de modern felsefe… artık eskisi gibi korkmayı gerektirecek bir şey yok modern felsefede. Klasik felsefede metafiziğe (Allah’ın varlığı vs.) girildiği için biraz çekiniliyor konularından dolayı. Bugün modern felsefe dediğin nedir: Siyaset felsefesi, ekonomi felsefesi, tarih felsefesi, toplum felsefesi… Burada iman-küfür sınırı yok. Bu alanlara biz çok rahatlıkla girebiliriz. İşte ne bileyim sanat felsefesi… Mesela; Aliya dışında sanat felsefesi üzerine yazan yok. Ben kafamdaki pek çok soruların cevabını Aliya’da buldum. Hiçbir tefsirde, hiçbir fıkıh kitabında bulamadım. Mesela resim, suret niye yok bizde? Bunların cevabı bir tek Aliya’da bakın. Peki, Aliya nereden buluyor bunları? Aliya hem doğu felsefesini biliyor (Sovyet Blokunu), hem Batı’yı. “Doğu-Batı Arasındaki İslam” dediği aslında o. Yani, bir Sovyet Bloku, bir Avrupa, bir de ikisinin arasında Bosna var. Burada hem Bosna’yı anlatıyor Aliya hem de İslam’ı. Peki, İslam nerede? Aliya üçüncü yolu savunuyor ki ben Aliya’yla tamamen hemfikirim. Üçüncü yol olan İslam (kapital, komünal, sosyal, liberal gibi) herhangi bir ek, takı istemeden bir tek kendisidir. Böyle bir şey ortaya koymanız lazım. Bunu koyarken de bu modellerden (sosyal, liberal modeller) yararlanacaksınız. Ben on sene liberallerle çalıştım, çok şey öğrendim. Anayasanın, vatandaşı devletin baskısından korumak için yapılacağını onlardan öğrendim mesela. Hâlbuki biz devlete tapardık. Devleti korumak için anayasa yapıldı şimdiye kadar. Keza özgürlükler meselesinde, yani siyasi konularda siyasi liberalizmden çok şey öğrendim, ama ekonomik liberalizmle hiç anlaşamıyorum, çünkü ekonomik liberalizmin vardığı yer vahşi kapitalizm. Mesela; sosyalizmin işlevsel olduğu Latin Amerika’da Marksizm ile Katolikliğin sentezlendiği bir deneme var. Müslümanlardan, ilahiyatçılardan hiç kimsenin oraya gidip bu durumları incelediği yok.

Oralara gitmek için var olan sistemden rahatsız olmak lazım, hemen herkesin sistemle sorunu yok. Problem bu değil mi?

Evet. Şimdi düşünün; bir imam çıkacak ve imamlarla birlikte toplumsal, siyasi hareket başlatacak… O nedenle dünya görüşü çok önemli. Bence bu işin altında bir felsefesinin olması lazım. Hem batıyla hesaplaşmak hem de İslam’ı, Allah Resulünün modelini bir dünya görüşü olarak yirminci yüzyılın kavramlarıyla yirminci yüzyılın kafalarına aktarabilmek için Kur’an ve sünnet tartışmalarının yapılması lazım. Tabi, bu aslında bir başlangıç. Bu dünya görüşü üzerine akademik, entelektüel; çalışmalar, tartışmalar yapmak lazım. Henüz o noktada değiliz, onu da söylemiş olayım.

Arap Baharı meselesine özelde Libya ve dört yıldan beri çokça tartışılan Suriye meselesine farklı bir yaklaşımınız var. Suriye ile ilgili izlenimlerinizden kısaca bahsedebilir misiniz?

Sadece Suriye değil… Facebook’ta benim sayfamın altında şöyle bir şey yazıyor benim yaklaşımımı daha ifade eder diye: Politik olarak muhalif, entelektüel olarak eleştirel Akademisyen; Aktivist… Ben 10-15 senedir Ortadoğu’da yoğun olarak toplantılara katılıyorum, geziyorum vs. bunun verdiği bir şey var. Kanaatime göre İslam ülkelerinde İslam dünyasının geleceğini (o ülkenin) yöneticilerine kesinlikle ipotekleyemeyiz, endeksleyemeyiz. Yani, bunlar halkların iradesini temsil eden yöneticiler değil, Türkiye’de dâhil. Şöyle basit bir hesap: İslam dünyasında cumhurbaşkanı, başbakan, bakanlar, milletvekilleri, üst bürokratların hepsini sayısal olarak toplayın, bir buçuk milyar Müslümanın %1 bile değil bunlar. Bu %1, biz %99’un geleceğine hükmediyor. Şimdi tersine çevirip süreci şöyle dersek: ‘Bundan sonra (biz) %99, bu %1’i yönetecek!’. İşte bu bedel ödemeyi gerektirir.

Ben Suriye meselesinde Türkiye’nin bölgede arabulucu ve kolaylaştırıcı rolü oynaması gerektiğini baştan beri savunuyorum Katar ile beraber. Katar ekonomik güçle, Türkiye siyasi nüfuz gücüyle bölgede hem batı ile İslam dünyası arasında, hem de İslam röportaj 09 10 röportaj ülkeleri arasındaki ihtilaflarda bir arabulucu rolü oynuyordu. Yakışıyordu ikisine de, fakat ne zamanki Libya ve Suriye‘de taraf oldu dengeler tamamen aleyhimize işledi. Şimdi hata nerede? Niçin ben farklı yaklaşıyorum? Baba Esad zamanında da biliyorsunuz İhvan-ı Müslimin kalkışma yaptı. Otuz bine yakın insan öldü. Ben onun akabinde gittim gördüm. Bebeklerin çatılardan bile atıldığı söyleniyor falan… İnanılmaz bir vahşet. Bu yaşandı. Bir kere niye böyle yapıyor bu adamalar, diye düşünmek gerek. Sadece söverek bir şey olmaz. Şimdi Nusayriler azınlık doğru; bunlar Fransa bölgeden çekilirken bölge problemli kalsın diye yapılmış. Suriye’de Nusayriler azınlık, Sünniler çoğunluk, fakat yönetim Nusayrilerde. Şimdi bu tür bir yapıda herhangi bir grup ekseriyet dahi olsa bir dış güçle ilişki kurarak mevcut düzeni değiştirmeye kalktığınızda dünyadaki tüm devletler acımasız biçimde -çünkü iktidarı kaptırırsam onlar beni keser diyerek can havliyle- müdahale eder. Bunun böyle olacağını kestirememek bence hata.

Hocam, iktidarda bölgeyi ve bölgedeki güç dengelerini tam saptayamamak gibi bir yanılgı mı var?

Şimdi birincisi bu. İkincisi de Suriye ile gayet iyi giden ilişkilerden sonra Türkiye’nin kendisini bölgede ‘Küçük Amerika oldum’ zannederek buyurgan hale gelmesi. Hala öyle konuşuyor Davutoğlu ve Tayyip Erdoğan. Bu doğru değil. Yüz defa söyledik yapma diye, diyorlar. Bu adam senin emir kulun değil ki. Bu belki de on belki de yirmi senede olacak bir şey.

Peki, ‘küçük Amerika olmak’ gibi bir yanılgıya nasıl düştüler, nasıl inanılır ki buna?

Hayır, şimdi şöyle: İktidarın en önemli hatası danışman kadroları. Bu işi bilen içlerinde bir tek adam yok. Tamamen genç, toy, yeni yetmeler danışman olarak İstanbul’da istihdam edildi. Bunların özelliği liderlere ‘Ağam, Paşam!’ demeleridir. Liderlerin hoşuna gidiyor, fakat bunların bütün derdi bir takım makamlara gelmek. Bunu zaten şimdi adaylara bakarak da görebilirsiniz. Bunlar içerisinde bölgeye adımını atmamış ama bölgeyle ilgili rapor isteyen, hazırlayan insanlar var. SETA’nın (Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı) ilk raporu Irak Raporu idi. Irak raporunu hazırlayanlar Gökhan Çetinsaya ve Melih Altınışık. Birisi Hacettepe’de biri de YÖK Başkanı şimdi. Toplantıya ben de katıldım. Hocalara sordum ‘Arapça biliyor musunuz?’ diye, Arapça bilmiyorlar. ‘Bölgeye gittin mi?’ diye sordum, gitmemişler. “Nasıl hazırladın raporu?” dedim. İnternette, masa başında oturursanız böyle… Böyle devlet yönetimi olmaz!

Sizce Suriye’deki tavır Türkiye’nin özerk bir stratejisi mi, yoksa…

Bakın Türkiye -amiyane tabirle- gaza geldi, nitekim daha sonra batılılar ortada bıraktılar, açıkta kaldı. Batıya güvenilmeyeceğini bilmesi lazımdı. Atalar ne demiş: Ayıdan post, gâvurdan dost olmaz. Bunlar da biraz iktidar sarhoşluğu oldu . İktidara gelince bölgedeki dış politikada da her istediğimizi yaptırırız zannettiler. Büyük hata yaptılar, Libya’da da öyle. Üç gün önce ‘NATO’nun ne işi var orada’ dedi Tayyip Erdoğan; üç gün sonra ‘Biz NATO’yla beraberiz’ dedi. Tabi bunlar Arap dünyasında görülüyor. Libya ve Suriye olayları olmadan %90 oranında yıldızdı Türkiye bölgede, -o esnada ben dolaşıyordum Ortadoğu’da- şu anda %50. Hatta çok Tayyip Erdoğan’la, Ak Parti’yle, Davutoğlu ile ilgili ağır hakarete varan, zehir zemberek yazılar; ‘Tayyip Erdoğan kadın düşmanı’ diye yazılar var. Niye? İşte bu basiretsiz politikalardan dolayı bunlar. Şimdi Amerika, Avrupa, bütün tarafları masaya oturtmak istiyor çözüm olarak, hala bizimkiler kuyruğu dik tutmak istiyorlar. Yanlış, bence bu akan kanda bizim iktidarın kesinlikle sorumluluğu var. Bir an önce bu akan kanın durdurulması lazım. Esed diye diretiyorsun, ama adamlar ölüyor. Diretmenin bedeli masum insanlar. Bu adamın gitme ihtimali de yok. Amerika, Rusya vazgeçti. Bu durumu daha artık ben anlamıyorum. Tabi tüm bunları söyleyince, yani akan kanların durması için bunları söyleyince İhvanı bölgede iktidara getirmeye endekslenmiş, şartlanmış zihinler sizi hemen ‘Esedci!’ diye damgalıyor. Atasoy Müftüoğlu’nu da öyle damgaladılar, başkalarını da öyle.

Biz Doğu Konferansı gelişimi çerçevesinde 1. İstanbul Buluşması’nı yaptık. İslam ülkelerinden gelen delegelerin katıldığı toplantıda Suriye’deki siyasi tutukluların salıverilmesi için en büyük kavgayı bizler çıkardık, hatta Suriyeli heyet toplantıyı bırakıp gidecekti. Biz bunların hepsinin farkındayız. Yoksa ‘Ben emrediyorum!’ veya ‘Benim dediğimi yapmak zorundadır!’ gibi bir algıyla olmuyor bu işler. Türkiye bence hala fırsatını kaçırmış değil. Tekrar bütün ülkelerle ilişki kuran, arabulucu, kolaylaştırıcı rolüne dönebilir. Bu rolüne tekrar geri dönmeli ve Suriye’de yaşananlara bir an önce son verilmeli. Yani benim bütün derdim bu.

Benim bu konulara farklı yaklaşmamın sebebi de; ben İslam dünyası dediğim zaman sadece Müslümanları sahiplenmiyorum. Mısır’daki on milyon Kıpti, Lübnan’daki… Yani İslam, medeniyet havzasında yaşayan, biz gelmeden burada olan insanlar da bu coğrafyanın çocuğu. Bunları bizim atacak halimiz yok. Bağdat’ın kuruluşunda Süryaniler, Asuriler hatta zındıklara varıncaya kadar nasıl beraber medeniyet inşa edilmişse İslam medeniyeti yeniden öyle inşa edilecek. Bu insanları yok sayarak veya mezhepçilik üzerinden giderek bir sonuca ulaşmak mümkün olmadığı için adalet kavramı üzerinden gidilmesi gerekiyor. O bakımdan ben Türkiye’nin tekrar adalet peşinde koşacak ve bölgedeki kardeşlik ilişkilerini geliştirecek bir politikaya geri dönmesi gerektiği kanaatindeyim. Böyle bir politikaya geri döndüğünde inanın en büyük ve ilk destekçisinin ben olacağım. Zaten öyleydi, ama işte siyaset böyle bir şey. Yani teori ile pratik uymuyor. Bazen insan megalomaniye kapılabiliyor. ‘Ben neymişim?’ diyebiliyor.

Şimdi bakın Erbakan Hocamız da aynı hatayı yaptı. 10-12 sene kadar yurt dışındaki toplantılara gidince baktım ki bizim milli görüşçüler, İhvan dışında ne bir Hristiyanı ne bir sosyalisti hiçbirini tanımıyor. Hâlbuki biz Doğu Konferansı girişimi Mete Çubukçu’dan Nihat Genç’e, Nuray Mert’ten Mehmet Bekaroğlu’na, Nihal Bengisu gibi Türkiye’de her kesimin olduğu bir hareketti bu. Şimdi bunun benzeri bir bakış açısına ihtiyaç var İslam dünyasın da Mesela; İran’ın parlamentoda Yahudilere¸ Mecusilere, Hristiyanlara yani Müslüman olmayanlara kontenjanı var. Şimdi Mısır’da on milyona yakın Kıpti’yi yok sayarak politika yapamazsınız. Bizimkiler sadece İhvancılarla… İhvan Arap Baharında bu rüzgarla bölgede ben halifeliğin tohumlarını atarım diye zannetti. Megolomoni işte… Bölgeyi tanımıyorlar bakın, en iyi tanıdıkları ülkeleri bile tanımıyorlar.

Ben bu konuda sadece şunu söyleyebilirim sözü uzatmamak için: Türkiye’nin Ortadoğu politikaları ile ilgili bir toplantıda bulunmuştum. Suriye ile ilişkiler bozulmadan bir sunum yapmıştım. Dört partinin programının inceledim; Türkiye’nin resmi diyebileceğimiz bir Ortadoğu politikası, belgesi yok.

Sürekli değişken bir seyir takip ettiği için olabilir mi, risk almamak için yani?

Evet. Kervan yolda düzülür mantığıyla dış politika olmaz ama. Bölgeyi tanımıyor kimse. Daha önce Monşer deniyordu bu gibilere. Gerçi Monşerler de tanımıyor diğerleri de, ama mesela Küba Büyükelçisi Abaskal ile bir vesileyle tanışmıştık. (Abascal, Havana’da ‘Türk Tutkusu’ kitabının yazarı. Sultan Abdülhamid Han, Küba bölgesine bir paşa gönderiyor rapor hazırlasın diye. Paşa da kim, Nazım Hikmet’in dedesi. Onu tarihi roman yapmış Abaskal.) Gazeteci, entelektüel Abascal, Nasrallah’la röportaj yapıp İspanyolca yayınlıyor. Bizim hangi büyükelçimiz gidip Nasrallah’la röportaj yapar? Entelektüel kapasite de yok tabi bir de. Türkiye’nin dışişleri daha emekleme safhasında, bile değil. Her şeyi devlet olarak ben yaparım mantığından vazgeçip sivil toplumla bu konuda yardımlaşabilir hükümet. On yıl önce hükümete bizatihi kendi elimle bilgi notu verdim sivil diplomasi nasıl olmalı diye. Dolayısıyla hiçbir şey söylemedi diyemez hükümet.

Bu iktidarın döneminde her kesimden bu memlekete hizmet etmek isteyen son derece namuslu İslamcı, sosyalist, entelektüeller var, fakat iktidar bunlara yüz çevirip sadece kendisine ağam paşam diyen insanlarla çalışmak istiyor. Devlet yönetimi -hele bir İslam ülkesinin yönetimi- bu kadar çürük temeller üzerine bina edilirse böyle sonuçlara hazırlıklı olmak lazım. O bakımdan bu sonuç şaşırtıcı bir şey değil. Gönül arzu eder ki bu hatalardan vazgeçilip, tekrar o hükümetin kurulduğu ilk yıllardaki sağlıklı dış politika pratiğine dönerler. Tabi, iç işlerinde de aynı şeyin olması lazım. Şu anda ötekileştiriliyor insanlar, yok sayılıyor, demonize ediliyor. Toplum ikiye bölündü, kamplaştı. Bence bu siyaset değil. Bizim bu toplumu toplamamız, birleştirmemiz lazım. Şu anda Hükümette bir tane Alevi müsteşar bürokrat bulamazsınız. Peki, bu Aleviler bu toplumun öğesi değil mi? Yine bir tane sosyalist, liberal bulamazsınız. Bu doğru değil, Müslüman daima toplayıcı olur, daima birleştirir. Allah Resulü Medine’deki ilk İslam devletini Yahudilerle ortak kurdu. Sadece Müslümanlardan oluşan devlet değildi. Ondan sonra Kahire’de, İstanbul’da, Bağdat’ta, Şam’da, Tahran’da her yerde biz Yahudilerle, Hristiyanlarla, Mecusilerle, Asurilerle hep beraber yaşadık. Dimitri Butlas’ın ‘Milence Düşünce Arapça Kültür’ kitabını mutlaka okuyun. Bağdat’ın kuruluşunun nasıl bir deha ürünü olduğunu, Müslümanların Müslüman olmayanlarla beraber İslam medeniyetinin temellerini nasıl attığını orada göreceksiniz. O ruha tekrar geri dönmemiz lazım. Yalnız ‘İslam kardeşliği’ burada çözüm olmuyor. Erbakan Hoca, İslami hareketler, İhvancılar İslam kardeşliğinden hareket ediyorlar. Hâlbuki bu sadece Müslümanları bağlar. Bunun üzerine daha büyük, daha geniş bir kavram lazım bize. Fikrime göre bunun çözümü İslam medeniyetinin çocuğu olmak. Bunun için Müslüman olmak şart değil. Amin Maulof ben hem Müslümanım hem Hristiyanım diyor. Aslında Hristiyan ama ben Müslümanım diyor, çünkü medeniyeti, İslam medeniyeti. Bize böyle bir perspektif lazım.

Peki, bu bakış açısı liberalizme kapı aralamaz mı?

Tabi ki hayır. Stratejik olarak İslam medeniyetinin mensubu olan herkesin medeniyetin geleceğini beraberce tartışarak belirlemeli. Tabi ki ben kendi alanımda İslami değerlere göre, Hristiyanlar kendi kültürüne göre, sosyalistler kendi kültürüne göre… Ortak yönde Dimitri Butlas – Milence Düşünce Arapça Kültür Abdulkadir Geylani – El- Fethu’r-Rabbani İ. Raci Faruki – Bilginin İslamileştirilmesi İslam Hukuk Felsefesi – Tahir bin Aşur Muhammed Abid el-Cabiri – Arap Aklının Oluşumu Muhammed Abid el-Cabiri- Kur’an’a Giriş Muhammed Abid el-Cabiri – Felsefi Mirasımız ve Biz Muhammed Abid el-Cabiri – Çağdaş Arap-İslam Düşüncesinde Yeniden Yapılanma KIRBAŞOĞLU’NDAN TAVSİYE KİTAPLAR bir paydamız var, nedir? Bir kere bize yöneltilen emperyalist bir dalga var, yıkıyor. Mesela; Irak işgalinde Müslümanları olmayanları ayırt etti mi, etmedi. Öncelikle İslam dünyasında yıkımı, sömürüyü, katliamı durdurmak ondan sonra adilane bir çözüm bulmak gerek beraberce. Bu çok hukuklu bir sistem mi olur, başka bir şey mi?… Diyalog kurmayı, oturup karşılıklı konuşmayı öğrenmemiz lazım. Biz Doğu Konferansı’da bunun mümkün olduğunu gördük: Lübnan’da İhvancılarla da, Şeyh Ahmet’le de, Nasrallah’la da, Fadlallah’la da görüştük. Hatta bir kilisenin bahçesinde Müslümanlara karşı azılı düşman olan Falanjistlerin (Sabra ve Şatilla katliamı yapan İsrail yanlısı aşırı sağcı Hristiyanlar) bulunduğu grupla oturalım mı oturmayalım mı diye tereddüt ettik, ama oturduk. Onlarla bile İslam medeniyetinin geleceğinin konuşulabileceğinin sonucuna vardık. Aynen şöyle dediler: “Geçmişte olanları tarihçilere bırakalım, biz geleceğe bakalım”. Bunu hemen hemen bütün gruplar -Sosyalistler, Marksistler, Şiiler, Sünniler- söyledi… Biz sivil toplum olarak bunların hepsiyle oturduk ve böyle bir yönetimin olabileceğini gördük. Bunları biz iktidara anlatıyoruz. Erbakan hocanın partisine de anlattık. Dediğim gibi megolominiden; biz her şeyi yaparız, biz her şeyi biliriz anlayışından dolayı hatalar yapıldı. Bence hatadan dönmek erdemdir, fazilettir. Benim tavsiyem iktidarın bir an önce bu hatalardan dönmesi ve eski çizgiye geldiği anda toplumun büyük bir kısmının desteğini alacaktır. Bundan hiç kimsenin zerre kadar kuşkusu olmasın. Müslümanların yoğun olarak gündemini ilgilendiren/ilgilendirmesi gereken ifrat ve tefrit boyutunda ortaya çıkan bir yanda ‘ılımlı İslam’ bir yanda IŞİD faktörü var ‘radikal İslam’ veya ‘radikal cihatçı’ diyebileceğimiz. İfrat ve tefritin iki yüzünü de görüyoruz şu an. Bunun temel sebebi nedir? Bunlar oluşturulmuş şeyler mi, yoksa Müslümanların kendi içlerinde olan bir şeyin dışa vurumu mu? İfrat-tefrit hayatın her alanında; siyasette de ekonomide de var. Bu bizim kaderimiz olmuş adeta. İlahiyatçı nazarıyla bakıldığı zaman tarihimizden gelen zaten böyle bir gelenek var. Hak-batıl fırka, Fırka-i Naciye söylemleri sürekli bir ikilem içinde gidiyor, bu kültürün bir kere gözden geçirilmesi lazım. İlk İslami kitabın ismini ben çok önemsiyorum; Makalatü’l-İslamiyyin ve İhtilalafu’l-Musallin (İslamcıların görüşleri ve namaz kılan Müslümanların ihtilafları)… Eserin sahibinin (Ebu Hasan el-Eş’ari) çok dengeli bir yaklaşımı var; yani hepsini Müslüman, ehl-î kıble kabul ediyor. Tamam, eleştiriler yapıyor, ama tekfirci mantık yok. Daha sonra Abdülkadir el-Bağdadi’de ilk defa 73 fırka rivayetlerine dayanarak mezhepler tarihi yazma çabası görülüyor. Onun biri hak diğerlerini sapık olarak gösteren bir yaklaşımı var. Daha sonra bu kitabın etkisi günümüze kadar geliyor.

Aslında ilk dört asır çok muhteşem, harika bir devir. Bana zaman tünelinde ‘Nereye gideceksin?’ deseler, inanın ilk dört asır derim. Olgunluk, çoğulculuk, fikri zenginlikler… Her türlü fikir rahatlıkla söylenebilir, özgürlük var. Daha sonra giderek dogmatizm, hizipleşme başlıyor. Dini kültürümüzü sözlü kültür oluşturur. Grubun lideri sözlü kültürü ve bununla oluşan dini bilgiyi, etrafındakileri bir arada tutmak, sayısını çoğaltmak için kullanıyor daha çok o dönemde. Kendisini merkeze alan, diğerlerini dışlayan bir söylem geliştiriyorlar kanaat önderleri. Sonradan öğrencilerinin yazdıkları bu kitaplarda kendi dönemlerinin tartışmalarını, ihtilaflarını, hizipleşmelerini anlatan şeyler var. O meseleler bugüne tekrar taşınıyor. Bugün insanlar arasında -son yıllarda bilhassa- ehlisünnet adeta bir puta dönüştürüldü. Yani ehlisünnete mensup olup olmamaktan öte bu, artık bir rant aracı haline geldi. Onun üzerinden birileri medyada meşhur olmaya çalışıyor.

Türkiye toplum olarak bir ifrat-tefrit içerisinde hatta İslam dünyasının pek çoğu da öyle. Tabi, Malezya, Endonezya, Bosna Hersek gibi mizaç olarak da yumuşak olan toplumlar bundan istisna olsa da bu bir gerçek. Bunlar gibi aslında çok güzel örnekler de var. Yani çoğu zaman Türkiye, İslam dünyasına örnek olarak sunuluyor ama sosyal açıdan bence dökülüyor. Türkiye’yi örnek alacaklar diye ödüm kopuyor., Bosna Hersek mesela çok inanılmaz bir örnek Avrupa İslamı açısından. Yemen de mesela öyle, Zeydiler daha yakından tanınması gereken insanlar, İbadiler İslam dünyasında şu ana kadar tanıdığım en vakur, en halim selim, en temiz Müslümanlar. Özellikle batıda İslami kesimler daha dengeli, ama İslam ülkelerindeki gelişmeler oraya da sirayet ettiği için bir ifrat-tefrit var. Tabi bunun küresel emperyalizmle bağlantısı var. Nasıl bir bağlantısı var peki? Şöyle ki; yetmişli yıllarda “Yeşil Kuşak Projesi” Amerika tarafından Rusya’nın sıcak denizlere inmesini engellemek için ortaya atılan bir projedir. Türkiye’de sağsol ayrımı da böyle… Ondan sonra İslami kesimlerin tamamı sağ cenahta konumlanıyor. Sol cenahta da komünistler, ateistler yer alıyor. Bunların (sağ-sol) mücadelesi din, iman davası gibi anladık, fakat sonra öğrendik ki bütün bu sağ kuruluşların hemen hemen hepsinin finansmanları Batı’ymış. Biz farkında olmadan, en tepedekilerimiz de bunlara alet olmuşuz. Bizim gündemimizde çağdaş İslam düşüncesi hiç yok. Hâlbuki bugün İslam’ın ifrat-tefriti asgariye indirmek, birliği sağlamak için en önemli şansımız çağdaş İslam düşüncesi… Sebebi çok basit: çağdaş İslam düşüncesi hiçbir mezhep ve fırkaya göre üretilen fikir değil. Ali Şeriati Şii olmasına rağmen yazdıklarına bakıldığı zaman Şiiliğini hemen hemen hiç göremezsiniz. Malik b. Nebi Cezayirlidir ama Maliki olduğuna dair hiçbir şey bulamazsınız. Seyyid Kutup Şafidir, ama Şafii olmasına dair bir şey bulamazsınız, çünkü Afgani’den bu yana Kur’an,sünnet merkeze alınmıştır. Kur’an, sünnet ortak payda olunca Şii, Sünni, Zeydi de olsa ürettikleri birbirine benziyor. Bu büyük bir şans.

Ben Manisa’da doğduğum için hasbelkader Hanefiyim. Diyarbakır’da doğmuş olsaydım Şafii olacaktım. Suud’da Selefi olacaktım. Bu benim seçtiğim bir şey değil. Gündelik hayat Ege’de Hanefi kültürü ile devam eder, bunlar devam etsin bence hiçbir problem yok. Sadece bunlar birer din gibi algılanması ve Müslümanları parçalayıcı hale getirilmesi zararlı olur. Mesela Hanefilerle Şafiler arasındaki ihtilaflarlar daha çok adapla ilgilidir; farz, rukun vs ile ilgili değildir. Âdap konusunda farklılıklar var diye bunlardan çok daha önemli olan ‘vahdet’ ayaklar altına alınıyor, milletin umurunda değil.

Müslümanlar mutlaka gündemine şiiri, sanatı, edebiyatı, tefekkürü almalı. Entelektüel insanların daha fazla anlaşmalarının sebebi nedir, çünkü ortak paydaları inanılmaz fazla. Sanatı bütün türleriyle kullanarak Müslümanlar arasında yakınlaşmayı sağlayabiliriz. Sanat alanına girildiği zaman Şii, Sünni, Zeydi, Alevi, Kürt, Türk falan kalmıyor. Sanatın evrensel bir dili var. Bence birleştirici olan bu, bunlar olmayınca da parçalanma kaçınılmaz oluyor.

İfrat tefritin de temel sebepleri bunlar. Bunun içerisinde bir de tepkisellik var. Evet, Müslümanlar yirminci yüzyılda teker teker bağımsızlıklarını kazandılar, ama bu bağımsızlıkların çoğu kağıt üzerinde… Batı bu topraklardan çekilirken kendi çıkarlarını burada koruyacak kitleleri bırakarak gitti. Şu an İslam ülkelerinin yöneticileri halkını temsil etmiyor. Örneğin Körfez Ülkeleri Batıya; Türkiye NATO’ya sırtını dayamıştır. Sonuç itibariyle herkesin dayandığı bir yer var. Böyle olunca da halkın iradesi yansımıyor. Özellikle yeni nesillerde bunun dışında işsizlikler, adaletsizlikler, vesaireler bunlarda birikince, sağlıklı dini eğitim de verilmeyince ifrat-tefrit meselesi ortaya çıkıyor. Bunlar planlı şeyler meselesi karışık, ama özellikle yabancı savaşçılar denilenler çok karışık patolojik tipler. Bunların içinde maceracılar çok, bir de daha enteresanı artık iş organ mafyalığına dönüştü hatta insan avına… Kendi tabi haliyle çıkmış bir şey değil, bunun akılla, mantıkla, vicdanla falan izah edilecek bir yanı yok, ama çok karmaşık olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Gelinen noktada kontrol altında tuttukları yerlerde yüksek paralarla geliyorlar. Daha önceden savaş oyununu boya atan silahlarla yaparlardı, şimdi gerçek savaş oyunu, adrenalin peşinde koşan manyak servis verecek kadar zıvanadan çıkmış durumda. IŞİD’in arkasında onun paravan olarak kullandığı bir zihniyet var. Selefi gibi bir zihniyet bu bir realite dediğim gibi bu coğrafya sosyal doku ile teolojinin nasıl etkilenebileceğini gösteren gösteren çok güzel bir örnek; çünkü bu Muhammed bin Abdülvehhab, sert tabiatlı Riyad Necid bölgesi insanlarının sosyal dokusunu uygun biçimde geliştirdiği bir teori nedir, dolayısıyla o topraklar için bu gerekli olabilir de, ama diyelim bir Osmanlı valisi olan topraklar veya imparatorluklar İran gibi 4-5 bin senelik sanat kültüre sahip olan yerde Selefilik sökmez. Selefilik sadece Sünni’lere mahsus bir şey değil; Şia’nın da selefiler var, ama marjinaldir. Sünni dünyada egemen olmasının temel sebebi petro-dolarlar; bunları Suudi Arabistan’ın bir hegemonya kurmak istemesi ve bu amaçla da İslami hareketlerin kullanması. Aslında çağdaş dünyada hepimizde bir selefi damar var. Çünkü Kur’an ve sünnet dediğiniz anda selefi’ye adım atmış oluyorsunuz, fakat bundan sonra Selef-i Salihin Fazlurrahman’ın eleştirdiği önemli bir yanı var Kur’an sünnet ve dönerim ama buna nasıl döneceğiz bunun metodunu bu konu ile ilgili hiçbir fikirleri yok problem burada Kaba Selefilik- Entelektüel Selefilik. Bence Selefiliği entelektüel çizgisine çekmemiz lazım İbn Teymiyye en tipik örneği o da Selefi ama felsefeyi, tasavvufu, tasavvuf felsefesini bunları yutmuş Abdülvehhab’ın Selefiyye İbni Teymiye’nin Selefiliğinden fersah fersah gerisindedir.

Dünya sadece Müslümanların yaşadığı dünya değil. Bu dünyada yaşayan ve vicdanı ölmemiş tüm insanlar -ideolojileri ne olursa olsun- gezegeni ve insanlığı tehdit eden bütün gelişmelere karşı bir ortak platformda hareket edebilir. Hılfu’l-Fudûl gibi bir zihniyete ihtiyaç var.


Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir