Musa Sadr

Paylaş

Bu yazımızda 1960’dan 1970’lere kadar Orta Doğu’da en çok konuşulan isimlerden biri olan, Lübnan’da ve İslam dünyasında vahdeti sağlamaya çalışan, her grupla ilişki ve diyalog kurabilen, Lübnan’da İsrail’e karşı direnişi başlatan, Lübnanlı mazlumların karizmatik önderi İmam Musa Sadr’ın hayatını anlatmaya çalışacağız.

Kısaca Hayatı ve Ailesi 

İmam Musa Sadr ilmi, siyasi ve içtimai alanlarda büyük şahsiyetler yetiştirmiş olan Sadr neslindendir. Sadr Ailesi, Ehli Beyt’in yedinci imamı olan İmam Musa Kazım’ın soyundan gelmektedir. Sadrlar köken olarak Lübnan’ın Cebel-ül Amil bölgesindendir. Bugüne kadar da Lübnan’ın güneyi, Baalbek ve Hermel Şiilerin kalesi olmuştur. Tarihleri boyunca çeşitli zulüm ve baskılar altında var olmaya çalışan Sadr Ailesi, Lübnan’ın Sur Kasabası’ndan Irak’a oradan da İran’a göç ettiler. İmam Musa Sadr da 4 Haziran 1928 yılında Kum’da Sadr Ailesi’nin bir mensubu olarak doğdu.

Sadrlar, pek çok kez Şiilerin ve onların en önemli merkezi olan Kum Medresesi’nin önderliğini yapmıştır. Musa Sadr’ın dedesi Seyyid İsmail Sadr, babası Sadruddin Sadr ve amcaları ilim, takva ve politik kimlikleriyle meşhur olmuş önemli şahsiyetlerdir. Muhalif bir karaktere sahip olmaları sebebiyle tarihleri boyunca Lübnan’da, Irak’ta ve İran’da birçok isyan, kıyam ve protestolar düzenlemişler, bu ülkelerin siyasal atmosferinde ciddi değişiklikler yapmışlardır. Sadr Ailesi’nden İmam Musa Sadr’ın dedeleri ve babası İran’daki, amcaları ve kuzenleri Irak’taki, İmam’ın tek başına kendisi de Lübnan’daki direnişe mimarlık yapmışlardır. Irak, İran ve Lübnan’da 20. yüzyılda İslami hareketlerin oluşmasında ve şekillenmesinde önemli roller oynamışlardır. Sadr Ailesi’nin devrimci ve siyasi faaliyetleri bu aile içinde pek çok âlim yetiştiği gibi aralarından pek çok şehitler de çıkarmıştır. Muhammed Bakır es Sadr, Seyyid Sadık es Sadr ve Amine Bintü’l Hüda gibi şehitler İmam Musa’nın kuzenleridir.

İlkokulu, ortaokulu ve liseyi Kum’da okuyan İmam Musa, daha sonra Kum İslami İlimler Havzası’nda derslere başladı. İmam Humeyni, Allame Tabatabai ve Burucerdi gibi önemli âlimlerin ders halkalarına katıldı. Kum’da fıkıh alanında eğitim gördükten sonra dini eğitimine son vererek, hukuk ve siyasal bilimlerde akademik unvanı olan ilk siyah sarıklı olmak üzere 1950 yılında Tahran Üniversitesi Hukuk ve İktisat Fakültesine başladı. Üniversite yıllarında Arapça ve Farsçasının yanında İngilizce ve Fransızcayı da iyi derecede öğrendi. İslam hukuku ve iktisatla özel ilgilenen genç Musa Sadr, İmam Humeyni’nin tavsiyesi üzerine 1953’te Irak’a giderek Necef’in iki önemli âlimi olan Ayetullah Ebu Kasım Hoi ve Muhammed Rıza Yasir’den dersler aldı. Daha sonra Kum İslami İlimler Havzası’nda ders vermek için İran’a döndü. Medresede bir yandan hukuk ve mantık alanında dersler vererek Rafsancani gibi öğrenciler yetiştirirken bir yanda da dergi çıkarmaya başladı. “Dersha-i ez Mekteb-i İslam” adlı ilk medrese dergisi İmam Musa Sadr ve arkadaşları tarafından Doğu ve Batı Bloklarının kültürel ve siyasi saldırılarına karşı genç nesli yönlendirmek ve yeni fikirlerin üretilmesi amacıyla çıkarıldı. Kum İslami İlimler Havzası’nda hâkim olan gelenekçi atmosfer karşısında reform niteliği taşıyan yazıların yayınlandığı dergide İmam Musa Sadr’ın “İslam Mektebinde İktisat” konulu makaleleri dikkat çekici bir muhtevaya sahipti.

Lübnan’da Direnişin İnşası

Lübnan kozmopolit yapısıyla farklı düşünceden, dinden, mezhepten toplam on altı dini ve etnik grubun bulunduğu bir ülke. Lübnan’da İslami Hareketlerden söz etmek demek İmam Musa Sadr’dan söz etmek demektir. İmam’ın 1958’de 30 yaşında iken Lübnan’a ayak basmasıyla Lübnan’da İslami Hareket’in ve direnişin tohumları ekildi. Musa Sadr Lübnan’a ilk olarak ziyaret amaçlı gelmiş olsa da sömürgenin sonucu harabeye dönmüş bölgeleri, halkın parçalanmışlığını, Müslümanların arasındaki fitneleri ve Güney Lübnan’da Şiilerin perişan halini görünce bu ülkede kalmaya karar verdi. İmam’ın Lübnan’da özellikle Şiilerle ilgilenmesi kendisinin de bir Şii olması nedeniyle değil, Şiilerin Lübnan’da Sünni Müslümanlardan ve Hristiyanlardan daha kötü durumda olmasındandır.

İmam Musa Sadr, gördüğü ekonomik ve kültürel faciadan sonra ilk olarak yardım teşkilatları kurdu. Oluşturulan bu yapılarla erkeklere ve kızlara yönelik mesleki eğitim merkezi, kadınlar teşkilatı, tıp merkezleri ve ilmi medreseler kuruldu. İmam’ın Lübnan’a geldiğinde ilk hedefi halka nefes aldırmaktı ve bu yüzden öncelikle yardımlaşma faaliyetlerine ağırlık verdi. Bu tavrıyla Lübnan halkının muhabbetini ve sevgisini kazandı. Lübnan’daki genç neslin uyanması için camilerde, üniversitelerde, liselerde dersler vermeye başladı.

İmam Musa Sadr’ın Lübnan’da kurduğu en önemli iki yapı: Mahrumlar Hareketi ve Emel Örgütü’dür. “Ne Doğu ne de Batı” sloganıyla 1971’de faaliyetlerine başlayan Mahrumlar Hareketi gençlerin fikri, kültürel, itikadi ve ahlaki durumlarını düzeltmek için eğitim vermeyi amaçlıyordu. Seyyid Muhammed Hüseyin Fadlullah, Şeyh Mehdi Şemsuddin, İmam Musa Sadr ve Dr. Mustafa Çamran bu kurulan merkezde gençlerle ve çocuklarla ilgilenip eğitim verdi. İmam, askeri eğitim için öncelikle gençlerin bilinçlenmesi gerektiğini savunuyordu. Bu yüzden Mahrumlar Hareketi’ndeki 4 yıllık İslami eğitimin ardından 1975’te Muharrem ayında yaptığı bir konuşma sırasında “Emel” adında silahlı bir milis gücü oluşturdu. Emel Örgütü Mahrumlar Hareketindeki yetmiş genç tarafından İsrail’e karşı sınır güvenliğinin sağlanması için El- Fetih’in askeri kampında eğitime başladı.

1970 Kara Eylül olayından sonra Filistinlilere Güney Lübnan’ın kapılarının açılmasını sağlayan kişi Musa Sadr’dır. Lübnan’da Filistinlilerin koruyucusu olan İmam şöyle diyordu: “Biz Filistin sorununu çekinmeden korkmadan sahiplenmeliyiz. Gerekirse bu yolda ölümü bile göze almaktan çekinmemeliyiz. Filistin’in özgürlüğü için çalışmak İslam ve Hristiyan değerlerin özgürlüğü için çalışmaktır.”

Amerika, İsrail ve onların Lübnan’daki yandaşları ülke için etnik ve dini çatışmalara çıkararak İmam’ın hareketini bastırmaya çalıştılar. İmam, Lübnan’daki iç savaş sırasında karışıklıkların giderilmesinde arabulucu rolü oynayıp iç çatışmanın sadece İsrail’e yarayacağını ve “İsrail mutlak şerdir” diyerek tarafları müzakere masasına oturttu.

31 Ağustos 1978’da Kaddafi ile görüşmek üzere Libya’ya giden Musa Sadr’dan bir daha haber alınamadı. Genel kabul İmam’ın Kaddafi tarafından öldürüldüğüdür. Kimilerine göre Libya’dan sonra Roma’ya gitmiş ve bir daha haber alınamamıştır. Günümüzde Emel Partisi, İmam’ın Libya’da bir hapishanede tutulduğu hala hayatta olduğunu iddia etmektedir. İmam’ın kaybolması, kaçırılması veya öldürülmesi İran Devrimi, Beyrut’taki iç savaş, İsrail’in Güney Lübnan’ı işgali, Mısır’ın İsrail’le barışması gibi Orta Doğu’yu sarsan olayların gölgesinde kaldı. İmam’ın kaybolmadan önceki son faaliyeti İran’da Şah’ın çok yakın bir zamanda devrileceğine dair yazdığı bir yazıydı.

İmamın Vahdet Anlayışı

İmam Musa Sadr’ın en büyük hedef ve ideali tüm Müslümanların vahdetinin sağlanmasıydı. İmam Lübnan’a gittiğinde ilk faaliyeti Ehli Sünnet ulemasıyla iletişim kurmak ve ilişkileri geliştirmek oldu. Gadir-i Hum ve Ramazan Bayramı, Aşura ve Tasua gibi günlerde İmam Musa, Sünni âlimlerle yan yana oturur, Sünnilerle aynı camide minbere çıkıp Müslümanlara vaaz verirdi. 1963’te Lübnan’da Müslümanların vahdeti için resmen faaliyetlere başlandı. Bu kapsamda İmam Musa, Arap, Kuzey Afrika ve Avrupa ülkelerini gezip buradaki İslami merkezler ile Lübnan’daki merkezler arasında bağ kurulmasını sağladı. 1969’da “Lübnan Şii Yüksek Konseyi”nin kuruluşunda bu konseyin Müslümanlar arasında tefrikanın ortadan kalkması ve vahdetin sağlanması için faaliyetler yapılacağını ayrıca ülke birliğinin korunması için bütün etnik ve dini gruplarla ilişki kurulması gerektiğini deklare etti. İmam Musa Sadr, vahdete dair görüşlerini Lübnan’ın Ehli Sünnet Müftüsü Şeyh Hasan Halit’e yazdığı bir mektupta açıkladı: “Ümmetimizin derin düşüncelere daldığı ve her taraftan muhasara altına alınarak geçmiş ve geleceğimizin yok edilmeye çalışıldığı şu zorlu günlerde Müslümanların kapsayıcı bir vahdete muhtaç olduğu bariz bir şekilde görünmekte ve her geçen gün biraz daha fazla kendini hissettirmektedir. Müslümanların önlerini iyi görmeleri, tarihlerini yazıp geleceklerini kurmaları ve mesuliyetlerini yerine getirip özgüvenlerini kazanabilmeleri için gevşemiş saflarını ve birbirlerinden ayrı faaliyetlerini birleştirmeleri gerekir. Güçlerin birleştirilmesi ve bunların işlevselliğinin artırılıp geliştirilmesi peygamberlerin ve onların vasilerinin öncelikli dini hedefleri olmuş hayati bir meseledir. Bu vahdet slogan veya yazılı bir söz şeklinde olmamalıdır. Aksine düşüncenin nuru ve kalbin hareketi, yolumuzu belirlemede ve geleceğimizi kurmada temel olmalıdır. Bu da ancak fevkalade bir çaba ve insanın derunundan, telaşından ve gece gündüz çalışmasından kaynaklanan özel bir çabayla müyesser olur. Öyleyse bu durumda başkalarına örnek olacak bir vahdete sahip olmalıyız.” Söz konusu mektupta Müslümanların aklen ve kalben sağlam duygusal ve fikri temeller üzerine inşa edilecek derin bir vahdete ancak iki yolla ulaşabileceğini belirten İmam, bu iki yolun “fıkhın birleştirilmesi” ve “ortak çalışmalar” olduğunu söylüyor.

İmam Musa Sadr 1969’da katıldığı her toplantıda fıkhi vahdet projesini açıklamaya başladı. Onun bu konu hakkındaki görüşü mezhep imamları arasındaki ihtilafın tamamen ortadan kaldırılması, fıkhi meselelerde müşterek bir fetvanın yayınlanması değildi. İmam’ın fıkhi vahdet önerisi daha çok İslam’ın toplumsal yönüyle ilgili olan Şer’i konularda; dini bayramların aynı günde yapılması, ortak bir ezanın bulunması, namazın aynı camide kılınması, hac farizasında ortak hareket etme gibi konularda bir tekleştirmenin ve vahdetin sağlanmasını içeriyordu. İmam Musa Sadr bu konu hakkında şöyle diyordu: “Ümmet arasındaki ihtilaflı konular teori bazında ele alınacak ve ilmi nazariye mahlasıyla gündeme gelecek olursa mezhepler bereket nedeni ve ilerleme kaynağı olurlar. Lakin bu ihtilaflar dini vecibeler için birer fetva niteliğini taşırlarsa. Bu durum fetvaya tabi olanların birbirlerinden uzaklaşmasına neden olur. Dolayısıyla nazariyelerin ihtilaf ve farklılık nedeni olması için bunların müşterek bir fetva ve vecibe ile sonuçlanması gerekir.” 

İmam Musa, Müslümanların vahdetine ek olarak düşman İsrail karşısında ortak direnişin ve hareketin sağlanabilmesi için diğer ilahi dinler arasında da bir tür diyalog ve birliğin sağlanması gerektiğini düşünüyordu. Lübnan’a geldiği ilk zamanlarda da hemen ülkedeki Hristiyan din adamları ve siyasilerle iletişime geçerek İsrail’e karşı Lübnan halkının birleştirilmesi için çabaladı. İmam sadece Hristiyan dini liderler ve siyasilerle değil Hristiyan halkla da iletişime geçti ve başkanlığını kendisinin, yardımcılığını da Marunî bir patriğin yaptığı Güneye Yardım Kurumun’u kurdu. Hristiyanlar haksızlığa uğratıldıklarında ve yardıma muhtaç oldukları konularda İmam’a danışırlardı. Hristiyan din adamları İmam’ı kilise ve manastırlarına davet edip konuşma yapmasını isterlerdi. İmamın Hristiyanların da haklarını açıkça savunması Müslüman ve Hristiyan halkın ilişkilerinin gelişmesine ve Lübnanlı Hristiyanların Hizbullah’ı desteklemesine sebep oldu.

İmam Musa Sadr İmam Humeyni’nin bir öğrencisi olarak Lübnan’a gelerek Seyyid Abbas Musavi ve Seyyid Hasan Nasrallah ile tanışması Lübnan’da Hizbullah hareketini filizlendirdi. Musa Sadr Lübnan’ın İmam’ı oldu.


Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir