Popüler Bir Meslek Olarak Tekfircilik

Paylaş

 

“Benden sonra birbirinizin boynunu vuran kâfirler gibi olmayın!” Hz. Muhammed (1)

Sözlükte “örtmek, gizlemek; nankörlük etmek” anlamındaki küfr (küfrân) kökünden türeyen tekfîr “küfre nisbet etmek, mümin diye bilinen bir kişi hakkında kâfir hükmü vermek”, başkalarını “küfürle itham etmek” anlamına gelir. Aynı kökten gelen ikfâr da bu mânada kullanılır.(2) Genelde din üzerinden gösterilen bir grupsal tepki olmakla beraber politik ve ideolojik boyutları olan bir kavramdır. Bu yüzden bir kişiyi ve/veya bir grubu ötekileştirme, dışlama olarak başka adlarla da yapılabilir.

Kur’ân-ı Kerîm’de tekfir kelimesi geçmemekle birlikte aynı kalıptan daha çok fiil şeklinde kelimeler kullanılmıştır. Tekfir kelimesinin yaygın anlamının aksine Kur’an’da ve hadislerdeki semantik anlamı “günahları örtmek, bağışlamak” tır. (3) Terim olarak ise Allah’tan vahiy yoluyla gelip Peygamber’in tebliğ ettiği kesinlikle bilinen dinî bir esası inkâr eden kimsenin kâfirliğine hükmetmeyi ifade eder.

Tanımlar ışığında olaya baktığımızda bir sorun gözükmemektedir. İman ve küfür, hak ve batıl ayrımını yapmaktan daha doğal bir durum yoktur. Asıl sorun; buradaki ayrımların sınırlarının ne olacağıdır ki tekfircilik dediğimiz ideoloji, iman sınırını daraltıp küfür sınırını genişletmektedir.  İman ve küfür sınırıyla ilgili yaklaşımlar geçmişten günümüze siyasal gruplaşmaların gölgesinde şekillenirken; imanın ne olduğu konusunda çizilen sınırlar; aynı zamanda, tekfirin de nasıl olacağını dolaylı olarak belirlemiştir.  Bu sınırlar özellikle ideolojik temelde aşırılığa ulaşmış ve Müslüman halklar arasına duvar örmüştür.

Zaman zaman geçmişte de olduğu gibi bugün içerisinde bulunduğumuz koşullarda Müslümanların kardeşi olan bir diğer Müslümanı düşmanından daha tehlikeli görmesi ve bu anlayışın Peygamberimizin mukaddes kıldığı cana kıymaya varacak sonuçlara yol açması nedeniyle tekfircilik; üzerinde düşünülmesi elzem hale gelmiş bir meslek haline dönüşmüştür.

Geçmişte Haricilik; kelamın tarih sahnesindeki yerini almasından sonra Klasik Selefiyye, günümüzde ise Yeni Selefiyye diye adlandırabileceğimiz anlayışların tekfiri bayraklaştıran tutumları söz konusudur. Selefilik dediğimiz damar, daha katı ve modern dönemlerdeki tekfirciliği daha çok sivrilen bir ideolojiye dönüşmüştür. Bu yüzden tekfircilik yalnızca bugünün meselesi olmayıp hem güncel hem de tarihsel köklere sahiptir.

Tekfir meselesi Sıffin Savaşı’ndaki hakem olayında görünürlük kazanan Hz. Ali’den ayrılanların meydana getirdiği Haricilerle birlikte Müslümanların gündemine girmiştir. Hariciler hakem tayinini kabul etmesi nedeniyle Hz. Ali’yi ve yanındakilerin hepsini tekfir ederek büyük günah işlediklerine hükmetmiş ve İslam Düşünce Tarihi’nde sistematik tekfiri başlatan ilk grup olmuştur. Başlangıçta tamamen siyasî amaçlarla gerçekleşen bu hareket kısa bir zaman sonra kendilerini haklı göstermek ve taraftar toplayabilmek için  “Allah’tan başka hüküm verecek yoktur./ Hüküm Allah’ındır.” gibi ayetleri veya ayetlerden alınma ifadeleri sloganlaştırarak bunları kendi çıkarlarını destekleyen bir araç olarak kullanmaktan çekinmemiştir. Var olduğu her dönemde aykırı/marjinal bir hareket olmanın ötesine geçememekle birlikte hemen her asırda farklı isim ve görüntülerle varlığını devam ettirebilmiştir. Günümüzde de farklı isim ya da görüntüler aynı zihniyetle hareket eden buna benzer yapılanmalar pek çok İslam ülkesinde faaliyetlerine devam etmektedir. Dolayısıyla, Harici mantığı ya da zihniyeti tarihe mal olmamış yeniden benzer zemin ve şartlarda teşekkül etmeye devam etmiştir. Kur’an genel mantığı ışığında değerlendirilmediği, siyak ve sibakı önemsenmediği için naslar yanlış anlaşılmış Kur’an’ın insanları dünyada mümin-kafir diye kategorize etmek için geldiği düşünülmüştür.

Hz. Ali’nin şehadetinin de yine bu taassup sahipleri tarafından gerçekleştirilmesi aslında günümüzde bu ekolün devamı niteliğinde olan zihniyetlerin, aşırı grupların vardığı yer açısından aynı sonuçlara dayanmakta; Müslümanlar katledilmekte ve tarih tekerrür etmektedir.

Tekfiri genel bir ilke olarak kullanan ana damar ise Selefiye Mezhebidir. Selefiye; eski âlimler, ilk Müslüman büyükleri ve geçmişteki dindar şahıslar tarafından takip edilen mezhep ve tutulan yol manasına gelmektedir. Ehl-i eser, ehl-i hadis, sıfatiye, ispatiye gibi isimler de almışlardır. Sözlükte, “önce gelmek, geçmek, geçmişte kalmak” anlamındaki selef kelimesinden türeyen Selefiyye tabiin, esas itibariyle geçmiş insanlar veya fazilet ve ilim yönünden önce gelip geçenler demektir. Selefi öğreti Kur’an ve sünnette belirtilen ilkelere akıl ve re’ye başvurmaksızın ve tevil yapmaksızın bağlı olduklarını söylerler. Her mezhebin bağlılarının mutedil ve müfritleri olduğu gibi bu öğreti yolunu takip edenlerin de ılımlılarına ve radikallerine rastlamak mümkündür. Bu dönemsel olarak da farklı temsil kollarının oluşmasına neden olmuştur. Bizim burada üzerinde durduğumuz, aşırılığı temsil eden kontrolsüz bir şekilde tekfir kurumuna başvuran kesimdir.

Selefiye H. 2. asrın ortalarından itibaren mezhepleşmeye başlamış, Ahmed b. Hanbel ile olgunlaşmış İbn Teymiye ve İbn Kayyim el-Cevziye ile sistemleşmiştir. Muhammed b. Abdulvehhab ile ise aşırı yorumlarla selef-i salihin sahabe ve tabiun öğretisi olmaktan çıkmış ve tam bir fanatizme dayanan Vehhabilik ile özdeş bir ideoloji haline gelmiştir.

Takipçilerinin iddiasına göre Muhammed b. Abdülvehhab ‘ın başlattığı bu hareketin asıl hedefi, Müslümanların ilk asırdaki haline döndürülmesi için dine sonradan dahil edilen bidatlarla savaşmaktır. Ona göre gerçek tevhid, Allah ve Peygamber’in (s.a.v.)emirleri dışında hiçbir emir ve yasak tanımamak, Peygamber döneminde olmayan ve sonradan ortaya çıkan her şeyi bid’at kabul edip, aynı zamanda tevessülü terk ederek Allah’ı birlemektir. Ancak görüldüğü kadarıyla bid’atlerle mücadele, Vehbabilerin cihad anlayışını sanki bütün Müslümanlarla yapılması gereken savaş haline getirmiştir.

Selefi/Vahhabi Mezhebi anlayışa göre iman; tasdik, ikrar ve ameldir. Allah’ın zatına ve tüm sıfatlarına Kur’an ve hadislerde haber verildiği üzere inanmak gerekir. Müteşabih ayetleri ve haberi sıfatları te’vil etmek caiz değildir. Bu hususta fikri ve ameli eksikliği olan kişi şirk koşmuş olur; dolayısıyla küfre girer ve tekfir edilir. Büyük günahları işleyen kişi de kâfir olur. Akidevi esasların en mühimi el-vela, yani müminleri dost edinmek ve el-bera, yani imansızlardan uzaklaşmak ve onlara düşmanlık etmektir. Oysa günümüzdeki selefi zihniyetin “el-vela vel-bera” akidesi şaşmış durumdadır.

Selefi üslubun olduğu yerde önce metafizik gerilim, ardından fiziksel gerilim ve çatışmalar çıkmakta, bölge Müslümanlarının zaten az olan huzur ve refahı bu sefer de din adına iyice azalmaktadır. Kanaatimiz, stratejik açıdan önemli noktalarda, ekonomi-politik hususlarda küresel güçler ve onların yerli temsilcilerinin istekleri doğrultusunda “istikrarsızlaştırma” politikasının araçlarıdır. Mısır’da Sunni bir yapılanma olan İhvan’ul Müslimin’in adayı ülke tarihinde ilk defa demokratik seçimlerle iş başına geliyor, bir yıl sonra askeri darbe ile görevden alınıyor. Selefi Nur Partisi bu darbeye destek veriyor, Suudi Arabistan ve Körfez Ülkeleri darbeyi onaylıyor ve önemli para yardımı yapıyor.(4) Aynı yönetimler, Suriye’de kendilerini “ehli küfür” olarak gördükleri Şii/Nusayri yönetime karşı silahlı kuvvetleri desteklemektedir. Buradaki hedefinin tamamen sahih İslam için olduğunu iddia etmesi ilginçtir.(5)

Müslüman kitleler nazarında cihat kavramı da kirletilmekte, temel gayesi olan “siyasal işgalci güce ve zalimlere karşı savaşma” unsuru hedefinden saptırılmaktadır. Müslümanların hedef tahtasına kimi zaman Şiiler, kimi zaman sufiler, kimi zaman masum, sivil gayr-i Müslimler ve sivil yardım kuruluşları yerleştirilmektedir. Bu durum, İslam’ın hem bölgede hem de dünya üzerinde prestij kaybına yol açmakta, “Müslüman eşittir terörist” yakıştırmalarına malzeme çıkarmaktadır. El- Kaide, Taliban, IŞİD, Boko Haram gibi örgütler bu Harici/Selefi zihniyetin ürünüdür. “Fitne kalkıp din Allah’ın oluncaya dek savaşın.” mealindeki ayetler istismar edilerek masum insanlar adeta bir ölüm makinesine çevrilmiştir.

Selefiliğin iddia ettiği İslam’ın özüne dönüp tevil ve yorumun olmadığı kaba ve literal yorum, Müslüman dünyayı içinde bulunduğumuz donukluktan da kurtaramamakta ve daha da çıkmaz hale getirerek birçok soruna neden olmaktadır. Bu yüzden geleneğe ve tarihsel anlamlara eleştirel bakmak; yıkıcı değil yapıcı bir anlayışla yeniden düzenlemek gerekir. Tekfir söyleminin teolojik, ideolojik ve politik birçok zemini söz konusudur. Burada dikkat edilmesi gereken husus hangi düzlemde olursa olsun bir aşırılık ve aşırılık soncunda tefrika ve yıpranmaya neden olan sonuçlar doğurmasıdır.

Tekfire hassasiyetle yaklaşmayı öğütleyen Hanefi fıkıhçıları “bir kimsenin kâfir olduğuna dair doksan dokuz; Müslüman olduğuna dair bir delil bulunsa, müftü ve kadının o kişinin Müslüman olduğunu gösteren delile göre amel etmeleri gerekir.” demektedir. Tekfir konusundaki bu hassasiyet boşuna değildir. Zira tekfir hem tekfir eden, hem de tekfir edilen açısından ağır sonuçlar doğurur. (6)Tekfirin gelişi güzel kullanılmasının önüne geçebilmek için bizzat Hz. Peygamber tarafından ortaya konulmuş bir ihtardır.

Oysa dinin uzlaşmacı ve barışçıl boyutu, Selefilik adı altında tahrif edilmektedir. Zira bu taassubun sonu dini bir takım endişelerle başlayıp politik ve kültürel alanda bir kan kaybına varacak boyutlara ulaşmaktadır. Artık İslam /Doğu Medeniyeti ile Batı Medeniyeti arasındaki çatışma, İslam dünyasının birçok yerinde mezhepsel çatışmaların bulunması nedeniyle, İslam içi çatışmaya evrilmiştir. Şii- Sunni gerilimine ilaveten Sunni öğreti içerisinde gerçek İslam diye tebliğler yapılmaktadır.

Günümüz Müslümanlarının mezhebi farklılığı kendi aralarında bu kadar öne çıkarmalarının nedeni dini bir temelden çok siyasi-ideolojik bir takım odakların burayı kaşımasıyla alakalıdır. Elbette Müslümanlar arasında İslam’ı yorumlamada perspektif farkları vardır, ama bunu bir ayrışma ve çatışma haline getirmek farklı bir şeydir.

Yukarıda da belirtildiği üzere her ideoloji, parti, hizip, grup içerisinde müfrit, mutaassıp ve mutedil bir kesimin varlığı söz konusudur. Burada dikkat edilmesi gereken husus bu aşırılıkların sonuçlarının Küresel güçlerin işine yarayıp/yaramadığı, bölgemizi kendi emelleri doğrultusunda kullanmada başarıya ulaşıp/ulaşamadıklarıdır. Arap sermayesi destekli Selefi Gruplar üzerinden emperyalist odaklar günümüzde bunu gerçekleştirmektedirler. Artan İran/ Şii-Sünni düşmanlığı da bunun bariz göstergesidir.

1916’da İngiltere temsilcisi Sir Mark Sykes ile Fransa temsilcisi M.F. George Picot arasında imzalanan  “Sykes- Picot Anlaşması” ile Arap dünyasının mezhep ve kabile farklılıkları temel alınarak yeniden düzenlenmesi tesadüf değildir. Bölgenin kaderi üzerinde bugüne ulaşan kalıcı etkiler bırakmış. Batılı küresel güçlerin medeniyetler arası savaş tezine kanıt aramasına gerek kalmamış medeniyet içi (Selefi/Sunni-Şii) çatışmalar oluşmakta ve artmaktadır. Fransız İhtilali’nden sonra oluşan ulus devlet anlayışı Müslümanlardaki ümmet kimliğinin önüne geçmiştir.  Oluşan ulus aidiyeti, İslam’ın tanımladığı ötekiden çok Müslümanların içinde yaşadığı her ulus devletin bizzat kendi komşusu olan, ama Müslümanlardan oluşan ülkeyi bile öteki olarak görmesine neden olmuştur. Evrensel İslam diye sunulan yapı ise bugünkü Selefi/Vahhabi tekfirci zihniyeti içeren Körfez Ülkelerinin kabilevi/patrimonyal yapılarıdır.

Selefiye’nin İslamı tekeline alması bir taraftan İslâm’ın sert bir şekilde yorumlanmasına zemin hazırlarken öte yandan Batı’ya karşı radikal bir mücadele psikolojisini oluşturmuş ve bu psikoloji de tepkisel tavırların sergilenmesine yol açmıştır. Özü itibariyle bile evrensel bir şekilde İslam’ı kuşatamayacak bu yapının İslam’ın temsilcisi olması ve bu zihniyetten beslenen El-Kaide, Taliban, IŞİD gibi terör gruplarının direnişin sembolü haline gelmesi İslam ve Müslümanlar için büyük bir kayıptır. Örgütlerin Selefilik adına yaptığı eylemler İslamofobi’yi besleyen araçlara dönüşmüştür.

Akif Emre 2013’te Mali’de yaşanan olayları değerlendirdiği yazısında Selefi kökenli İslam anlayışı için şunları söylüyor: “Ne oldu da Selefi akım bir anda direnişin sembolü haline geldi ya da getirildi. Tarihsel ve kültürel gelenekten mahrum Afrika için nevzuhur bu akımın siyasal bir direnişin başını çekiyor olmasının nedenleri, beslendiği dış kaynaklar bir yana bu akımın İslamcılık, İslami Direniş adına öne çıkartılmasının, hatta abartılmasının sömürgeciliğin yeni keşif propaganda kolu işlevini gündeme getiriyor.

Prüten bir din anlayışıyla İslam’ın tüm medeniyet birikimini yerle bir eden, kurucu bir tez olmaktan çok reaksiyoner tahripkârlık sergileyen tam da bu yönüyle modern olan bu akımın devlet kurmuş şeklinin İslam adına ne inşa ettiğini ibretle görüyoruz? Bidatlerle savaş açmak adına tarihi birikimi yerle bir ettikten sonra modernizmi sorgusuz şekilde putlaştıran her türlü incelik ve güzellik duygusundan mahrum kaba bir şekilcilik…

11 Eylül’den beri İslami Direniş adına öne çıkan ve çıkartılan bu akımın örgütlü ideolojik temsilcilerinin gerçekte mevcut olup olmadıkları bile belli değil. Ancak Batının, yeniden dizayn etmeye çalıştığı küresel kolonyalizme, toplumsal tabanı ve de meşruiyeti olmayan püriten bir hareketin İslamcılık adına İslam dünyasının batı karşıtı tepkilerini temsil makamına oturtulması şaşılacak bir durum değil. Fransa’nın bir kaç bin askerle silip süpürmeye başladığı ve sömürgeciliğin keşif kolu işlevi gördüğü daha iyi anlaşılan Mali’deki operasyon bu açıdan okunmalıdır.

Diğer tarafta sömürgecilerin gölgesinde kokuşmuş kurumlara eklemlenmiş geleneksel yapıların boşalttığı muhalif duruşun tabanı olamayan ve medeniyet taşıyıcı eski sömürgecilerin yeni işgallerini meşrulaştıran hareketlerin sırtına yüklenmesi de çok manidar.”(7)

Günümüzde Selefi ekol üzerinden yayılma imkânı bulan tekfirci zihniyet, özellikle tarihte bir şekilde uzlaşma imkânı bulmuş Şii- Sunni dengesini radikal bir biçimde bozmuştur. “Ehl-i kıble tekfir edilemez” ilkesine rağmen tekfir mekanizması işlemeye devam etmektedir. Dini farklılıkların aykırılığa dönüşmesi ve gruplar arasında tekfirleşmenin artması, tarihsel olarak istikrarsız olan bölgede gerilimi daha da artırmaktadır. Müslümanlar, en çok birlik ve beraberliğe muhtaç oldukları bu dönemde aşırılar ve ılımlılar şeklinde aslında yapay olan bir ayrımla bölünmesine izin verilmemeli farklılıklar ayrılığa dönüştürülmemelidir. Tevhid için fırkanın değil ümmetin naciyesi öncelenmelidir.

 

 

 

  1. Buhârî, İlim: 43; Hacc: 132; Megâzî: 77, Fiten: 8, Edeb: 43; Müslim, İman: 118, 120; Ebû Dâvud, Sünne: 16. Tirmizi, fiten:28
  2. “Eğer siz, yasaklandığınız günahların büyüklerinden kaçınırsanız, kusurlarınızı örter ve sizi güzel bir yere koyarız. “ Nisa Suresi: 31
  3. http://www.islamansiklopedisi.info
  4. Kendini Selefiliğin hamisi gören Suudi Arabistan darbenin gerçekleşmesinden sonra askeri cuntayı ilk tebrik eden, ardından da milyarlarca dolar hibe etmek suretiyle ihtilalcilere maddi yardımda bulunan ülke olmuştur. Batı dünyasının da doğrudan onay verdiği bu darbe sonucunda Selefi Nur Partisi yönetimle işbirliğini devam ettirme kararı almış, yeni anayasa düzenleme kurulunda yer alacağını ilan etmiştir.
  5. Mevlüt Uyanık, Selefî  Zihniyet, Arap Baharı ve Türkiye, Araştırma Yayınları, Ankara 2016, Syf. 104
  6. “Kim kardeşine kâfir derse, ikisinden biri mutlaka kâfir olmuştur. Eğer itham edilen kâfir değilse, küfür itham edene döner.” (Buhârî, Edeb, 73; Müslim, Îmân, 26)
  7. https://www.yenisafak.com/yazarlar/akifemre/mali-dersleri-tabansiz-direni-kime-yariyor-36065

 

KAYNAKÇA

Yusuf el Karadavi, Tekfirde Aşırılık

Mevlüt Uyanık, Selefi Zihniyet, Arap Baharı ve Türkiye

Mehmet Ali Büyükkara, Çağdaş İslami Akımlar

Süleyman Uludağ, İslam Düşüncesinin Yapısı


Paylaş

“Popüler Bir Meslek Olarak Tekfircilik” için bir cevap

  1. Only Muslim dedi ki:

    Tekfir iyiliği kötülükten ayıran salih bir ameldir. Kötü bir şey değildir.

    Tekfiri korkunç hale getirenler, tekfir edilenin öldürülmesini meşru görenlerdir. Bu uyduruk rivayete dayandırılan inanç Allah’ın yasalarına ortak koşulan bir şirk bir inançtır, ve ne yazıkki ehli sünnetinden şiasına buna inanan aldanan çoktur. Neymiş efendim bir müslüman müslümanlıktan dönerse tiz kellesi vurulmalıymış, hadi ordan , Kur’an dışı kaynaklarda nas, hüküm ararsanız böyle zalim şeylere meyledersiniz işte.
    Özetle müslüman olan biri küfür içine düştüyse o tekfir edilmelidir/edilebilir, ancak bu onun öldürülmesi gerektiği sonucunu doğurmaz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir