Öteki

Paylaş

Öteki; modern dünya ile ortaya çıkmanın aksine tarih boyunca bilinen, söz edilenden ayrı olan; öbürü olarak var olmuştur. Tanımlaması ve pratik gösterimi oldukça zordur. İnsan veya toplumlar kendilerini tanımlarken ne olduklarından ve ne olmadıklarından yararlanmak zorundadırlar. Kişinin ve toplumun kendini tanımlarken olmadığı kısmı “öteki”dir. Ötekine yüklenen olumsuzluk psiko-sosyolojik açıdan aşağı ve eksik olan duygusuyla var olur. Biz/ben yüceltilirken, öteki; noksan ve daima imtisal edendir.

Öteki kavramı içinde kendinden var olan bir paradoks mevcuttur. Eğer var olan hiçbir şeyde tamlıktan söz edemeyeceğimizi göz önünde bulundurursak, öteki kavramındaki paradoks kendini daha net gösterecektir. Sendeki eksiklik, yani senin olmayan da senden bir parçadır. Olanla var olamazsın, olan ve olmayanın birliği beni veya bizi temsil eder. Yani kendi kimliğini tanımlarken ötekini, ötekini tanımlarken de kendi kimliğini tanımlamış olursun. Ötekine muhtaç olmakla birlikte onun varlığı senin için tehdit teşkil etmeye de başlayabilir. Kavramın içindeki paradoks buna dayanmaktadır. Ötekini anlamak insanlığın bütününe ve birlikte yaşayabilmenin felsefi, psikolojik ve sosyolojik mantığını anlayıp, teori ve pratiğiyle tutarlı ve yaşanabilir bir model sunmanın ilk adımı olacaktır. Montaigne, “Ötekilerden söz ettiğim ölçüde aslında hep kendimden söz ediyorum” der. Ötekini olumsuz olarak algılamak pratikte görülen sonuçların zihinsel çıktısı mıdır, bu bir soru işaretidir.

Yazıda inceleyeceğimiz hususlar; öteki, ötekine karşı oluşan davranış biçimlerinin psikolojik açıdan değerlendirmesi, ötekinin modernizm ve postmodernizm dönemindeki ifadesi ve İslamcıların bu dönemdeki algı karşısındaki pozisyonları, İslam’da öteki ile ilişki, ötekinin her dönemin güç odakları tarafından nasıl kullanıldıkları ve siyasete alet edilişleridir.

19. yy. ile başlayan temelinde; pozitivizm, aydınlanma ve rasyonalizmin yattığı, modernizm akımıyla beraber daha önce geleneksel toplumlarda görülmeyen bir kimlik inşası ihtiyacı ortaya çıkmıştır. “Modernizm; evrenselliğin, temel insani değerlerin birliğinin ve kesinliğin ön plana çıktığı bir akımdır.” 1960’larla beraber kimlik kavramı anahtar bir kavram olarak devreye girmiştir. “Biz kimliği” yerini “ben kimliği” almış ve kimlik, inşa edilen bir şey değil de elde edilen bir şey olarak algılanmaya başlanmıştır. Bu dönemde sınıf, ulus gibi evrensel kimlikler toplumsal statü açısından önemli olmuştur. Modernizmle oluşan kimliğin alt mantığını oluşturan, kendinden olmayanı dışlamak, yok saymak ya da kendine benzetmek olan bakış açısının aksine postmodern çağda; ırkların, kültürlerin, cinslerin çoğulluğuna vurgu yapılır. Farklılığın negatifliğindense artık farklılık ayrıcalıklı konuma gelmiştir. “Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik modernliğin sloganıydı. Özgürlük, farklılık ve hoşgörü ise postmodernliğin ateşkes formülüdür. Postmodern dönemde ortaya çıkan farklılıkların amacı özdeşleşerek var olmak değil muhalif olma ya da özdeşleşmeme kanalında meşruluk kazanmaktır.” Yani karşı tarafa benzemeden veya birleşme söz konusu olmadan var olacaktır. Örneğin; kadın hakları savunucusu feministler, eşcinseller, otoriter rejimlere karşı direnen gruplar vs. bunlar hak istemekten ziyade bulundukları kültür tarafından meşruluk görmek isterler.

Postmodern dönem; farklılıkların, heterojenliğin, parçaların kutsandığı bir dönemdir. Oluşturulan, “farklılık” temelli bakış açısının sonucunda kişi toplumsal yaşamdan koparak bireyselleşiyor. Bireyselleşmenin artışıyla toplumsal dayanışma azalıyor, ötekileştirme ve toplumsal kutuplaşmanın önü açılıyor. Bu farklılıkları içinde barındıran kültür; özgürlük kisvesi altında sunulan “biz ve öteki” ayrımının körüklenmesinden başka bir işe yaramamıştır. Bir etnik grup diğerine karşı, kadınlar erkeklere karşı ve diğer tüm gruplar diğerlerine karşı…

Kimlik; modernizm, küreselleşme ve nihayet postmodernist dönemin sonucunda kapitalizm için araç haline getirilmiş, metalaştırılmış, insanların üzerinde herhangi bir ahlaki kaygı gütmeden, harcayabildiği bir değişken haline gelmiştir. Teknolojinin gelişimiyle sanal kimlikler oluşmuş, narsist kişilikler elinde evirip çevrilen, oyuncak haline getirilip, ahlaki olandan yoksun insanların; bedenleriyle var olma çabalarının kurbanı olmuştur. Anlık hazların esiri olan insanlar, anlık kimlikler oluşturarak, değiştirme hızlarıyla zamana; teknolojinin gelişmesiyle ise mekâna meydan okur hale gelmiştir.

Kimlik inşa ederken karşımıza çıkacak engellerden biri de ön yargı ve kalıp yargılardır. “Kalıp yargılar belirli bir objeye ya da gruba ilişkin bilgi boşluklarını dolduran, böylece onlar hakkında karar vermeyi kolaylaştıran, önceden oluşturulmuş birtakım izlenimler veya atıflar bütünü olarak zihnimizde oluşturduğumuz imgelerdir. Ön yargı ise muhakeme etmeden konum alış anlamına gelir.” Ön yargı, deneyimden önce konuya dair kanaatlerini etkileyen bir durumdur. Belirtelim ki kalıp yargı olumsuz olmayabilir de. Bu iki durumda kişi durumu veya kişiyi gelişigüzel, düşünmeden, değerlendirmesine neden olan sezgiler veya düşüncelerdir. Gerçeği görmemizi engelleyen bu yargılar, Mekkeli müşriklerin de içinde bulunduğu bir psikolojiydi. Kur’an-ı Kerim’de de birçok defa zikredilen bu insanların anlamaları, zihinlerindekilerle sınırlı kalmıştır. Dışarıyla iletişime kapalı olan insanları Kur’an şöyle nitelendiriyor:

“Hayır! Sadece biz babalarımızı bu din üzerinde bulduk. Biz de onların izinde gidiyoruz.” (Şura 42/22)

“Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyun!’ dendiği vakit de; ‘Yok atalarımızı neyin üzerinde bulduysak ona uyarız.’ dediler. Ya ataları bir şeye akıl erdiremez ve doğruyu seçemez idiyseler de mi onlara uyacaklar?” (Bakara 2/170)

Kur’an-ı Kerim’de bu ayetlere çokça rastlanır. Burada anlatılmak istenen; düşünmeden hareket etmenin, karar vermenin, kendinin; önceki ve sonraki aklına çok güvenmenin, kişiyi nasıl küfre götürdüğüdür. Anlatılanlar minvalinde İslamcı camianın imtihanı hangi noktadadır? İslami grupların her birinin kendini İslam sancağının taşıyıcısı addetmesi diyebiliriz. Bunun sonucunda; var olan grupların birbirlerine bakışlarının ön yargılı olması veya birey bazında düşünürsek muhatabımızı, konuşmanın sonunda kategorize etme çabamız ümmet bilincimizin zayıflığının, ümmet içindeki ötekileştirmenin gücünün, kendini doğru gören, karşı tarafı daima yanlış gören bir kalıp/ön yargının sonucu değil midir?

Kimliklerin yalnızca Müslüman olarak isimlendirilmesi gerekirken kendi grubumuzun kimliğini, Müslüman kimliğinin önüne geçirmiş oluyoruz. Bu şekilde grup kimliğinin kabulü; ümmet içindeki diğer gruplara karşı ön yargının ve kalıp yargıların önünün açılması demek oluyor. Buradan “cemaatleşilmemeli” sonucu çıkartılmamalı. Üst kimliğin sınırları iyi belirlendiği takdirde, cemaatlerin öncelikleri vahdet olduğu takdirde, düşmana karşı tek saf olmak kaydıyla her türlü farklılık ümmet kapsamında değerlendirilebilir. Allah’ın kendisini reddetme özgürlüğü verdiği dünyada, bedeli kişinin kendine saklı olması kaydıyla kutsal kitabın farklı yorumları elbet olacaktır. Bunun kabullenilişi ön/kalıp yargılardan kurtulmakla olacaktır.

Tebliğ yapılan tarafın; önyargılarının ve kalıp yargılarının olacağı göz önünde bulundurulmalıdır, aynı şekilde Müslümanların öteki ile iletişime geçerken bu duyguları atlatmayı iyi bilmesi gerekiyor. Ön yargı ve kalıp yargıların daha esnek olduğu toplumlarda değişim, zihinlerdeki şemanın yıkılması daha kolay olur. Bu yüzden ön/kalıp yargıları gevşetmek, yok etmek Müslümanların sorumluluğudur. Ne yapılması gerekiyor? Sokrates insanın gelişimi için en gerekli şeyin boş zaman olduğunu vurguluyor. Modern insanın elinden alınan zamanının sonucunda kişilerin zihinlerdeki yargılara başvuruyor olması olağandır. Tefekküre vakit bulamayan kişi kendinde var olanı tüketir, gördüğü ve duyduğu ile yetinir. Burada okuyucu şu soruyu sormalı: “Mekkeli müşrikler modern dönemde mi yaşıyorlardı da tefekkür için vakit kalmıyordu?” Hayır, bahsettiğimiz şey birinci aşama, tefekkür etme isteği olan garibanın yalnızca hayatta kalma çabasına terk edilmiş olması, onu elinde olmadan gördüğüne duyduğuna inanmaya iter. Hazır olandan yararlanır. Bu bir bahane değil, gerçekçi bir nedendir, ama bu gerçekçi neden, tefekkürü sorumluluk olmaktan çıkarır mı? Hayır. Ancak birilerinin, birilerini garibanlığa mahkûm edip, doğuştan gelen tefekkür etme imkânına bir ölçüde ket vuruyorsa burada ilk suçlu düşünmeyen olmaz. Mekkeli müşrikler kısmını yazının ilerleyen kısmında işleyeceğiz.

Çözüm önerisinin ilki “tefekkür” idi. Tefekkür insana insan olduğunu hatırlatacak ve dünyayla olan ilişkisini gözden geçirmek için mağarasına sığınma şansı verecektir.

İkinci çözüm önerisi ise tefekkürle mezcedilmiş hikmetli bir okumanın, eğitimin önemidir. Kesinlikle çok önemli olan bu sabır yolculuğu köklü ağaçlar yeşermesi için, vahdet için, mazlumun hakkını zaliminden alabilmek için, gücüne ihtiyacımız olan yegâne yolculuktur. O yüzden bu ikinci aşama ön yargıları yıkmanın ötesinde atılacak daha büyük adımlara vesile olacaktır.

İslam için ötekini oluşturmak zor değildir. İnananlar ve inanmayanlar diye ayırır. İnsan, insan olarak doğmanın verdiği ortak bir ontolojik düzleme sahiptir. Kişinin inanmıyor olması, onu bu düzlemden dışarı çıkarmaz. İslam da insanları, ortak olan insani temel üzerinden değerlendirir. İnanmıyor diye öldüremezsin, haksızlık yapamazsın, kendinden olana adaletin nasıl işliyorsa ötekine de öyle işlemesi lazım. “İnsan olmak” tek başına birlikte yaşayabilecek olmanın ilk maddesidir. Müslümanın, inanmayanı yani ötekini zorla bu tarafa çekme gibi bir derdi söz konusu değildir. O yüzden aslında öteki kavramı Müslüman zihinde soru işareti de oluşturmaz. Müslümanlar karşı tarafın kimliğini asimile etme gibi bir dert içinde değildir ancak batının günümüz liberal demokrasisi, Müslümanlardan diğerleri ile birlikte yaşanılacak bir düzlem oluşturmak adına, hoşgörü istemektedir. Müslümanın neye hoşgörü göstermesi isteniyor? Herkesin eşit olduğu farklılıklar içinde hoşgörüden bahsetmek demek eşitliğin ortadan kalkması demek değil midir? Ya da daha açık bir şekilde bizim kimliğimizi oluşturan temel değerlerden taviz vererek bir arada yaşama modeli üretilmeye çalışılıyor ve hoşgörü kisvesi altında orta çizgiye çekilen biz oluyoruz. Bu durumda bizi ötekiden farklı kılan değerlerimizden taviz vermiş olmuyor muyuz? Burada takınılması gereken durum şudur; bir LGBT üyesinin size (İslamcı camiaya), “Bizler sizin başörtü eylemlerinize destek verdik, sizin yaşam tarzınıza saygı duyduk, siz de bizi destekleyin.” dediği zaman Müslüman zihinlerdeki, özellikle ulus devlet anlayışıyla yerleşen eşitlik safsatası sizi kimliğinizden taviz vermeye götürecektir. Ve artık kimliğiniz ötekinin çizgisine kaymış olacaktır. Öteki, her zaman bir kişi veya kurum olmaz bir düşünce ideoloji de olabilir. Yukarıdaki örnekte Müslümanın mücadele etmesi gereken sürekli yayılma gösteren bir düşünce var ancak farklılıkların ortaya çıkmasının arka planında kimlerin yattığı ve aslında tüm farklılıkların oluşturulup oluşturulmadığı üzerine düşünülmesi gereken bir husustur. Çünkü bu farklılıkların maşa görevi gördüğü ve kullanıldığı unutulmamalı. Yani siz görünüşte öteki olarak algıladığınız kişi/grup/düşünce ile mücadele ederken öteki gördüğünüzle beraber aynı torbada büyük şeytan tarafından ötekileştirilmiş/kullanılmış olabilirsiniz. Bu noktada Müslüman firasetinin devreye girerek daha geniş çerçeveden bakması gerekir.

Postmodernizm ile farklılıkların ayyuka çıktığı dönemde kendisine hukuki veya ahlaki bir temel belirleyemediği için ortak zemin oluşturma işini hoşgörüye yüklüyor. Hoşgörü, görünüşte birlikte yaşamak için gerekli olsa da Müslümanların asimilasyonuna ve melezleşmesine neden olmaktadır. Okuyucu şunu unutmamalı, dışarıdan bir elin kontrol altında tuttuğu, politikalara alet olan bir hoşgörüden bahsediyoruz. Hayreddin Karaman, Müslümana yakışanın tahammül olduğunu vurgular. Tahammül bir eylem gerektirir, hoşgörü ise tembellik. Herkesin kendi farklılığının mutlak doğru olduğu bir dünyada ortak iyi diye bir şey olamayacağı, herkesçe kabullenilmesi gereken bir gerçektir. Dışarıdan bir otoritenin söz konusu hoşgörüye yön vereceği aşikârdır.

Mekkeli müşriklerin Efendimize, “Sana içimizde en zengin olacak şekilde mal verelim. Seni istediğin kadınla evlendirelim. Yeter ki sen ilahlarımızı kötülemekten vazgeç.” teklifi karşısında Efendimizin duruşu nettir, yarım ağız değildir. Kimliğinin bilincinde davranmıştır. Bize düşen onun duruşunu ve netliğini örnek almaktır. Müslüman kimliğinden vazgeçmemek için muhalefet etmek şarttır. Ötekiyle arana çizgi çekebilmen için itiraz etmen gerekir. Bu zalimle mazlumu, tevhid ile şirki, iman ile küfrü ayırmaktır.

Burada anlatmaya çalıştığımız şey postmodernitenin kurduğu düzenden Müslümanlara da bir kulvar açılması, rakibini düşman sahasına çekmekten başka bir şey değildir. Elbette Müslümanlar; sahada var olmanın, kabul görülmüş olmanın sarhoşluğu içindeyken sonraki adımın, felaketinin farkında değillerdir. İslam’ın temel ilkelerinden biri olan “emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker” iyiliği emredip, kötülüğü def etmek, atıllaştırılıp, saygı duymak adı altında yok edilmiştir.

Buraya kadar değindiğimiz noktalar ümmete karşı öteki üzerinden yürütülen algı operasyonu ve ümmetin içindeki karşılıklı öteki ilişkisi idi. Yani aslında ümmet ve öteki ilişkisinde ümmetin ötekine yaklaşımı değil öteki üzerinden yürütülen politikalardı. Öteki, kişiden kişiye değişen bir kavramdır. Ümmet için öteki, inanan ve inanmayan diye ayrılır dedik ama ayrıntılarda farklı noktalar görmek mümkündür. Nedir? Modernizm ve postmodernizmin üreticisi batı için aslında Anglosakson olmayan herkes ötekidir. Yaşamın fıtratına tecavüz eden Batı algısı inanan veya inanmayan demeden, kirli ellerini kendinden kabul ettikleri haricindeki tüm dünyada gezdirmektedirler. Onlar için ötekinin geçmişi yakında Kızılderililer, siyahiler daha uzakta antik Yunan’da kendileri gibi konuşamayanları Barbar olarak niteleyen atalarına kadar dayanmaktadır.

Ötekileştirme olgusu iktidarlar tarafından güç için daima oluşturulan, birbirini vurandan silah satışı artışı, işgalden petrol, mülteciden de sosyolojik bozukluk devşiren, her türlü işi kendi çıkarına dönüştüren bir sistemden bahsediyoruz.

Müslümanlar ötekileştirilenlere karşı; oluşturulmuş ötekilerle birlik de olabilirler. Ötekini asimile etme derdi barındırmadan, haksızlığa karşı senden olmayanla da beraber mücadele edebilirsin. Yürekli bir Hristiyanla Filistin davasını paylaşabilirsin. Burada hiçbir sıkıntı yok.

Ümmetin ötekisi zalimdir, şeytandır, şeytanın devletleşmiş düşünceleşmiş halleridir. Peki, ümmet kiminle yan yanadır, Mücahit Gültekin’in de dediği gibi kenardakilerin, sınırın dışındakilerin, çizginin altındakilerin, adam yerine konulmamışların, kovulmuşların, ezilmişlerin, tedirginlerin, hastir çekilmişlerin, yoksulların, garibanların, yolda kalmışların, çöp toplayıcıların, fahişelerin, bedeni sermaye edilmişlerin, düşürülmüşlerin şeytani politikalara alet edilmişlerin yanındadır. Mustazafın yanındadır. Her zaman her şartta ötekileştirilenlerin yanındadır.

Asıl feryadımız sıra ona gelinceye kadar susan ötekileredir. Müslümanlar, kimliklerinden taviz vermeden öteki ile ilgili müşterek bir yaşam tarzı düşünmeyi kenara bırak yalnızca mensubu oldukları grubun cenneti hak edeceğine dair iddiaları ve hiçbir oltayı kaçırmamaları ile düşman nazarında ancak bir stand up gösterisi değerinde duruş sergiliyorlar.

 

Not:

Tarih boyunca her dönem ötekileştirilenden bahsedebiliriz. Örneğin; siyahiler, kızılderililer, İslamcılar veya günümüz hükümeti karşısında ötekileştirilenler, Kürtler… Çoğaltılabilir. Bunlar başlı başına bir yazı konusunu oluşturuyorlar. Başka bir yazıda inşallah bu konulara da değiniriz. Ancak yazıdan çıkarılması gereken en önemli şey; yüzeysel baktığımızda postmodernizmle gelişen gruplar arasındaki farklılıklardan ziyade derinleşince ortaya çıkan aslında maşayı tutan bir elin farkına varmak ve dünya halklarının birileri tarafından birbirlerini öteki olarak algılanmalarının sağlanmasının asıl ötekileştirme olduğudur. Aslında hepimiz ötekileştirilmiş ve ötekileştirmeye zorlanmış ötekileriz.

Çaba bizden tevfik O’ndandır…

 

Kaynakça

AYDIN Cüneyd-GENÇ Ahmet (2014), Kur’an’ın Sunduğu Zihniyet Değişimine Karşı Bir Direniş Örneği Olarak Kalıp Yargı ve Ön Yargılar, Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi Sayı 36 s.167-184,

KARADUMAN Sibel (2010), Modernizmden Postmodernizme Kimliğin Yapısal Dönüşümü, Yaşar Üniversitesi,

SÖNMEZ-SELÇUK Senem, Postmodern Dönemde Farklılığın Kutsanması ve Toplumun Parçacıllaştırılması: “Öteki” ve “Ötekileştirme”

OZBEY Nurullah, “Ötekileştirmenin” Kökenleri, Bir Konu Bir Görüş

ARSLAN Abdurrahman (2017), Dünyaya Müslümanca Bakmak, Beyan Yayınları,2. Baskı

 

 

 

 

 

 

 

 


Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir