Ömer bin Hattab

Paylaş

Hz. Ebu Bekir vefat edeceği zaman yerine tayin edeceği kişiyi belirlemişti fakat kamuoyunu yoklamak ve sahabeden seçkin birkaç kişinin de fikrini almak için onlara uygun gördüğü kişiyi açıkladı. Ashabın içinden Ebu Bekir’in görüşünü onaylayanlar olduğu gibi, ona karşı çıkarak Ebu Bekir’e bu fikrinden dolayı Allah’a ne hesap vereceğini soranlar oldu. Hz. Ebu Bekir ise “Allah’a kullarını yönetmek için onların en iyisini atadığımı söyleyeceğim.” şeklinde cevap verdi.

Evet, şüphesiz Hz. Ebu Bekir’in ashabın içinden onları en iyi şekilde yöneteceğine inandığı isim Hz. Ömer’di ve Ömer’in halifelik dönemi gösterdi ki Hz. Ebu Bekir gerçekten de ümmet için hayırlı bir karar vermişti.

Hz. Ömer’in bütün bir hayatına bakıldığında birbirinden ayrı üç dönemden oluştuğu görülür. Birinci dönem İslam’ı kabul etmeden önceki hayatıdır ki bu dönemde Hz. Ömer ile ilgili pek fazla bilgiye sahip değiliz. Gençliğinde babası Hattab tarafından yaşıtları gibi çobanlıkla görevlendirilmiş, daha sonraları ise ticaretle uğraşmış bu sayede birçok uzak ülkelere ticari seyahatler yapmıştı. Hz. Ömer’i çoğu zaman sert mizacı ve asabi tutumlarıyla tanırız, fakat Hz. Ömer ilmi açıdan döneminin çok ilerisinde olan ve devrinin aydın sayılabilecek kişileri arasında yer alan biriydi. Arabistan’da meşhur olan şecere ilmi, askerlik, spor ve hitabet gibi dallarda döneminin en iyilerindendi. Bunun yanı sıra devrindeki insanların pek azının vakıf olduğu okuma yazmayı da biliyordu.

Hayatının ikinci dönemi ise İslam’ı kabul ettiği dönemdir. Bu dönem Hz. Ömer’in hayatının yeniden inşası ve değişim dönemidir. Ömer’in İslamiyet’e kazandırılmasıyla beraber Müslümanlar ibadetlerini açıkça yapmaya başlamışlar ve küçücük bir topluluk olan Müslümanlar hep beraber Kâbe’ye giderek topluca namaz kılmışlardır. Hz Peygamber’in sağlığı boyunca her zaman onun yanında yer almış ve varlığıyla İslamiyet’e güç kazandırmıştır. Hz Peygamber tarafından kendisine “Faruk” lakabı verilmiştir.

Hayatının üçüncü ve son dönemi olan hilafet dönemi ise Hz. Ömer’in hayatının belki de en önemli dönemidir. Bütün bir ümmete örnek bir lider olmuştur. Şuan bile ismi anıldığında adalet kelimesinin de beraber anılmasına sebebiyet veren yönetim şekliyle hüküm sürdüğü yaklaşık on yıl boyunca insanların güvenini ve ona olan sadakatini kazanmayı başarmıştır. Yazımın bu bölümünden sonra Hz. Ömer’in halife olduğu dönemi daha detaylı anlatmaya çalışacağım. Zira onun en çok anlaşılması gereken dönemin en çok zorlandığı ve ağır olan hilafet sorumluluğunun altında sert olan mizacının dahi değiştiği en önemli dönemi zannımca bu dönemdir.

HALİFE ÖMER

Hz. Ebu Bekir hilafet hususunda en doğru ismin Hz. Ömer olduğuna inanmışsa da Ashabın Ömer’in sert mizacı ve onlara karşı tutumu hakkındaki korkularından dolayı onu, “O zulmedenler ki yakında nasıl bir inkılapla devrileceklerini bileceklerdir.” ayetiyle uyarmıştır.  Hz. Ömer de kendisinde bulunan bu huyunu bildiği için hilafet makamına gelerek insanlardan biat aldıktan sonra şu duayı yapmıştır.

“ Yarabbi ben sert mizaçlıyım, beni yumuşat; zayıfım; beni güçlendir; cimriyim, beni cömert yap!”

Allah bu mütevazı duayı kabul etmiş ve Hz. Ömer kendinden sonra hiç görülmemiş olan adil bir yönetimle yaklaşık 10 yıl boyunca Müslümanları idare etmiştir. Onun hilafeti boyunca bu ağır yükün altında nasıl bir sorumluluk duygusuyla hareket ettiğini anlamak için söylemiş olduğu şu sözün idrakine varmak son derece önemlidir:

"Kenar-ı Dicle’de bir kurt kapsa koyunu, Gelir de adl-i ilâhi Ömer'den sorar onu!"

Fetihler

Hz. Ömer halife olduktan sonra özellikle yapmış olduğu fetih hareketleriyle ön plana çıkmıştır. Hz. Ebu Bekir’in başlatmış olduğu fetih hareketlerini devam ettirmiş; Irak, İran, Suriye, Filistin ve Mısır ‘ı İslam topraklarına katılması bu dönemde gerçekleşmiştir. Hz. Ömer fetihler sırasında Peygamberin yolunu izleyerek savaşacağı bölgenin hükümdarına ilk önce elçi göndererek İslam’a davet etmiştir. Eğer İslam’ı kabul etmezse o zaman can güvenlikleri karşılığında cizye verilmesini emretmiş, eğer bu seçeneği de kabul etmezlerse o zaman onlarla savaşılmıştır. O tebliğde bulunmadığı hiçbir ülkeye savaş açmamıştır.

Her zaman ilk önem verdiği şey Allah’ın rızasını kazanmak olmuştur. Hz. Ömer, fetihler sırasında göstermiş olduğu sabır ve teslimiyet ile tüm Müslümanlar için müthiş bir örneklik sergilemiştir. Özellikle onun Suriye’nin fethi sırasında Halid bin Velid’i görevinden azletmesi ve yerine Ebu Ubade bin Cerrah’ı getirmesi, o zamanki Müslümanlar tarafından yanlış bir hüküm olarak değerlendirilmiştir. Fakat Hz. Ömer bu konuyla ilgili hükmünün sebebini “Halkın giderek Halid’e daha çok bağlanması ve bundan ötürü taraftarlarınca her şeyin Allah tarafından takdir edildiğini unutarak Halid’e tevekkül etmelerinden korktuğu” şeklinde açıklamıştır. Hz. Ömer, kendisini İslam’a adamış ve gerçekten sevdiğini ve hürmet ettiğini söylediği Halid bin Velid hakkında bile bu şekilde bir karar vermiştir. Hz. Ömer İslam’dan en ufak bir taviz vermediğini ve hiçbir şahsın, kim olursa olsun, putlaştırılmasını istemediğini bu hareketiyle göstermiştir. Halid bin Velid’in görevden el çektirilmesinin ardından yerine atadığı komutan Ebu Ubeyde’ye yazarak yolladığı tavsiye mektubu şu şekildedir:

Ben sana, tek kalıcı şey olan Allah’ın takvasını tavsiye ediyorum ki ondan başka hiçbir şeyin değeri yoktur. O Allah ki bizi dalaletten hidayete, karanlıklardan aydınlığa çıkardı. Seni Halid bin Velid’in ordusuna komutan tayin ettim. Onların hakkı ne ise, ona göre davran! ‘Ganimet alacağım’ düşüncesiyle, Müslümanları helake götürme! Araziyi iyice keşfetmeden onları oraya sevk etme! Muhafızsız birlikler gönderme! Müslümanları felaketlere götürmemen için seni uyarıyorum. Allah seni benimle, beni seninle imtihan edecek. Gözünü ve kalbini dünyadan çevir, dünyaya dalma! Dikkat et ki bu dünya, senden evvelkileri olduğu gibi seni de helak etmesin…”

Ebu Ubeyde’ye yazılmış olan bu mektup, tavsiye mektubu olduğu kadar aynı zamanda bir uyarı mektubudur. Hz. Ömer atamış olduğu komutanını dünya malının peşine düşerek ordunun akıbetini kendi keyfine göre tayin etmemesi ve İslam’ın emrettiği şekilde hareket etmesi noktasında dikkatli davranmasını istiyordu. Halifeliğin üzerindeki sorumluluğunu hissediyor ve Allah’a vereceği hesabı düşünerek görev verdiği hiç kimseyi kendi halinde bırakmıyordu. Mutlaka tavsiyelerde bulunuyor, özel olarak görevlendirdiği haberciler tarafından savaştan ve savaşın her detayından haberdar olduğu gibi komutanlara mektup yollayarak neler yapmaları gerektiği hakkında onları yönlendiriyordu. Keza Sad bin Ebi Vakkas’ın komutan olduğu Kadisiyye Savaşı’nda ordunun düzenine kadar kendisi karar vermiş ve ordu komutanına yapacaklarını yazarak haberciler vasıtasıyla göndermiştir. Bizzat savaşlara katılmasa da savaşın her anından haberdar olmuştur. Kadisiyye Savaşı’nın sonucunu büyük merakla beklemiş ve zafer haberini aldıktan sonra Medinelilerden büyük bir cemaati toplayarak onlara müjdeli haberi şu sözleriyle vermiştir:

“Ey Müslümanlar, ben sizleri kendine köle yapmayı arzu eden bir kral değilim. Ben hilafetin ağır sorumluluğunu sırtında taşıyan Allah’ın bir kuluyum. Sizlere evlerinizde rahat ve sakin bir uyku temin edecek şekilde hizmet edebilirsem, kendimi mutlu sayarım. Arzum sizi kendime hizmetçi kılmak ve kapımda bekçi dikmek olsaydı, benden daha bahtsız ve çaresiz kimse olmazdı. Amacım size sözle değil, iyi davranışla öğretmektir.”

Hz. Ömer Kadisiye Zaferi sonucunda yapmış olduğu bu konuşmasıyla devlet adamlığı ve hilafete bakış açısını gözler önüne sermiştir.

Devlet idaresi:

Hz. Ömer bildiğimiz diğer hükümdarların aksine kurulmuş olan İslam devletinin en büyük ve en yetkili ismi olmasına rağmen o bu gücü ve kudreti kendi saadeti ve refahı için kullanmamıştır. Devlet hazinesinden ancak geçinebileceği kadar az bir miktar maaş almış, yönetici olduğundan ötürü günlük hayatında hiçbir üstünlük kazanmamış ve her vatandaş onu eleştirme hakkına sahip olmuştur. Halka hitaben kendi yetki ve sorumluluklarını şu şekilde açıklamıştır:

“Benim sizin paranız olan devlet hazinesi (Beytülmal) üzerindeki hakkım, bir kişinin vesayeti altında bulunan bir yetimin malı üzerindeki hakkından daha fazla değildir. Zenginsem, hiçbir şey almam. Muhtaçsam, adet üzere, geçimime yetecek kadar alacağım. Üzerimde sizlerin benden talep etmesi gereken çok haklarınız vardır. Bu haklardan bir tanesi, bir kanuna dayanmadan gelir ve ganimet almamamdı; ikincisi, elime geçen gelir ve ganimeti kanunsuz bir şekilde kullanmaktan kaçınmaktır; bir diğeri de maaşlarınızı arttırmak, ülke sınırlarını korumak ve sizi gereksiz yere tehlikelere sürüklememektir.”

Bu şekilde yaptığı konuşmalarıyla halkı haklarından haberdar etmiş. İnsanların kendi hak ve sorumluluklarından haberdar ederek, yanlış yapması durumunda onu uyarmaları konusunda teşvik etmiştir.

Hz. Ömer’in hilafetinde daha önce örneği olmayan istişareye dayalı bir yönetim şekli başlamıştır. Önemli kararlar alınacağı zaman bu danışma meclisi toplanarak karar vermiş, çoğunluğun rızası olmadan bir sonuca varılmamıştır. Herkes özgürce fikrini söyleme ve itiraz edebilme hakkına sahip olmuştur. Hatta bunu destekler nitelikte Hz. Ömer’in danışma meclisine hitaben “Devlet yönetme hususunda bana yüklenilen sorumluluğu paylaşmanız için size burada toplanma zahmetini vermiş bulunuyorum, çünkü ben sadece içinizden biriyim ve benim isteklerime bağlı kalmanızı arzu etmiyorum.” şeklinde konuşarak mecliste bulunan kişilerden yardım talebinde bulunmuştur. Bu şekilde Hz Ömer kendi fikirlerini tartışmaya açık hale getirerek en doğru kararı danışma meclisindeki sahabenin seçkin kişileriyle beraber vermeyi uygun görmüştür. İhtilafın bereketinden ümmet için faydalanmak istemiştir.

Fetihlerden sonra Hz Ömer, genişleyen İslam coğrafyasını tek bir merkezden yönetmenin zor olacağını düşündüğü için imparatorluğu idari yönden Mekke, Medine, Suriye, Cezire, Basra, Kufe, Mısır ve Filistin olarak sekiz kısma ayırmıştır ve bu bölgelerde kendi içinde ayrılarak her bir vilayetin başına valiler atanmıştır. Hz. Ömer bu valilerin seçilmesine büyük önem göstermiş, halka danışarak onların onay ve kabullerini almış, işlerinde ehil kimseleri seçmeye çalışarak bu kimseleri sıkı bir denetim altında tutmuştur. Vilayet memurlarını bir araya toplayarak onlara bir defasında şöyle nasihatte bulunmuştur:

“Parayı temiz tutmanın üç yolu vardır; birincisi, meşru vasıtalarla kazanılmalıdır, ikincisi meşru şeylere harcanmalıdır, üçüncüsü, gayri meşru şeylere sarf edilmesi önlenmelidir. Zalimi yere yıkıp itirafta bulununcaya kadar bir yanağı toprakta olduğu halde başını ayağımla ezeceğim. Ey insanlar Allah kendisine karşı yapılacak vazifelere daha büyük ehemmiyet verir ve sizin melekleri ilah telakki etmenize müsaade etmediğini beyan eder. Bilesiniz ki ben sizi zulmetmeniz için tayin etmedim. Ben, milletin size tabi olarak faziletli hayat sürmeleri için sizi doğruluk rehberleri olarak tayin ettim.”

Adil bir yönetimin ikamesi için Hz. Ömer yürütme ile yargıyı birbirinden ayırmıştır. Mahkemeler kurmuş, kadılık görevi için ise halkın saygınlığını ve güvenini kazanmış kişileri bu göreve atamıştır. Özellikle rüşvete karşı önlem olarak maaşlar yüksek tutulmuş, itibar sahibi ve zengin olmayan kimselerin hâkimliğe atanmaması kuralı konulmuştur. Hz. Ömer, Kufe valisi olan Ebu Musa el Eş ’ariye hitaben mahkemelerin uymak zorunda oldukları prensipleri içeren bir ferman yazmıştır. Ferman içeriği şu şekildedir;

“Allah’a hamdolsun! Şunu bil ki, adalet önemli bir yükümlülüktür. Huzurunda, refakatinde ve kararlarında halka eşit muamele et ki zayıf olanlar adaletten ümitlerini kesmesinler, yüksek mevkide olanlar da kayırılmayı ümit etmesinler. İspat yükümlülüğü davacıya aittir. İnkâr edene yemin etmek düşer. Gayri meşruyu meşru; meşruyu da gayri meşru kılmamak şartı ile uzlaşmak caizdir. Değerlendirme yaptıktan sonra (eğer evvelki kararın hatalı görünüyorsa), seni dünkü kararını değiştirmekten hiçbir şey alıkoymasın. Şüphede olduğun bir mesele hakkında, Kur’an veya Peygamberin sünnetinde bir şey bulamadığın zaman, meseleyi tekrar tekrar düşün. Emsaller ve benzer olayları düşün ve kıyas yaparak karar ver. Şahit göstermek isteyen şahıs için bir süre belirlenmelidir. Eğer davasını ispatlarsa, onun hakkını ver. Aksi halde, dava reddedilmelidir. Dayak cezasına çarptırılmış, yalancı şahitlik yapmış, miras ve nesepte şüpheli kişilerin dışında, bütün Müslümanlar (şahitlik için) güvenilirdir.”

Hz. Ömer mahkemelerin işlevini ve yapılması gerekenleri anlatmış, kaynağını Kur’an’dan almıştır, Fakat Kuran bütün detayları vermediğinden peygamberin sünnetine, icma ve kıyasa göre hareket edilmiştir. Hz. Ömer mahkemelerde adaletin tesisi için büyük çaba vermiştir. Özellikle statüsü yüksek olanla düşük olanın aynı seviyede tutulması hususunda hâkimleri çoğu zaman uyarmıştır.

Hz. Ömer tüm bir hilafeti boyunca yüklendiği sorumluluğun büyüklüğünün farkına varmış ve ona göre hareket etmeye çalışmıştır. Ömer’in adaleti Sadece Müslümanlara değil, Müslüman olmayanlar için de işlemiştir. Hz Peygamber (s.a.v), “Hikmetin başı Allah’tan korkmaktır.” buyurmuştur. Zira Ömer’in görevinin ağır sorumluluğu altında bu derece dikkatli olması ve işini layıkıyla yapma çabasının altında hiç şüphesiz Allah korkusu vardır. O dünya malı ve kazanacağı gücün peşinde değil, ahirete gittiğinde Allah’a vereceği hesabın derdindedir. Bir gün Ebu Musa’ya, “İslamiyet’i kabul edip hicret eden ve her zaman Peygamberle beraber bulunan bizlerin herhangi bir ceza veya mükâfat verilmeden beraat ettirilmesine razı olur musun?” diye soru sormuştur. Ebu Musa ise, “Sadece beraata elbette razı olmam. Epeyce iyilik yaptık ve daha iyilerini arzu ediyoruz.” cevabı üzerine şöyle demiştir: “Ömer’in hayatı yed-i kudretinde olana yemin ederim ki bizi ceza vermeden bırakmasından daha fazla bir şeyi arzu etmiyorum.” Bu sözlerinden anlayacağımız gibi onun adaleti ve onu gereğince uygulama çabasının altında yatan sebep Allah korkusudur.

Selam olsun Ömer’e ve Ömer olabilene…

 


Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir