Nefsin Mahçubiyeti: Oruç

Paylaş

Her toplumun kendisine has dünyayı algılama biçimi ve inanç sistemi vardır. Hayatı da bu algılama biçimine göre tanzim edip düzenlerler. Tabi sistemin devamlılığı için toplumun bütün yapılarının buna uygun bir tarzda hareket etmesi gerekir.

Bu uyumluluğun sağlanmasındaki temel etkenlerin başında da eğitim gelir. Çünkü eğitim, istenilen ya da hedeflenen özeliklerin kazandırılmasında yolun nasıl takip edilmesi gerektiğini düzenler ve buna uygun zemin hazırlar. Eğitimin ne derecede önemli olduğunu anlamak için bugüne baktığımızda, henüz 5-6 yaşına gelen bir çocuk okul olarak adlandırılan ve dengi kurumlarda eğitilmeye başlanılır ta ki 20-24 yaşına kadar. Böyle bir sürede toplum için istenilen tipte insanların yetiştirilmesi yeterlidir. Ve bu tür süreçler toplum yapıları ve inşasına göre farklılık gösterir. Kimi toplumlarda kısa sürerken kimisinde ise çok uzun zaman alabilir. Örneğin yaşadığımız çağda insanların üretecek ve tüketebilecek kadar eğitilirken İslam toplumunda hayat boyu devam eder. Müslüman dünyasında bir eğitim aracı olarak da ramazanı, yani orucu ele alabiliriz. Oruç, Müslümanın tevhide olan bağlılığını besler ve ahdini tekrar hatırlatır, çünkü dünya ilahi olandan uzak kalmışlığın ve sürgün yeridir.

İslam ümmetinde ibadetler toplumsaldır yani ferdi(şahsi) alana hapsedilmemiştir. Oruç, namaz, hacc ve zekât gibi ibadetlere bakıldığında toplumsal hayatta bir karşılığı vardır. Bu nedenle ibadetlerin asli amacına hizmet ettiğini anlamak için toplumun geneline bakıp bu şekilde değerlendirmek daha sağlıklı olacaktır.

Ramazan ayı her yıl otuz gün boyunca sabahtan akşama kadar Müslümanları dünyevileşmeye sevk eden bütün davranışlardan kaçınması amaçlanır. Diğer ibadetlerden biraz daha farklı olarak manevi yönü ağır basar çünkü ahlaki niteliğini kaybetmiş davranış açlığına, nefsin şehvetine, mideye karşı başlatılan bir cihaddır oruç. İnsan tamamen kendisiyle yüzleşir bütün azameti ve aşağılık yönleriyle. Savaşa hazırlık sürecindeki bir orduya benzer. Çünkü herhangi eğitimden geçmemiş bir insanı savaş alanına göndermek pek de olumlu bir sonucu doğurmaz. Zorlu eğitim başlarken insanın ebedi düşmanı olan şeytanlar zincire vurulur, insan kendisini ve düşmanını tanıma fırsatı yakalar.

“Oruç kalkandır. Biriniz oruç tuttuğu gün kötü söz söylemesin ve kavga etmesin. Şayet biri kendisine söver ya da çatarsa: ‘Ben oruçluyum’ desin.”

Hadisten de anlaşılacağı gibi daha çok insanı davranışsal olarak kendisini engelleme ve bununla mücadele azmi sergilemesini istediği görülebilir. Kişinin içinde bulunduğu nefsi ve ruhi zayıflıkları tespit etmesinde yol gösterici olur. Zaman içerisinde edinen alışkanlıkların bir anda terk edilmesi zor bir durumdur. Bu tür hasletlerin terk edilmesi ve aynı zamanda ahlakı davranışların tekrar kazanılması için belli bir zaman periyodu gereklidir. Mesela Kuran’da bazı noktalar sürekli tekrar eder, çünkü tekrarlarla bir özellik kazandırılır ya da hatırlatarak Müslümanlar için gündemde tutulur. Her yıl 30 gün boyunca oruç tutmak insanların davranışlarında ve tutumlarında kalıcı bir değişimin meydana gelmesinde gereklidir.

Eğitim dönemi sonunda, verilen mücadelenin ardından, bayramla birlikte herkes birbirini tebrik edip birbirine dua eder. Esenlik, müminlerin birliğiyle toplumu sarar. Varlığına can katan Allah’ın vermiş olduğu halifelik misyonunu yerine getirebilmek için için yeryüzünü inşa etmeye koyulur. Bu İslam toplumu için bir ibadettir, adet değildir. İki kavram da bir eylem halini gösterir ve aynı kökten gelir. Aralarındaki fark ibadette niyet vardır, adette böyle bir durum söz konusu değil. Adet belli bir kültürün süregelen davranışlarını oluşturur. Adetin içeriği bilinçten yoksundur. Folkloriklik ve ritüelliğin bir karşılığıdır. Fakat ibadet hassaslık, titizlik ister. Amaca yönelik bir durumdur. Başlamadan ön hazırlık, yani niyet gerektirir. Niyetin olduğu ölçüde bilinçten ve kulluktan bahsedilebilir. Çünkü niyet, bir durum karşısında iradeyi aktif olarak ortaya koymayı sağlar. Allah’ın egemenliğindeki bir hayatta insanların iradelerini herhangi bir etki/engelleme altında olmaksızın kullanması hidayetle ve kalplerin tatmin olarak O’na geri dönüşünü sağlayacaktır. Toplumlar muhafazakarlaştıkça adet kavramı ibadet kavramının yerini almaya başlar ya da böyle kabul edilir.

“Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı.”  (Bakara Sûresi 183)

İnsanoğlunun yapısında bulunan tapınma (yaşam biçimini belirleyen unsur) duygusu boşluğu kabul etmez dolayısıyla bir şekilde doldurulur. Bu duygu ister insanın hevası tarafından yönlendirilsin ister bir kral ya da devlet tarafından yönlendirilsin, yaşadığı dünyanın sınırlarını, eylemlerini(amellerini) belirleyebilir. Ancak Allah, insanoğlunun varlığının asli amacını sürekli hatırlaması için peygamberler ve kitaplar göndermiştir. Bu yolu takip edebildiği sürece emin kalarak sırat-ı müstakimde yürüyebilecektir.

Gayri İslami bir dünyada işlerin biraz daha farklı yürüdüğünü görmek pek de zor değildir. Yaşantımızı kuşatan temel ilkeler, varlığını insanların konumlandırdığı değerler üzerine bina edilir. Bir ibadet olarak orucun ve ramazanın bu sistem içerisindeki konumu, işlevi ve etki alanı büsbütün değişecektir. Yani ya bir âdet olarak varlığını sürdürmelidir ya da diğer bütün ibadetler gibi hayatın tozlu, ücra köşesine itilmelidir. Fakat  âdet olarak varlığını sürdürmesi sermayedarlar ve otorite için daha uygundur. Sermayedarlar için eğer bir şeyin ekonomik değeri varsa satılmaya uygundur; hele ki toplumun genelini ilgilendiriyorsa bu canavarın iştahını daha çok kabartır. Bütün insanların marketlere koşuşturup sanki hiç doymayacak mideleri için sırtlarında çuvallarla çıktıklarını hayal etmeleri bile onlar için keyifli olacaktır. Otorite ya da devlet için ise halkın ehlileşmesinde kullanılan her araç mubahtır. Kullanılan yöntem ise medya organları ve soft yapıdaki ‘dini’  propagandif kurumlardır. Maalesef Allah’ın insanlar için koymuş olduğu ve onda hayat bahşettiği İslam’ın tevhidi görüşü bu tür yapıların insafına terk edilmiş, aynı zamanda tekelleştirilmiş durumda. Elbette ki ramazan ayı ve orucun yaklaşması Müslümana bir sevinç ve umut vermelidir fakat gelinen noktaya bakıldığında insanın kederlenmemesi elde değildir. Özellikle de yılın geri kalan aylarında yediklerini daha iyi sindirmek gibi bir özellik kazanmışken.

Değişim, ümmetin iç doğasıyla ilintili olup günümüze değin uzandığı gözlemlenebilen bütüncül bir süreçtir. Düşünsel, siyasal, sosyal ve ekonomik alanların çoğunda laik ve seküler paradigmalar hakim olduğunda yapılan ameler ve ibadetler Müslüman bir toplumun özelliklerini değil, küfrün ve putperestliğin tonlarını barındıracaktır. Tevhidi bir kimlik kuşanıldığında ancak beşeri toplumlar ilahi hükümranlığı yansıtmak durumunda kalacaktır.

 Ferhat ELCİ yazdı…


Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir