Muhyiddin İbn Arabî

Paylaş

1165’te (H. 560) Endülüs’ün Mürsiye şehrinde doğan İbn Arabî, yaşadığı devirden bugüne çok konuşulan hakkında birçok eser kaleme alınan büyük bir İslam düşünürüdür. Alimlerin büyük bir kısmı onun temel bakış açısını benimsemiş ve onun yolundan gitmişlerdir; bazıları da onun düşüncelerini eleştirmiş hatta kınamışlardır. O kadar ki İbn Arabî, muhipleri ve talebeleri tarafından “Şeyh-i Ekber” diye yüceltilirken düşüncelerinin karşıtları tarafından “Şeyh-i Ekfer” nitelemesine maruz kalmıştır. 

Eserlerinde geçtiği şekliyle tam ismi; Muhyiddîn Ebû Abdullâh Muhammed b. Ali İbnu’l Arabî el-Hatemî et-Tâi el-Endelûsî’dir. İsmindeki “el-Hatemî et-Tâi” nisbesi soyunun cömertliği ve hayırseverliğiyle meşhur olan Tay kabilesinden Adî b. Hatîm et- Tâî’ye uzandığını; “el-Endelûsî” nisbesi ise Endülüs’te doğup büyüdüğünü göstermektedir. Kendisine “dini ihya eden, dine canlılık kazandıran” anlamında “Muhyiddin” lakabının verilmesi ise İslam dinine ve kültürüne yaptığı katkılardan dolayıdır. Maliki kadısı ve kelam alimi Ebû Bekir İbnu’l Arabî’den ayırt edilmesi için özellikle doğuda yazılan eserlerde kendisinden “İbn Arabî” diye bahsedilir.

İbn Arabî’nin ailesi, o devir Endülüs’ünde itibarlı, tanınmış, dindar ve zühd hayatına yatkın insanlardan oluşmaktadır. Babası Ali b. Muhammed, hem dönemin hükümdarı Muhammed b. Sad İbn Merdeniş’in hem de ünlü filozof İbn Rüşd’ün dostuydu. Annesi ise insanların maneviyatına gıpta ettikleri bir hanım idi.  Amcası ve dayıları da dindar şahsiyetlerdir ki İbn Arabî eserlerinde çeşitli vesileler ile onları “kutup” diye anar. O dönemde Endülüs’te tarikatlar bulunmadığından orada yaşayan biri ancak İbn Arabî’nin ailesi kadar tasavvufun içinde olabilirdi. İbn Arabî’nin herhangi bir tarikata mensup olmaması ilk bakışta tasavvufî tecrübeyi yaşamasında birtakım eksikliklerin olabileceğini düşündürse de aksine bu durum onun ufkunun geniş olmasına katkı sağlamıştır. 

Ailesinin gözetiminde ilk eğitimini ve dini bilgileri alan İbn Arabî, sekiz yaşına geldiğinde ailesiyle birlikte Mürsiye’den ayrılıp Endülüs’ün başka bir şehri olan İşbiliye’ye (Sevilla) gitti. Burası Endülüs sûfîlerinin merkezi konumundaydı. İbn Arabî eğitimine burada devam ederken bir tacirin oğlu olan İbnu’l Erisi adında tasavvufla ilgilenen gençle arkadaş oldu. Gençlik yıllarında babasıyla birlikte Kurtuba’ya gitti ve İbn Rüşd ile tanıştı. Bu tanışmalarını İbn Arabî en kapsamlı eseri olan Futuhât’ta şöyle anlatır: “Bir gün Kurtaba’da, bura kadısı İbn Rüşd’ün huzuruna girdim. İnziva halinde iken Allah’tan kalbime ilhamlar geldiğini duymuş, buna taaccub etmiş, benimle görüşmeyi arzulamış. Kadının dostu olan babam buluşmamızı sağlamak için bir bahane bulup beni ona gönderdi. Ben o zaman henüz bıyıkları çıkmamış tüysüz bir oğlan idim. Yanına girince İbn Rüşd ayağa kalkıp bana sevgi ve saygı gösterdi, boynuma sarıldı ve ‘Evet mi?’ dedi. Ben de hemen ‘Evet.’ dedim. Onu anladığımı düşünerek benimle görüşmesine daha da sevindi. Fakat bendeki hangi şeyin onu sevindirdiğini sezdim ve hemen ‘Hayır.’ dedim. Bunun üzerine canı sıkıldı, rengi değişti, yanındaki şey (kendi kanaati ve inancı) hususunda tereddüte düştü ve sordu: ‘Keşf ve ilahi feyz hususunu nasıl buldun? Bu aklın bize verdiğinin (ve öğrettiğinin) aynısı mı?’ Dedim ki: ‘Evet! Hayır! Evet ile hayır arasında ruhlar maddelerinden boyunlar da bedenlerinden uçar.’ Bunun üzerine benzi sarardı, titremeye başladı, şaşıp kaldı. Çünkü neye işaret ettiğimi anlamıştı.” İbn Arabî, İbn Rüşd’le vâkıada (hayalde) bir görüşme daha yaptığından ve Kurtuba’da onun cenaze namazına katıldığından da bahseder. 

Eserlerinde karısı ve çocuklarından çok az bahseden İbn Arabî’nin birkaç evlilik yaptığı anlaşılmaktadır. İlk evliliğini Endülüs’te Meryem adında bir hanımla yaptığı, ikinci evliliğini Mekke’de Harameyn emirinin kızı Fatma ile yaptığı ve bu evlilikten Muhammed İmaduddin adında çocuğu olduğu bilinmektedir. Üçüncü evliliğini Malatya’da Sadrettin Konevi’nin dul annesiyle yapmıştır. Muhammed Sadeddin adında bir oğlu olmuştur. Dördüncü olarak Şam valisi kadısı Zezavi’nin kızıyla evlenmiştir. Ayrıca İbn Arabî Fütûhât’ında Zeyneb isminde bir kızından bahseder.

1185/H.580 İbn Arabî’nin tasavvufa girdiği yıldır. Onun tasavvufa yönelmesinde dindar ve maneviyatlı eşi Meryem’in veya İbn Arabî’nin yakalandığı hummalı bir hastalığın etkisiyle gördüğü rüyalar olabileceği tahmin edilmektedir. Bu yola girmesinde öncü olan isim muhtemelen Ebu’l Abbas Ahmed el-Ureynî’dir. “O, kendisine hizmet edip faydalandığım ilk şeyhtir, kulluk konusunda engin bilgi sahibi idi.” sözleriyle ibn Arabi, Ureynî’den bahsetmektedir.

O hayatı boyunca gittiği her yerde birçok hoca ile görüşmüş ve onların ders halkalarında yerini almıştır. Bir yandan da kendi ders verip talebeler yetiştirmiştir. Kuzey Afrika, Hicaz, Bağdat, Halep, Anadolu gibi merkezleri dolaştıktan sonra Şam’da karar kılmış ve 1240 / H.638 yılında orada vefat etmiştir.  Salihiye köyündeki kabri ilk zamanlar çok sayıda insan tarafından ziyaret ediliyordu fakat zamanla tasavvuf karşıtı akımların etkisiyle sahipsiz kalarak harap olmuş ve unutulmaya yüz tutmuştur. 1517’de Mısır seferinden dönen Yavuz Sultan Selim Şam’a gelmiş ve İbn Arabî’nin kabri üzerine bir türbe, yanına da bir cami ve tekke yaptırmıştır. Menkıbeye göre “Sin (Selim) Şin’e (Şam) dahil olunca açığa çıkar kabr-i Muhiddin.” diyen İbn Arabî kabrinin kaybolup Yavuz Sultan Selim tarafından bulunacağını önceden biliyordu. Türbe daha sonra II. Abdülhamid tarafından tamir ettirilmiş ve günümüzde de çokça ziyaret edilmektedir. 

Eserleri ve Düşünce Dünyası

Eserlerinin tam sayısı kesin olarak bilinmemekle birlikte İbn Arabî’nin eserleri üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan Suriyeli bilgin Osman Yahya toplam 846 eserden bahseder. Bunlardan 550’si günümüze ulaşmış olup 400’ü İbn Arabî’ye aittir. Muhtemelen aynı kitap farklı isimlerle yazılmış veya bir eser istinsah edildiğinde ona farklı bir eser gözüyle bakılmış ve bu da sayının artmasının sebep olmuştur. Osman Yahya’nın onun kitaplarını kategorilere ayırmasından da anlaşılacağı üzere İbn Arabî birçok farklı alanda eser vermiştir; tasavvuf, tefsir, hadis, fıkıh, metafizik, tarih, edebiyat... Tefsir tarihçileri genel olarak İbn Arabî’nin iyi bir müfessir olduğunu düşünürler fakat bazı tevillerinde aşırıya gittiğini söyleyenler de olmuştur. Süleyman Ateş’e göre, onunla birlikte işarî/tasavvufî tefsir tamamen vahdet-i vücûd felsefesinin etkisi altına girmiş ve çok aşırı teviller yapılmaya başlamıştır. Hadis konusunda ise ciddi okumalar yapmış ve ehil alimlerden icazetler almıştır. Hadise dair birçok eser telif etmiş fakat günümüze bunlardan yalnızca Kudsî hadisleri derleyen Mişkâtü’l-Envâr ulaşmıştır. İbn Arabî, muhaddisler ile sûfîlerin hadis konusunda anlaşamadıklarını da belirtir ve birinin sahih kabul ettiğini diğeri zayıf hadis olarak değerlendirebileceğini vurgular. İbn Arabî her ne kadar farklı alanlarda eserler telif etmiş olsa da her bir eserinin özü tasavvuftur. Ele aldığı ayet, hadis veya bir şiir olsun hepsini bir sûfî nazarıyla işler. 

İbn Arabî’nin çok velud bir şahsiyet olduğundan bahsettik tabi bu eserler içerisinde küçük risaleler, birkaç sayfalık mektuplar da mevcut fakat onun en çok konuşulan iki şaheseri: el-Fütûhâtu’l-Mekkiyye ve Fusûsu’l-Hikem’idir.

el-Fütûhâtu’l-Mekkiyye; H. 599 yılında Mekke’de yazmaya başlayıp 636’da Şam’da tamamlanan bu eser metafizikî prensipler ve farklı ilimler yanında İbn Arabî’nin bütün fikirlerini dağınık olarak barındıran ansiklopedik bir eser mahiyetindedir. Onun en geniş hacimli eseri olan Fütûhât 560 babtan oluşur ve İbn Arabî eserin birkaç yerinde eseri İlâhî bir ilhamla kaleme aldığını ifade eder: “Fütûhât benim iradem ve fikrimle yazılan bir eser değildir, ilham meleğinin diliyle Hakk Teala onu bize dikte ettirmiştir.” İbn Arabî’nin çok istifade ettiği bir sûfî olan Hâkim Tirmizi de eserlerini kendi iradesiyle değil İlahi irade ile yazdığını ifade etmektedir. İbn Arabî’nin bu yolda onu izlediği söylenebilir. Okuyanın anlamakta zorlanacağı bu eser üzerinde yeterince tercüme ve şerh çalışmaları yapılmamıştır. Fusûsu’l-Hikem’le karşılaştırıldığında onun kadar ilgi görmemesinin muhtemel sebebi, çok uzun ve hacimli oluşudur. 

Fusûsu’l-Hikem; İbn Arabî’nin en çok okunan, en fazla tercüme ve şerhi yapılan eseridir. Eser 27 bölümden oluşmakta olup her bir bölümü bir peygambere hasredilmiştir. Eseri bu kadar önemli kılan husus İbn Arabî’nin düşüncelerini, fikir sistemini kısaca içeriyor olması ve İbn Arabî’nin eserin girişinde bahsettiği İlahi bir yanının bulunmasıdır: “Hicri 627 yılının Muharrem ayının son günlerinde, Şam’da bir rüyada Allah’ın Resûlü Hz. Muhammed efendimizi gördüm. Elinde bir kitap tutuyordu. Bana, ‘Bu Fusûsu’l-Hikem (Hikmetlerin Özü) kitabıdır. Bunu al ve halka açıkça anlat ki bu hikmetlerden herkes yararlansın.’ dedi. Ben de ‘Allah ve Resûlünün emirlerine uymak, emir sahiplerinin emrine itaat etmek’ gerekir diye düşündüm. Yüce Peygamber’in bana bildirdiği gibi hiçbir ekleme ve çıkartma yapmadan bu kitabı insanlara ulaştırmak umudumu gerçekleştirdim. Niyetim karşılıksız ve arı, amacım temizdi.”

Seyyid Hüseyin Nasr, Üç Müslüman Bilge adlı kitabında İbn Arabî’nin eserleri ve üslûbu hakkında şu cümleleri kaydetmiştir: “İbn Arabî’nin yazdıklarının hacmi öylesine geniştir ki içeriklerini tanımlamak gerçekten güçtür. Okyanustan taşıp görünürde ne varsa örten dalgalar gibi dökülmüştür kitaplar ve risaleler onun kaleminden. Arapça yazdığı bu eserlerin taşıdığı üslûb bazen şiirsel bazen de anlaşılması zor bir nitelik sunmaktadır. Bazı eserleri, söz gelimi yöntemle ilgili olanlar basit ve sade iken metafizik üzerine yazılanlar oldukça çapraşık ve kesik kesiktir. Gerçekte kendine özgü bir dil kullanmıştır o ve kısmen daha önceki sûfîlerinkine dayalı ve yazılarının anlaşılması için kesinlikle bilinmesi gereken teknik bir lügat oluşturmuştur. Okuyucunun yalnızca sözcüklerin anlamlarını değil bu sözcüklerle bağlantılı nüans ve imajları da öğrenmesi gerekmektedir.”

Vahdet-i Vücûd

İbn Arabî’nin düşünce dünyasına geldiğimizde birçok tasavvufî kavramla karşılaşırız. Bunlardan bazılarına değinecek olursak ilk olarak onun en özgün ve İbn Arabî dendiğinde akla ilk gelen teorilerinden Vahdet-i Vücûd karşımıza çıkacaktır.

Kelime anlamı olarak “Varlığın Birliği” anlamına gelen Vahdet-i Vücûd; kainattaki her şeyin aslında bir tek şeye delalet ettiği ve onun da Allah olduğunu görüşüdür. Bu görüşüyle İbn Arabî şeylerin çokluğunu reddeder ve yaratılan her şeyin Allah’tan olduğunu ileri sürer. Buna itiraz edildiğinde ise İbn Arabî Bir’in çok şeklini almasını örneklerle izah eder: 

Ayna Örneği: Bir şey yapıları farklı olan aynalara değişik şekillerde yansır; oysa değişik görüntülerin aslı belli bir şeydir.

Su Örneği: Su buz, buhar, kar, dolu, yağmur, çeşme, dalga, ırmak, deniz gibi şekiller ve adlar alır. Görüntüler farklı olsa da bunların aslı sudur.

Çekirdek-Ağaç Örneği: Bir ceviz çekirdeği büyük bir ağaç olur. Kök, gövde, dal, yaprak, budak, meyve gibi adlar alır, ama aslı birdir.

Ayrıca İbn Arabî “zât ve nisbetler” ayrımıyla da bu konuyu açıklar: Zât birdir; çokluk olarak ortaya çıkan şeyler ise nisbetlerdir. Hakk’ın zâtı birdir; O’na nisbet edilen isim ve sıfatlar ise çoktur. Ancak bu çokluk zâtının çokluğunu gerektirmez. Nisbetler itibari durumlardır yani hakiki varlıkları söz konusu değildir.

Seyyid Hüseyin Nasr’ın ifadesine göre bu doktrinin esası şudur: “Allah, kâinat karşısında mutlak aşkın (müteâl) olmakla birlikte kâinat ondan bütünüyle ayrı değildir; yani kâinat esrarlı bir biçimde Allah’a katılmış durumdadır. Bu doktrine göre Mutlak Hakikat’ten ayrı otonom bir gerçeklik düzenine inanmak; İslam’daki en büyük günaha yani şirke düşmek ve nihai anlamda ‘Mutlak hakikatten başka gerçeklik yoktur.’ demek olan Şehadet’i inkâr etmektir... Dünya ve içindeki eşya Allah değildir ama gerçeklikleri O’nunkinden başka da değildir. Aksi halde bütünüyle bağımsız gerçeklikler olurlar ve böylece kendilerini Allah’ın yanı sıra ilahlar olarak görme durumu ortaya çıkar.” 

Vahdet-i vücûd’u felsefî bir teori olarak değerlendirip panteizmle eş değer görenler de olmuştur. Ama bunu İbn Arabî ve takipçileri kesinlikle kabul etmeyip vahdet-i vücûdun tasavvufî bir görüş olduğunu savunurlar. Onlar vahdet-i vücûd’u felsefî ve rasyonel bir sistemi akla getirdiği için panteizm, panenteizm veya varoluşçu monizm gibi tabirlerle tanımlamaktan uzak durmuşlardır.

İbn Arabî ve onun takipçilerinin vahdet-i vücûd’u kabul etme sebeplerini Prof. Dr. Süleyman ULUDAĞ İbn Arabî’ye dair yazdığı eserinde şöyle açıklar; biri yaratıcıya diğeri yaratılana ait iki varlık olsa yaratılana ait varlığın yaratıcının varlığını sınırlaması ve O’nun sonsuzluğunu kısıtlaması gibi bir sakınca ortaya çıkar. Allah mutlak (sınırsız) ve nâmütenâhî (sonsuz) bir varlıktır. Gerçekten böyle olabilmesi için O’nun varlığının dışında başka bir varlığın bulunmaması lazımdır. Burada şu sorunun akla gelmemesi imkansızdır: “O halde her şey Allah mıdır? Var olarak görünen şeyler O mudur?” Başta İbn Arabî olmak üzere vahdet-i vücûd görüşünü kabul edenler bu sorulara “evet” dedikten sonra ortaya çıkan problemleri varlık mertebeleri, tecelli, zuhûr, ayan-ı sabite gibi teorilerle çözmektedirler.

A’yân-ı Sâbite

İbn Arabî’nin düşünce sisteminin yapı taşlarından biri de a’yân-ı sâbitedir. Ona göre kâinatta var olan her şey ortaya çıkmadan/zuhûr etmeden önce Allah’ın bilgisinde vardı ve Allah onların zuhûrunu dilediğinde onlar zuhûr ettiler. 

Esasında bu teori İbn Arabî’den önce de mevcuttu. Mutezile’nin “ma’dum”, felsefecilerin “mümkin” dedikleri varlıklarla aynı anlamda “a’yân-ı sâbite”yi kullanır İbn Arabî. Hatta üçünün aynı anlama geldiğini de belirttiği olmuştur fakat “varlığı ve yokluğu farz edilebilen” anlamında özellikle a’yân-ı sâbiteyi kullanmıştır.

“Mümkin” varlığın karşıtı “Vâcip” varlıktır. Vâcibu’l Vücûd olan Allah’tır, O’nun varlığı zorunludur ve var olmak için harici bir şeye ihtiyacı yoktur. Mümkin varlıklar ise Allah dışında kalan her şeydir ve onların var olması da var olmaması da imkân dahilindedir, var olmak için bir vâcip varlığa ihtiyaç duyarlar. İşte a’yân-ı sâbite de hariçte bulunan özelliklere bilkuvve sahiptir ve kendilerine Vâcibu’l Vücûd tarafından varlık bahşedildiğinde bu özellikler bilfiile dönüşecektir. İbn Arabî bu durumu şöyle izah etmiştir: “Mümkinlerin ve nesnelerin kendilerine özgü varlıkları olmadığından a’yân-ı sâbite varlık kokusu koklamamıştır, onlara varlık elbisesi giydirilmiştir.”

Varlık Mertebeleri: Hazerât-ı Hams

Kâinatta görünen çokluğu açıklamak için İbn Arabî varlık mertebelerinden bahseder. Bu mertebeler birçok değişik kategoride incelense de genel olarak beş mertebeden söz edilir: 1- Zât 2- Vâhidiyet 3- Ruhlar 4- Misâl 5-Şehâdet. 

Her mertebedeki varlık ilk mertebe olan Zât mertebesinden zuhûr eder. Yani her bir varlık Allah’ın zâtının yansımaları sonucunda meydana gelir. Ayrıca bu tecelliler Zât’a yakın oldukları ölçüde mükemmeldirler. Örneğin; ruhlar alemi, misal aleminden daha nurlu ve daha latiftir. Şehadet alemi, misal aleminden daha karanlık ve yoğun (kesif) olur.

İbn Arabî’ye göre var olan her şey hayırlı ve iyidir. Çünkü varlık, Allah’ın çeşitli mertebelerindeki tecellilerinden ibarettir. Şer ve kötü olanlar ise varlık değil yokluktur.

İbn Arabî eserlerinde “yaratma” tabirini çok kullansa da onun kastı; yaratıcının kuvve halinde olanı fiil haline getirmesidir, yoktan yaratma değildir. Buradan da anlaşılacağı üzere alemin yaratılışı hususunda İbn Arabî yaratmadan bahsetmez; bunu zuhûr ile açıklar.

İbn Arabî’ye dair söylenecek, yazılacak çok şey olsa da onun düşünce dünyasını oluşturan en temel kavramlardan kısaca bahsetmiş bulunuyoruz. O beğenilip sevildiği oranda tenkit ve hoşnutsuzluğa uğramıştır fakat muteber hiçbir alim onu basitçe göz ardı etmemiş, yok saymamıştır. İbn Arabî’yi, İbn Arabî olarak okumak ve anlamak için ön yargılardan arınmalı ve tasavvuf tarihi çok iyi bilinmelidir. Onu kendi sistemi ve şartları içinde değerlendirmek en doğru yaklaşım şekli olacaktır.

 

Sena Erten kaleme aldı.

 

Kaynakça:

  1. İbn Arabi, Fütuhat-ı Mekkiyye'nin Özeti, trc. Ekrem Demirli, İstanbul 2016
  2. Kara, Mustafa, İbn Teymiyye'ye Göre İbn Arabi, İstanbul 2017
  3. Karadaş, Cağfer, Muhyiddin İbn Arabi ve Düşünce Dünyası, Ankara 2018
  4. Kılıç, Hamza, Günümüz İnsanına Füsusu'l Hikem Muhhyiddin İbn Arabi, İstanbul 2009
  5. Macid Fahri, İslam Felsefesi Tarihi, trc. Kasım Turhan, İstanbul 2000
  6. Seyyid Hüseyin Nasr, Üç Müslüman Bilge, trc. Ali Ünal, İstanbul 1986
  7. Şeyh Mekki/Ahmed Neyli, Yavuz Sultan Selim'in Emriyle Hazırlanan İbn Arabi Müdafaası, hzr. Halil Baltacı, İstanbul 2011
  8. Uludağ, Süleyman, İbn Arabi, Ankara 1993
  9. William C. Chittick, İbn Arabi Giriş Kitabı/ Ibn Arabi: Heir to the Prophets, trc. Kadir Filiz, İstanbul 2014

Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir