Mübarek ve Mukaddes Şehir Kudüs

Paylaş

Kudüs bilincini kuşanmayan bir Müslümanın ne İslam âlemine ne insanlığa ne de yarınlara dair sözü olamaz.”diyordu merhum Akif Emre.

Kudüs’ün bilincini kuşanmak için ise temel referans kaynakları çerçevesinde, Kudüs’ün anlam ve değerini idrak etmeye çalışmak, ilahi strateji ile bağlantısını keşfetmek açısından Kudüs’ün tarihi serüvenini takip etmek ve Kudüs’ün selam yurdu vasfını mülahaza etmek gerekmektedir. Nitekim Kudüs dünden bugüne her daim tarihin merkezi olmuştur. Kudüs ve çevresi kimi zaman vahyin ışığında peygamberlerce veya varislerince himaye edilmiş kimi zaman da istikbar tarafından tarumar edilmiştir. Bugün de yarım asrı aşkın bir süredir Kudüs işgal altındadır ve özgürleştirilmeyi beklemektedir. Bu hâl, Kudüs bilincini kuşanmaya daha hayati bir ehemmiyet kazandırmıştır. Zira bilinç ve idraklerimizde diri kalsaydı Kudüs, esaret altında olmayacaktı.

Kudüs öncelikle peygamberler diyarıdır. Seküler tarih yazımı ile birlikte, peygamberler tarih sahnesinden çıkarılmış,bir mite dönüştürülmüştür. Hâlbuki Kur’an, ilahi stratejinin temel aktörleri olarak peygamberleri, tarih perspektifinin odak noktası yapmıştır.

Kur’an’ın anlatımına göre Kudüs tarihi Hz. İbrahim ile başlar. Allah, Hz. İbrahim ve Hz. Lut’u kurtarıp bereketli topraklara ulaştırmıştır. Böylece Kudüs tevhidi dünya görüşünün evrensel üslerinden biri haline gelmiştir. Davut, Ömer bin Hattab ve Selâhaddin gibi muvahhidler, bir Hanif olan İbrahim’in mirasına sahip çıkmışlardır.

Firavun zulmünden hicret eden Hz. Musa’nın İsrailoğulları ile birlikte Kudüs’e yolculuğundan da Kur’an’da bahsedilmektedir. Tih çölünde 40 yıl kadar dolaşan Musa Aleyhisselam’ın ömrü yetmemiş, bereketli topraklara ulaşmak Yuşa Peygamber’e nasip olmuştur. Mâide suresi 21. ayette şöyle buyrulmaktadır: “Ey kavmim, Allah’ın sizin için yazdığı (girmenizi emrettiği) kutsal yere girin ve gerisin geri arkanıza dönmeyin; yoksa kayba uğrayanlar olarak çevrilirsiniz.” Mescid-i Aksa ve çevresi “mukaddes” olarak nitelendirilmiş ve ilahi planın bir parçası kılınmıştır.

Davut ve Süleyman Peygamberler Kudüs’te hükümdarlık yapmıştır. Hz. Davut döneminde mabedin inşasına başlanmış, Hz. Süleyman tarafından tamamlanmıştır. Bu cihetle Mescid-i Aksa, Süleyman Mabedi olarak da anılmaktadır.

Kudüs ve çevresi aynı zamanda, Zekeriya Aleyhisselam’ınbaşının kesildiği, oğlu Yahya Peygamber’in ise testereyle öldürüldüğü topraklardır. Hz. Meryem Beytü’l Makdis’te barınmıştır. İsa Aleyhisselam da tebliğine bu mübarek topraklarda başlamıştır. Burada Yahudi baskılarına maruz kalmış,öldürülmek istenmiş, fakat Allah katına yükseltilmiştir.

Mescid-i Aksa, hicrete kadar Müslümanların kıblesi olmuştur. Hicretten 17 ay sonra Mescid-i Haram’ın kıble tayin edilmesi, Mescid-i Aksa’nın önemini neshetmez. Bu ancak Kâbe’nin önemini artırır. Çünkü kıble açısından Mescid-iHaram, Mescid-i Aksa’ya halef olmuştur.

Resûl-i Ekrem, kendisine bazı ayetlerin gösterilmesi amacıyla, bir gece yürüyüşüyle (İsrâ) Mekke’den Kudüs’e gitmiş, buradan da arşa yükselmiştir (Miraç). Şüphesiz afaktan enfüse, zahirden batına, Mekke’den Kudüs’e, Kudüs’tende Sidre’ye ulaşan yolculukta birçok hikmet vardır. Kudüs, şuhud ve gayb âlemlerinin kesişim noktası olmuştur.

Peygamber Efendimiz: “Kervanlar sadece şu üç mescid için hareket ederler: Mescid-i Haram, Mescid-i Aksa ve benim mescidim.” (Müslim, Kitâbu’l-Hacc, 15/415, 511, 512)buyurarak ümmetin rotasını tayin etmiştir. Hadisin başka varyantların Mescid-i Nebevi yerine Kuba Mescidi ifade edilmiş olsa dahi Mekke, Medine ve Kudüs arasında ilahi ve evrensel bağa işaret edilmiştir.

Müslümanlar tevhidin yeryüzündeki kalesi Mekke’den Medine’ye hicret etmiş, Yesrib’den medeniyet doğmuştur.Hatta bu vakıa tarihin başlangıç noktası kabul edilmiştir. Beytü’l Mukaddes ise üç kitabî din için selam yurdu kılınmıştır.

Maşrik’ten Mağrib’e bütün Müslümanların gönlünde Kudüs’e dair bir sayfa mutlaka olmalıdır. Nitekim Peygamber Efendimiz’e Mescid-i Aksa’nın hükmü sorulduğunda:“Oraya (Mescid-i Aksa’ya) gidin ve içinde namaz kılın. Eğer oraya gidemez ve içinde namaz kılamazsanız kandillerinde yakılmak üzere oraya zeytinyağı gönderin.” şeklinde cevap vermiştir. (Ebu Davud, Kitâbu’s-Salât, 14) Kudüs için ne yapmak gerektiğini düşünen ehli vicdan için ise zeytinyağının bugün neye tekabül ettiği malumdur.

Kudüs’ün Tarihi Serencamı

Bereketli topraklar literatürde Darüsselam, Yerüşalayim (Jeruselam), İlya, Beytü’l Makdis gibi isimlerle anılmıştır.Kudüs isminin literatüre girişi ise Lisanu’l Arab’ta ifade edildiği üzere MS 9. yüzyıl civarına denk gelmektedir

MÖ 18-20 yüzyıllarda, Hz. İbrahim ve beraberindeki Hz.Lut’un mübarek topraklara ulaşmasından bugüne kadar Kudüs her dönem gündemin baş sırasında yerini almıştır.Taberi tarihine göre Babil’de doğduğu bildirilen Hz. İbrahim burada Nemrut ile mücadele etmiş, ateşe atılma hadisesinden sonra Kenan diyarı içerisinde yer alan Filistin topraklarına hicret etmiştir. İbrahim Aleyhisselam’ın bugünkü El-Halil (Hebron) kentinde ikamet ettiği tahmin edilmektedir. El-Halil’de, Hz. İbrahim’in eşi Hz. Sare’nin, oğlu İshak Peygamber’in kabirleri bulunmaktadır. İshak Peygamber’in oğlu, İsrail lakaplı Yakup Peygamber’in kabri de buradadır.

Hz. Musa ve kardeşi Hz. Harun’un da yolu Kudüs’e düşmüştür. (MÖ 13. yy) Hz. Musa’nın Mısır’dan, Firavun zulmünden İsrailoğulları’nı kurtarmak için çıktığı yolculuk nihayete ermemiş, Kudüs’e ulaşmak Yuşa Peygamber’e nasip olmuştur. Bilindiği üzere, İsrailoğulları ilahi buyruğa razı olmayınca Tih çölünde 40 yıl dolaşmak durumunda kalmışlardı. İsrailoğulları Firavuna itaat edince üstlerine fısk bulaştı (Zuhruf 54) ve İbn-i Haldun’un analizinde ifade bulduğu üzere, fısk içeren bir sosyolojinin değişmesi bir kuşağın değişmesiyle mümkündü. Çünkü mukaddes kılınmış toprakları fethedecek topluluk fethin mantığı gereği fasık olamazdı. Fetih kavramı ilk dönem Müslümanlarınca bir yeri hakikate açmak, insanların hakikate ulaşması önündeki engelleri ortadan kaldırmak gibi bir bağlamda anlaşılırken kavrama daha sonra bir yeri ele geçirmek, ele geçirilen yerde yaşayanlar üzerinde tahakküm kurmak gibi açılımlar kazandırılmıştır. Yani fetih kavramı da büyük ölçüde tahrif olmuş,imparatorlukların toprak genişletme faaliyetlerine araç kılınmıştır. Hz. Ömer Kudüs’ü fethettiğinde zor kullanılmaksızın Kudüs Patriği Sophronius tarafından şehrin anahtarları Hz. Ömer’e bizzat teslim edilmişti. İmzalanan emanname ile Hristiyanların hakları teminat altına alınmıştı. İlk dönem Müslümanları fetih kavramını bu şekilde algılamışlardı.

Sapan ve taşıyla Calut’a (Golyat) galip gelen Davut Aleyhisselam, MÖ 11. yüzyılda Kudüs’ü fethetmiş ve İsrailoğulları’nın en büyük hükümdarlığını kurmuştur. Yahudiler için Kudüs’ün kutsallığı bu dönemden itibaren söz konusudur.Yahudi inancına göre, Hz. Davut mabed için hazırlık yapmış olsa da Rab buna izin vermemiştir. (Mendenhall, s.42-52).Davut’tan sonra oğlu Süleyman MÖ 957 yılında inşaatı 7 yıl süren büyük bir mabed (Bet Hamikdaş) yaptırmış ve Ahit Sandığı’nı mabedin içine yerleştirmiştir. Yahudiler nazarında mabedin içinde, kutsallar kutsalı odada Ahit Sandığı muhafaza edilmiştir. Ahit Sandığı’nda Tevrat nüshaları ve 10 emirin yazılı olduğu tabletlerin yer aldığına inanılmaktadır.(Ahit Sandığı’ndan Bakara suresi 248. Ayette ‘tabut’ şeklinde bahsedilmektedir)

Yahudilerin peygamber tasavvuru, Allah ile kurdukları ilişki ve Kudüs’e yükledikleri anlam Müslümanlardan oldukça farklılaşmıştır. İslam nazarında Davut da Süleyman da Allah’ın elçisidir. Süleyman Mabedi olarak bilinen yer de Mescid-i Aksa’dır.

Babil Kralı Nebukadnezzar (Buhtunnassır) döneminde Kudüs ele geçirildiğinde mescid yıkılır. (MÖ 586) Yahudilerin bir kısmı esir edilir, bir kısmı da sürgüne gönderilir. Babil esaretinden yarım yüzyıl sonra, MÖ 538 yılında Pers Kralı Kuruş (Cyrus, Koreş, Keyhüsrev) Kudüs’ü Babillerden alarak Yahudilerin geri dönmelerin izin vermiştir. Bu dönemde, yıkılan mabed tekrar inşa edilmiştir. (MÖ 515-490)

14 Mayıs 1948’de İsrail devlet olduğunu ilan ettiğinde,ilanın ardından 10-15 dakika içinde ABD başkanı Harry Truman ABD’nin İsrail’i devlet olarak tanıdığını açıklamıştı. Truman, kendisine teşekkürlerini iletmek üzere ziyarete gelen bir grup Yahudi’ye “Ben sizin Kuruş’unuzum.” diyerek Siyonist işgalin tarihten nasıl beslendiğini göstermiştir. Yahudiler Hristiyan ve Müslümanlara nazaran tarih ile daha sıkı bir ilişkiye sahiptir. Bu nedenle bugün dile getirilen bir söz veya yapılan eylemin 2500 yıl öncesine atıf yapması olağandır.

MÖ 20’de Roma’nın Filistin valisi Herodes mabedi tamir ettirmiş, çevresini yeniden düzenlemiş ve kuşatma duvarı inşa etmiştir. Bazı Yahudilerin inandığının aksine bugün Ağlama Duvarı (Batı Duvarı) denilen yerin, işte bu kuşatma duvarının bakiyesi olduğu ileri sürülmektedir.

Kudüs Roma tarafından ele geçirildiğinde mabed, daha sonra imparator da olan Titus tarafından MS 70 yılında son kez olmak üzere yıkılmıştır. Bu tarihle birlikte, 1948 Nekbe gününe kadar yaklaşık 2 bin yıldır Filistin topraklarında devlet düzeyinde bir Yahudi örgütlenmesi görülmemiştir.

Hz. İsa doğmadan önce Hz. Zekeriya ve oğlu Hz. Yahya’nın Kudüs’te yaşadığı bilinmektedir. İsa’nın annesi Hz. Meryem, Zekeriya Aleyhisselam’ın himayesinde mabette barınmıştır. (Âl-i İmran 37) İncillerde Beytüllahim veya Nasıriye kentleri zikredilmesine karşın Hz. İsa’nın Kudüs’tedoğmuş olması daha muhtemeldir. (MÖ 6? – MS 4?) Hristiyanlar Hz. İsa’nın doğumuyla Kudüs tarihine dâhil olmuştur.

İslam tarihi açısından bakıldığında, Müslümanlar Kudüs ile ilk olarak Hz. Ömer döneminde tanışmıştır. Aslında Kuran’da önceki kitaplar tasdik edildiğinden ve Hz. Muhammed’den önceki peygamberler de Müslüman kabul edildiğinden, İsrailoğulları’nın tarihi bir bakıma Müslümanların tarihidir. Söz gelimi Hz. Süleyman’ın inşa ettiği mescid Müslümanlar için de kutsaldır. Çünkü Hz. Davut da Hz. Süleyman da İslam peygamberidir.

İslam’ın ilk dönemlerinde, örneğin İsrâ hadisesinin yaşandığı zamanda, bugün Harem-i Şerif denilen Mescid-i Aksa ve Kubbet-üs Sahra’nın bulunduğu yerde mescid anlamında bir yapı yoktu. İlk dönem Müslümanlarınca bu yere Beytü’l-Makdis (mukaddes ev) veya Mescid-i Aksa (uzak mescid) denilmekteydi. Esasında Mescid-i Aksa’nın inşası Süleyman’dan da öncesine, hatta insanlık tarihi kadar eskiye dayanmaktadır. Bir hadiste de Mescid-i Aksa’nın Mescid-i Haram’dan sonra yapılan ikinci mescid olduğu ifade edilmektedir. (Buhari, “Enbiyâ”, 10)

Hz. Ömer Kudüs’ü fethettiğinde (MÖ 638), rivayetlere göre Harem-i Şerif bakımsız ve izbe bir haldeydi. Mabedin ise sadece kalıntıları vardı. Bugünkü yapının inşasına ise Halife Abdülmelik bin Mervan döneminde başlanmış̧ olup,I. Velid döneminde inşaat tamamlanmıştır. Bugün sıklıkla karıştırılan Kubbet-üs Sahra ise, yine Halife Abdülmelik bin Mervan döneminde inşa edilmiştir. Konum olarak Mescid-i Aksa’nın avlusunda bulunmaktadır. Kubbet-üs Sahra Peygamberin miraca yükseldiğine inanılan kaya (sahra) üzerine inşa edilmiştir ve çeşitli değişikliklerle bugünkü görünümüne kavuşmuştur.

Papa II. Urbanus’un yaptığı çağrılar ile Haçlı Seferleri 1095 tarihinde resmen ilan edilmişti. Bugüne benzer bir şekilde dönemin İslam dünyası; Abbasiler, Fatımiler ve Selçuklular, birbirleriyle anlaşmazlık içindeyken “Haçlı ruhu”nun birleştirici rolüyle Batı topyekûn hareket ederek Kudüs’ü ele geçirmiştir. Haçlılar Kudüs’ü kuşattığında Yahudiler ve Müslümanlar birlikte savunma yapmıştır. 15 Temmuz 1099’da işgal edilen Kudüs’te yaklaşık 70 bin Müslümanı şehit edilmiştir.

Haçlı işgalinden 88 yıl sonra, 2 Ekim 1187’de Kudüs Selahaddin Eyyubi tarafından tekrar fethedilmiştir. Ümmetin dağınıklığıyla geçen 88 yılın ardından Selahaddin, ümmeti dağınıklık ve parçalanmışlıktan kurtararak Haçlı işgaline son vermiştir. Yine ilginçtir ki, İngiliz General Henry Allenby, 1917’de Kudüs işgalinde Selahaddin Eyyubi’nin mezarına vurarak “Kalk Selahaddin, biz yine geldik.” diyerek 730 yıl öncesine atıf yapmıştır.

Kudüs: Bir Selam Diyarı

Kudüs’ün üç kitabi din açısından da kutsal olması, tarihte görüldüğü üzere birçok kez savaşa neden olmuştur. Tersi şekilde, yine tarihte görüldüğü üzere birçok barış atmosferine de kaynaklık etmiştir.

Kudüs’ün bir ismi de Darüsselam’dır. Darüsselam (İbranicesiyle Yeruşalayim) barış yurdu anlamına gelmektedir.Aslında Kudüs, hakkındaki bütün ihtilaflara karşın Müslümanların, Yahudilerin ve Hıristiyanların bir arada yaşayabileceği model olarak düşünülebilir.

Kur’an’ın sunduğu perspektif, Tevrat’ın Hz. Musa’dan sonra tahrif edildiğine işaret eder. Söz konusu tahrifat ile tevhidi çizgiden sapma meydana gelmiş Hz. Musa’nın yolunu takip eden az bir kesim dışında çeşitli Yahudi mezhepleri/ekolleri ortaya çıkmıştır. İkinci büyük sapma ise Hz. İsa’dan sonra meydana gelmiştir. Yine İncil tahrif edilmiş,tevhide inanan az bir kesim dışında çeşitli Hıristiyan inançları ortaya çıkmıştır. Kabaca ifade ettiğimiz bu sapmalar neticesinde Kudüs’ün üç ayrı tarihi ortaya çıkmış olmaktadır.

Kur’an, her ne kadar tahrif edildiğini söylese de Ehli Kitap’a bir statü verir. Bu anlamda Kudüs üzerinde üç dininde hakkı olduğunu söylemek mümkündür. Zaten tarihsel açıdan üç dinin de Kudüs ve çevresiyle güçlü bağlantıları vardır. Ayrıca kitabi dinler dışında, Kudüs üzerinde yerli halkın hakkı da söz konusudur.

İslam açısından Mescid-i Aksa ilk kıble olup ziyaret edilen üç mescidden birisidir. İsrâ ve Miracın gerçekleştiği mekândır. Kur’an tarafından mukaddes ve mübarek kılınmış, güzel bir yer (mübevvee sıdk) olarak nitelendirilmiştir. Yine Kuran’ın anlatımına göre Kudüs bir peygamberler diyarıdır.

Hristiyanlar açısından bugün Diriliş Kilisesi’nin bulunduğu yerde Hz. İsa çarmıha gerilmiştir ve Hz. İsa’nın kabri burada bulunmaktadır. Rum Ortodoks Patrikhanesi, Roma Katolik Kilisesi ve Ermeni Patrikliği gibi farklı mezheplerin temsilcileri tarafından yönetilen Diriliş (Kutsal Kabir) Kilisesi İsa’nın yeniden dirileceği yer olduğu için aynı zamanda bir hac noktasıdır. Bir görüşe göre Hz. Meryem’in mezarı da buradadır.

Yahudiler için Kudüs, Süleyman Mabedi’nin yer aldığı bölge olması hasebiyle kutsaldır. Mabed ve çevresi aynı zamanda kurban ve hac mekânıdır. Batı Duvarı da birçok Yahudi tarafından kutsal kabul edilmektedir.

Kudüs üzerinde üç din için de vazgeçilmez irtibatlar mevcuttur. Dolayısıyla bir dinin müntesiplerince tek taraflı hak iddia etmek, barış yurdunun savaş yurduna dönmesinden başka bir şeye hizmet etmeyecektir. Kudüs üzerinde adaletin sağlanmasından, yani hakkı olanın hakkının verilmesinden ziyade çoğu kez Kudüs’e hâkim olmak, Kudüs’te iktidar/mülk sahibi olmak daha değerli görülmüştür. Hâlbuki Kudüs, insanlık ortak paydasında üç din için, uhuvvet ve velayet temelinde de Müslümanlar için birlikte yaşamaya dair bütün imkânları içermektedir.

Bugün birlikte yaşamanın önündeki en büyük engel olarak Siyonist işgal durmaktadır. Graudy’nin de ısrarla vurguladığı üzere siyasi Siyonizm Yahudiliği kullanır ve Yahudilikten beslenir. Din, Siyonizm’in araçsallaştırdığı bir kaynaktır. Yoksa Thedor Herzl gibi öncü bir Siyonist’in agnostik oluşu nasıl izah edilebilirdi? Dünya Yahudi Kongresi Başkanı Dr. Nahum Goldman 1947 yılında Kanada’da yaptığı konuşmada Siyonistlerin gözünde Filistin’in konumunu şöyle özetlemiştir: “Yahudiler bir Yahudi vatanının kurulması için Uganda’yı, Madagaskar’ı ya da başka yerleri elde edebilirlerdi, ancak kesin olarak Filistin’den başka bir yeri istemediler. Filistin’in dini öneminden, Ölü Deniz sularından buharlaşma yoluyla beş milyon trilyon değerinde metaloit ve toz halinde metal elde edeceğinden, Filistin toprak altının Amerika kıtasının tüm rezervlerinin toplamından yirmi misli fazla petrol ihtiva ettiğinden ötürü değil; Filistin’in Avrupa, Asya ve Afrika arasında bir kavşak noktası olmasından, Filistin’in dünyada siyasi hâkimiyetin gerçek merkezi olmasından, dünya hâkimiyeti için stratejik bir askeri merkez olmasından ötürü.”

İsrail’in kurucu ideolojisi yayılmacı bir temele sahip olup hem dini fanatizme hem de semitik ırkçılığa dayanır. Yayıldıkça çevresini yok eden bir ideoloji olması sebebiyle “kanser tümörü” analojisi bu anlamda isabetlidir. Hâlbuki mutedil Yahudilik açısından İslam ve Hıristiyanlık ile yok etmeye dönük bir kavga söz konusu değildir.

Bu doğrultuda Filistin sorunu iki devlet arasındaki sorun gibi görülemez. Tam tersi şekilde, sorunun çıkış noktası dünyanın dört bir yanından gelen işgalcilerin yerli halkı topraklarından etmesidir. Siyonizm ontolojik olarak ötekini içermez. Dolayısıyla selam yurdunu gerçekleştirmek ancak tümörü yok etmekle mümkündür, tümör yok olmazsa kendisi dışındaki her şeyi yok edecektir. Bu yüzden kof barış söylemleri bir hüküm ifade etmemektedir. İşgalciler, bu vasıfları gereği birlikte yaşama hukukunun kategorik olarak dışında kalmaktadır. Siyonistler illaki bir devlet kurmak istiyorlarsa, devlet kurulmasını en çok isteyen ve uluslararası destekçileri olan Avrupa’nın veya ABD’nin topraklarında kurmalıdırlar. Yahudilerin kutsal topraklara ilişkin ibadet, ziyaret ve ikamet gibi hakları ise, Siyonizm’in projelerinden bağımsız bir şekilde evrensel hak olarak tanınmalıdır.

Yahudilere salt Yahudi olmaları sebebiyle düşman olmak kabul edilemez ve mazur görülemez. Antisemitizmin abartılarak ajitasyon malzemesi haline getirilmesi ise ayrı bir konudur. Siyonist olmayan Yahudiler ile birlikte yaşamanın önünde bir engel görülmemektedir. Graudy’nin kavramlaştırmasına göre problem dini Siyonizm ile değil, siyasi Siyonizm’ledir.

Son Cümle

Kudüs tarihindeki belki en sistematik ve en örgütlü işgal ile karşı karşıyadır. İşin hazin noktası böylesi bir işgal, İslam coğrafyalarının göbeğinde gerçekleşmektedir. Kutsalına sahip çıkacak iradeyi ortaya koymak adına her Müslüman bir kova dökse İsrail’i sel alacaktır, ancak bugün Müslümanlar elindeki imkânları birbirlerine karşı veya tayin edilen başka önceliklere harcamaktadır.

Zırhlar içerisindeki Calut’a karşı elinde taş olan Hz. Davutidi. Şimdi elinde taş olan Filistinli çocuklar, zırhlara bürünen ise işgal ordusudur. Tarih belli ölçüde tekerrür etmeye gebedir, ancak bugünün Davutları, Selahaddinleri nerededir? Kudüs’ü özgürleştirecek önderler, Kudüs’ü fethedecek ve Darusselam’a dönüştürecek sosyoloji ümmet içinde mevcut mudur? Direnen az bir kesim dışında, Kudüs yalnız bırakılmıştır. Selahaddin Eyyubi Kudüs’ü fethettiğinde Aksa’da hutbe irad eden Kadı İbn Zeki: “Bir daha asla seni vermeyeceğiz” demişti. Evet, onlar vermediler, ama bugün Müslümanlar bu sözü yerde bırakmıştır.

Haçlı işgali altındaki 88 yıllık süre Darusselam için kısa bir kesinti olarak ifade edilir. Bugün Kudüs yarım aşırı aşkın bir süredir işgal altındandır. Kudüs’ü fethedecek bir ümmet çıkana kadar çöldeki sürgünümüz devam edecektir. Bu ümmet ortaya çıkınca, belki de yarının tarihinde bugünün işgali kısa bir kesinti olarak ifade edilecektir.

Buhari ve Müslim’de rivayet edilen şu haber Mescidi Aksa ve çevresinin kurtuluşuna dair bir ipucu vermektedir.Peygamber Efendimiz: “Ümmetimden bir grup her zaman hak üzere muzaffer ve düşmanlara galip olarak kalacaklar,düşmanlardan gelenler onlara zarar vermez, belalar onlara isabet etmez. Ta ki Allah’ın emri onlar bu hal üzereyken gelinceye dek.” buyurmuş, çevresindekiler: “Onlar nerededirler?” diye sorunca, Resûlu Ekrem: “Onlar Beytü’l Mukaddes’tedir” şeklinde cevap vermiştir.

Şubat 2018


Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir