Nehirden Denize Tek Bir Devlet: Filistin

Paylaş

“Amerika şüphesiz tek bir barışın koruyucusudur. O da İsrail’i, her türlü rakip ve direnişe; onu hedef olan gizli ve açık tehlikelere karşı koruyan barıştır.”

Modern dünya tarihinin en uzun soluklu meselelerinden biri olan Filistin sorunu 20. yüzyılın başlarına dayanır. Büyük imparatorlukların parçalanması sonucu ortaya çıkan ulus bazlı devletler yeni dünya düzeninin alametlerini taşıyordu. Özelikle İslam dünyasının aleyhine gelişen olaylar dengeleri değiştirirken birileri de fırsat gözlüyordu. Yüzyıllardır dağınık bir halde yaşayan Yahudiler ise bekledikleri boşluğu yakalamışlardı. İsviçre’nin Basel şehrinde Theodor Herzl başkanlığında toplanan Yahudiler bir yurt kurma kararı aldılar. Bu kararın İslam dünyasının zayıf dönemine denk gelmesi dikkat çekicidir. Artık yapılacak şey bellidir: Farklı yerlerdeki Yahudileri Filistin’de toplamak ve oradaki halkı da bir şekilde topraklarından sürmek…

Dini ve politik argümanlar harmanlanarak Yahudi dini, milliyetçi bir kisve altında siyasi bir amaca büründürülür. İnsanların dünyanın dört bir yanından toplaması için sadece dini bağ yetmeyeceğinden seküler milliyetçi gruplarla da el ele verilip Siyonist proje, ırkçı Yahudilik temeline oturtulur. Daha önce kendilerine yapılan baskılar, haklılık nedeni görülüp patolojik bir şekilde Filistin topraklarında ilerleyen Yahudiler, önce köy ve kasabalardan başlayarak tarihin en kanlı katliamları arasına girebilecek Deir Yasin Köyü’nde yaptıklarıyla insanlık dışı katliamlara imza atmışlardır.

İsrail’in Kuruluşu ve Sorunun Kökleşmesi

2 Ocak 1917 tarihinde İngiliz Dışişleri Bakanı Balfour’un isminden gelen bir vaat mektubu deklare edilir. İngiliz vesayeti altında bulunan topraklarda bir Yahudi devletine sıcak gözle bakılır. Milletler cemiyetine de bu vaat eklenir. Açık bir şekilde desteklenen bu devlet aşama aşama büyütülür. Önce Yahudi ajansı ismiyle temsil kurum nezdinde bir kurum açılarak göç faaliyetleri özendirilir. Ardından gelen Yahudilere Filistin vatandaşlığı kazandırılarak Yahudi devletinin temelleri atılır. O topraklarda vasi olan İngiliz hükümeti de bu devletin siyasi idari ve iktisadi alt yapısından da sorumlu tutulur.  Tüm bu alt yapı sağlandıktan sonra BM taksim planı devreye sokulur. Bu plan çerçevesinde Filistin topraklarının %54’ü Yahudi devletine bırakıldı. Devletin kurulması için bir takvim belirlendi. Kudüs ise uluslararası bir yönetime bırakıldı.

Proje fiilen uygulanmaya başlayıp İngiliz ordusu çekilince Yahudiler 15 Mayıs 1948 tarihinde yaşanan ve dengesiz bir çarpışma sonucu taksim kararında öngörülenden daha fazla Filistin toprağını ve Batı Kudüs’ü işgal ettiler.  İşgal dışında kalan topraklar Doğu Kudüs, Batı Şeria ve Gazze şeridiydi. Yani İsrail Filistin devleti için ön görülen toprağın %77’sini işgal etti. İşgaller sonucunda milyonlarca insan mülteci konuma düştü. BM ise kararına aykırı olan bu işgali sona erdirmek yerine daha çok Filistinli mültecilerin sosyal sorunlarıyla meşgul olmaya başladı. İsrail’in yaptıkları karşısında alınan karar ile dönüş hakkı Filistinli mültecilerin kendilerine bırakıldı.  Dönmek istemeyenlerin ise kayıplarının maddi tazminatla giderilmesi bildirildi, ama İsrail bu kararları yine uygulamadı.

İngiltere’nin gözetimi ve katkıları altında kurulan bu Siyonist proje, yeni süper güç Amerika’nın desteğiyle büyümüştür.  Amerika’daki Yahudi nüfusu, toplam nüfusun %2’sine tekabül etmesine rağmen kritik noktalarda yapılan lobi faaliyetleri ile İsrail destek noktasında sıkıntı yaşamamıştır. Amerika Filistin’e yapılan göçleri teşvik etmiş ve işgaller karşısında engelleyici veya yaptırım uygulayıcı müeyyideleri engellemiştir. BM, Filistin topraklarında İngiliz vesayetini kaldırdığını ifade ettikten sadece on bir dakika sonra Amerika İsrail Devletini tanımıştır. İsrail aleyhine alınan her türlü kararı veto ederek bu projeye desteğine katkısını sunmuştur.

Genişleyen İşgal ve BM’nin Tutumu

1967 harbinde İsrail işgal topraklarını genişletti. Kudüs’ün kalan kısımları ile Mısır, Suriye ve Ürdün’ün bazı topraklarını işgal etti.  BM’nin savaştan tam beş buçuk ay sonra aldığı karar sonucu iki prensip benimsendi:

  1. İsrail silahlı kuvvetlerin son savaşta işgal ettiği topraklardan(topraktan) çekilmesi
  2. Bütün savaş hali ve iddialarına son verilerek bölgedeki tüm devletlerin egemenliğine, toprak bütünlükleri ve hayat haklarına, tanınmış güvenli sınırlarda barış içinde, güç veya güç kullanma tehdidinden uzakta kullanılması ilkesine saygı gösterilmesi(242 sayılı karar)

Aslında bu karar ile İsrail’in Filistin topraklarına yönelik 1948 yılında gerçekleştirdiği işgal meşruluk kazanmış ve “Ortadoğu’da kalıcı ve adil barışı tesis etmek” adı altında ne olduğu belirsiz bir çözüm sürecinin de önü açılmış olmaktadır. Girilen yeni süreç her türlü yoruma açık somut kritere dayanmayan bir zemine sahipti. Nitekim ilk prensipte yer alan toprak kelimesi, Araplarla İsrailliler arasında yorum farklılıklarına sebep olmuştur. Araplar “işgal ettiği topraklardan” yani 67 Savaşında işgal ettiği Doğu Kudüs, Batı Şeria ve Gazze şeridinin tamamından diye kabul ederken  İsrail ise işgal ettiği bir topraktan diye kabul ederek Mısır, Ürdün ve bazı Filistin topraklarından çekilerek kararın gereğini yapmış sayılmaktadır.

Bu işgale misilleme olarak 1973 savaşı oldu. Mısır ve Suriye ortak hareket ederek İsrail’e saldırdılar ve topraklarının bir bölümünü kurtardılar. Bu gelişmenin hemen ardından Güvenlik Konseyi alelacele toplanarak acil bir ateşkes kararı aldı. Kararın alınmasında sürat ve aciliyet Arap ordusunun biraz daha ilerleme kaydetmesini engellerken İsrail’in kaybettiği topraklardan çekilmek zorunda kalmamasını sağlamıştı.

Tüm bunlar olurken Filistin halkı yerel güçleriyle işgale karşı durmak için Lübnan’da direniş için alt yapı çalışmaları oluşturuyordu. İsrail güvenliğini bahane ederek 1978’in Mart ayında Lübnan’a saldırdı. Güvenlik Konseyi Lübnan’ın bütünlüğüne vurgu yapsa da İsrail oluşturduğu güvenlik hattını bahane ederek işgalini dolaylı olarak sürdürmüştür.

Arap Bloğunu Bölme Çalışmaları

İsrail, Arap bloğunu bölmek için belli girişimlerde bulundu ve ilk sonucunu da Mısır-İsrail görüşmelerinden aldı. Camp David anlaşmasıyla İsrail Sina yarım adasından çekilmiş, Mısır da İsrail’in güvenliğini garanti edecek bütün tedbirleri alma taahhüdünde bulunmuştur.  Mısır İsrail’le olan savaş sürecinden çıkmıştır. Ürdün de yıllarca yürütülen gizli görüşmeler sonucu benzer akıbeti yaşamıştır. Filistin kendi içinden işgale karşı fiili bir karşılık vermek adına kurulan FKÖ’de Lübnan savaşında alt yapısı çökertilmiştir.

İntifadalar

1987 yılının Aralık ayında yoğun işgal altında kalan Gazze Şeridi ve Batı Şeria’da halk direniş gösterdi ve intifada patlak verdi. Halkın tüm kesiminin katıldığı büyük mitingler, ekonomik boykotlar, vergi direnişleri ve topraklarının askeri işgal altında olmasını protesto eden ulusal bağımsızlık talepli eylemler yapıldı. Uygulanan şiddet, zehirli gazlar tutuklamalar birbirini izledi. Sonucunda binlerce Filistinli şehit olurken sınır dışı edilen, İsrail hapishanelerine konulan binlerce insan işgale karşı geldiği için İsrail’in zulmüne uğradı.

Sapanından başka savunma gücü olmayan çocukların sembol olduğu bu gösterilere İsrail gerçek mermilerle yanıt verdi. 1987-1993 yılları arası Filistin’de sivil yaşam askıda kaldı. BM genel kurulunca da belgelenen sokağa çıkma yasakları, yıkılan evler, isyanı bastırmak için ağır ekonomik baskılar yaşamı zorlaştırdı. BM endişe ile izledi(!) işgal maddelerini hatırlattı. Bir dizi karar alındı, ama İsrail kendi hukukunu uygulamaya devam etti.

Filistin Ulusal Konseyi 1988 yılında toplanarak iki siyasi karar aldılar. Birincisi Filistin sorunu için uluslararası kapsamlı bir çözüm çağrısı diğeri de Kudüs’ün başkent olacağı Filistin Devleti’nin bağımsızlığının ilanı idi. Bu kararların dayanağını Genel Kurul’un 1947 tarih ve 181 sayılı kararına bağlandı. İntifadalar sürerken diplomatik çabalar da hız kazandı. Mısır, İsrail ve Amerika ayrı ayrı planlarını masaya koydular. Araplar ile İsrail arasında olan anlaşmazlık, üyeleri uluslararası zeminde buluşturmakta zorlanıyordu. 1990’lı yıllarda sona eren soğuk savaş dönemi ve Körfez Savaşı gibi yaşanan küresel değişiklikler Orta Doğu’daki durumu da etkiledi. 1991 yılında Madrid’de Amerika ve Sovyetlerin eş başkanlığında taraflar ilk defa yüz yüze geldi.  1993 yılında bu görüşmelere BM de dâhil edildi. Yaşanan sorunlara çözüm konusunda bir ilerleme kaydedilemedi. Ancak pek az kişi tarafından bilinen FKÖ ve İsrail görüşmesi Norveç’te sürüyordu.

Oslo anlaşması ile İsrail’le masaya oturan FKÖ heyetiyle İsrail arasında gerçekleşen on dört turluk gizli görüşmeler neticesinde Filistin Otonomi Yönetimi’nin temelleri atıldı. Anlaşmada barış için beş yıllık bir plan öngörülüyordu. Savaşlara ve çatışmalara son verilerek karşılıklı siyasi ve meşru haklar tanınacaktı ve bütün bunlar da siyasal süreçler ile yürütülecekti. Oslo Anlaşması İsraillilere doğrudan güvenlik ve barış garantisi verirken Filistinlilere ise sonu belirsiz uzun bir yola atılacak ilk adımı oluşturdu.(Hizbullah/ Naem Qassam syf 174)

Tüm bu anlatılanlar aslında biraz timsah ve aslan hikâyesine benziyor. Timsah ve aslan bir gün karşı karşıya gelmişler ve kimin kazanacağına dair aslan sormuş. Bunun üzerine düşünen timsah ise şu manidar cevabı vermiş:

“Eğer karada karşılaşırsak sen beni alt edebilirsin, ama ben seni suya çekersem kazanırım.”

Yazının asılını oluşturan “İki devletli çözüm mü, direniş mi?” sorusu burada anlam kazanıyor. Tarihsel süreç, yapılan tüm barış görüşmeleri ve müzakerelerin sonucu İsrail’in varlığını meşrulaştırmıştır. Filistin’de Siyonist bir yapının kurulması Filistin halkına karşı açık ve çirkin bir saldırıdır. Bu ülkenin halkını başka bir halkla yer değiştirmek, toprağın asıl sahiplerini dünyanın dört bir yanında mülteci durumuna düşürmek, hiçbir şartta iki komşu devlet arasındaki çatışma gibi görülemez. Bu bir devletin yok edilip yerine başka birinin kurulmasıdır.

Siyonist proje İngiltere desteği ile büyüyüp Amerika ile gelişmiştir. Bilinmesi gerekir ki uluslararası koalisyon, Güvenlik Konseyi aracılığıyla münferit ya da kolektif bir şekilde bu projeye verdikleri desteği kestikleri anda İsrail tüm dayanaklarını yitirecektir.  İsrail projesi şartlarını dayatmak için askeri gücünü kullanarak yayılma göstermiştir. Filistin’e komşu ülkelerin topraklarını işgal etmesi bunun göstergesidir.  İsrail’in bu girişimlerinin sonucunda alınan uluslararası kararlar İsrail için bir tür molalar oluşturmakta, diğer işgale hazırlık yapmaktadır. Alınan her karar da bir önceki işgali tanımayı içermektedir. Eğer otoriteyi sağlayabileceklerini bilseler ve güçleri imkân dâhilinde olsa tüm Arap ülkelerini bir defada işgal ederlerdi. Fakat yaşanan tecrübe aşamalı olarak işgal edip bunu aşamalı bir şekilde meşrulaştırmanın daha doğru olduğunu göstermiştir. Buraya kadar gördüklerimizden hareketle şunu rahatça ifade edebiliriz ki İsrail sınırında durmamakta bilakis ümmetimizin geleceğini etkileyecek adımlarını arttırmaktadır. Güç ile karşılık verilmedikçe kapladığı yerde kalmaktadır. Erbakan’ın dediği gibi “İsrail ancak güçten anlar.” İsrail uluslararası korumanın verdiği kolaylıkla bizi kendi sahasına sokarak yavaş yavaş bitirmek istemektedir. Oturulan masalardan hep eksik kalkılmıştır. İsrail ile mücadele etmenin en isabetli yolu onu direniş sahasına çekmektir. Karşı koymak hakkını en güçlü şekilde savunmak ancak bu şekilde mümkündür.

Barış Seçeneği ve İki Devletli Çözüm

Uzun yıllardır fiili savaş hali, Arap rejimlerinin baskısı, birlik olmamanın verdiği direnç düşüklüğü kimi yerlerde yılgınlığa düşürebiliyor ve İsrail’in getirmek istediği noktaya çekebiliyor. Gelinen nihai noktada “iki devletli çözüm” diye sunulan seçenek, mevcut Filistin topraklarının dokuzda sekizini İsrail’e veren ve İsrail’in sadece 67 savaşında işgal ettikleri topraklardan çekilmesini yeterli gören bir öneridir. Planın önericileri İsrail’in varlığını borçlu olduğu küresel güçlerdir. Nihai noktada amaç, İsrail’i kabul ettirip Ortadoğu’da İsrail’in varlığına yasallık kazandırmak ve normalleştirmektir. İçerdiği maddeler gereği aslında bir çözüm de vadetmemektedir. İki devletli denilse de öngörülen Filistin devleti İsrail’in güvenliğinden sorumlu, İsrail projesini baltalamaya yönelik her türlü direniş hareketini engellemek üzere konumlanmış ve o sebeple silah ve askeri ekipman içeren bir yapıdır. Coğrafi konum olarak da Arap ülkelerine hiçbir komşusu olmadığı gibi tüm sınırları İsrail’le çevrelenmiştir.

Filistin’in Geleceği

Filistin’de mevcut işgal nereye varır, diye bakıldığında karşımıza iki seçenek çıkıyor. Birincisi masada var olan seçeneği kabul edip kanatları koparılmış kuş misali İsrail kontrolünde bir devlete razı olmak. Bu barış seçeneği adı altında konuşulsa da barış içermediği ve İsrail’in asla bu çözüme razı olamayacağını bilmemek safdillik olur ve adil ve kalıcı bir çözüm olmaz. Çünkü İsrail’in ideali, denizden nehre tek bir devlettir ve bu amaç uğruna bugüne kadar yaptıkları bizim nezdimizde yapacaklarına teminattır. Uzun yıllardır orada bulunması o topraklarda meşru olduğuna da delil teşkil etmez. Ortada her şeyden önce adalet problemi vardır. Ve adil çözüm adına sunulan da bir halkın zayıf durumundan yararlanarak bir haksızlığın dikte edilmesidir. İsrail işgalci konumundadır ve ihtiyaç duyduğu şey iki devletli çözümle birlikte atılacak imza sayesinde sınırlarını belirlemektir.

İkinci seçenek direnerek var olmak. Bu bizim İsrail sorununa nasıl baktığımızı da şekillendiren bir seçenek. İsrail ile Filistin arasındaki sorun iki komşu ülkenin sınır sorunu mu yoksa ontolojik bir sorun mu? Eğer İsrail’i gayri meşru görüp tanımıyorsak var olan işgale de karşı çıkmak bir hak ve bunun da ötesinde bir farzdır. Çünkü ayette de belirtildiği üzere İsrail oğulları iki defa bozguna uğrayacak ve bu bozgun mukadder zamanını beklemektedir. Mescid-i Aksa için sabır ve metanetle çarpışanlar için de hadislerde vurgu yapılmaktadır. Bu mübarek topraklar kutsalın hakkını vermek ister. Orada ancak hak eden topluluklar bulunabilir. İsrailoğullları ne zaman azgınlaşıp böbürlendilerse o zaman bu topraklardan sürülmüşlerdir. Allah’ın bu topraklardaki takdiri için çaba gerekmektedir. Direniş karşısında yılgınlığa ise Allah’ın vaadi karşı gelir.

Direniş kapsamına göre kısa vadede etkili sonuçlar doğuramasa da düşmanı yıpratmak esastır ve var olma biçimidir. Bugünlere gelene kadar biraz olsun İsrail’e set çekildiyse bu masa başlarında konuşulan çözüm yolları ile değil tabandan gelen direniş desteği sayesinde olmuştur. Direniş İsrail’in en zayıf karnı alabilecek noktayı da hedef almaktadır. İsrail’in güvenliği onlar için çok önemlidir ve geri adım atacakları tek noktadır. Yapılan eylemler onların huzurunu kaçırmakta ve geri adım atmalarını sağlamaktadır. Çözüm için müzakere yolunu gösterenler için bile çözüm masada güçlü olmak adına direnişten geçmektedir.

İkinci seçeneği çözüm olarak görüyorsak direniş ve intifada kaçınılmazdır. İsrail’in kuruluşu bir asrı aşkın zamana dayanmaktadır. Sürekli bir yayılma arz eder. Belli bir zamanla işgal -67 sınırları gibi- sınırlı tutulamaz. İsrail’i tanımayı ön gören her çözüm de İsrail gibi kabul görülemez. İşgal tek bir yolla sonlandırabilir, o da işgal karşısında durularak. Bu gidişata dur denilmesi mümkün olunamazsa Filistin diye bir kutsaldan bahsetmek ve özgür olmak mümkün görünmemektir.


Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir