Modanın Özgürleştirdiği(!) İnsan Şimdi De Onun Kölesi Oldu

Paylaş

İnsanı özgürleştirme ve bireyin kendini daha değerli kılma vaadi ile insanlığı kendi içine çeken bir akım moda. Değişim ve dönüşümün öncülüğünü yaparken aynı zamanda tek tip insan modelini oluşturur. Aslında sadece bir akımdan veyahut giyim tarzı, yaşayış biçiminden ibaret olmayan moda aynı zamanda büyük bir pazardır da. İşte modanın yaratıcıları yani üretici karşısında hiçbir tüketici, vaat edildiği gibi özgür değildir. Kardinal de Bernis “Moda saygın faniler üzerindeki bir zorbadır.” diyerek bu gerçeği vurgulamıştır. Köylü-kentli, yaşlı-genç, Amerikan-Türk, Çinli-Rus, Doğu- Batı arasındaki fark aynı giyim kuşam yönünde yok olmaya yüz tutmuş duruma gelmiştir. Tabi ki küreselleşmenin etkisi ile bu fark sadece giyimden ibaret değildir. Zaten modanın ele aldığı tek konu da giyim değildir. Evde, işyerinde, okulda, sokakta, bakkal amcada -büyük marketlerin oluşumunun ardından bakkallar da rağbet görmüyor artık- modanın tesirini yaşamaktayız. Otomobilden oturduğumuz evlere, mobilyadan tabak çanağa kadar her şey; eğlence anlayışımız, aksesuarlarımız; yani en küçük detaylarımıza kadar moda kendi baskısı altında tutmaktadır tüketicisini. Çünkü içerisinde rekabeti barındırması sebebiyle pazar alanını büyütmek zorundadır. Aynı zamanda bu dev sektörün ayakta kalabilmesi için kendinden daha büyük bir tüketici kitlesine ihtiyacı vardır. Üretimin sürekliliği, tüketicinin sürekli yeni ihtiyacının canlı tutulmasına bağlıdır. Örneğin, Doğu ve Batı’da çok farklı kültürel kodlara sahip iki adam boynuna taktığı aynı kravatla, saygınlık kazanmaya çalışabilmektedir. Aynı şekildeki iki genç aynı ayakkabıyı giyebilmekte, çok farklı geleneklerden gelen iki kadın aynı yemek takımından arzulayabilmektedir. Tüketici ise kafasında idealleştirdiği -modanın ideal kıldığı tarz- duruma, şekle büründüğünde kendini değerli, farklı, modern, çağdaş, elit olmuş bir kişi olarak modaya şükranlarını sunmaktadır. Çünkü eğer o olmasaydı insan kendini tanıyamaz, keşfedemezdi. Eskiler ile çirkin ve geride kalmış bir köylü(!) olarak hayatına devam ederdi.

Ancak endüstrinin biricik rehberi olan moda hiç mi günahkâr değil? Şaşalı yüzü ile moda bizi aslımızdan, kendimizden, inancımızdan uzaklaştırmıyor mu? Reklamlarda, raflarda, defilelerde, mağazalarda boy gösteren modanın ezdiği ve köleleştirdiği bizler yanında modanın işçileri de aynı rüyayı yaşayabiliyorlar mı?

Moda nedir? Moda (Mode) Latince, oluşmayan bir sınır anlamındaki “Modus”tan gelir. La Mode olarak da Ortaçağ Fransızca’sında kullanılmıştır (Patridge, 1959). Latince moda, modus ve modernus kelimelerinden türetilen moda ve modern kelimeleri genel olarak hemen şimdi, düne ait olmayan anlamlarını taşımaktadır. Ancak bu günkü anlamıyla moda (mode) yol, şekil, tarz, usul, üslup, hareket, davranış, konuşma, yazma, yaşam vb. biçimi (Longman-Metro, 1993) olarak tanımlanmaktadır.

Moda genel olarak kadın ve giyim eksenli anılsa da tüm yaşam alanlarında meydana gelen değişimlerle de yakından ilgilidir. Ev eşyalarını yenileme, çevremizi, dostluklarımızı değiştirme yeme-içme alışkanlıklarımızı değiştirme vb. gibi. Birey bu değişimi yaşarken etken değil edilgen konumdadır. Çünkü ihtiyaca binaen, yani eskinin yitip gitmesi ya da işlevini yitirmesi sebebiyle yapılan bir yenileme değil, öncekinin artık eskidiği, beğenilirliğini yitirdiği baskısı ile yapılan bir yenileme söz konusudur. Moda da yeniliğin programlı bir şekilde yitip gitmesini Jules Renard, “Yeteneğim olsaydı beni taklit ederlerdi. Beni taklit etselerdi moda olurdum. Moda olsaydım bir süre sonra modam geçerdi. Demek ki yeteneğimin olmaması daha iyi.” paradoksu ile açıklamaktadır.

Moda,  insanların temel ihtiyaçlarına cevap vermek için değil, şirketleri kâra geçirmek için vardır. Şirketler para kazanmak için modayı üretmek zorundadır. Eğer insanlar sadece ihtiyaç duyduklarını satın alacak olsalardı, şirketler felakete sürüklenirdi. İşte bu nedenle alışveriş yapmaya devam etmemizi sağlamak adına sürekli “yapay ihtiyaçlar” üretiliyor. Yapay, çünkü tüketicinin değil, üreticinin ihtiyacını ifade ediyorlar.

Modanın eşyaya yüklediği anlam onun ne kadar fonksiyonel oluşundan ziyade fonksiyonun ne kadar süslenebildiği, renklendirilebildiği ve markalaşabilmesidir. Bu modern bakışın aksine geleneksel anlayışın eşyaya yüklediği anlam çok daha farklıdır. Bu farklılığı giysi kelimesinin çeşitli dillerdeki karşılıklarında görebilmek mümkündür.  “Arapça ‘libas’ elbise demektir. Kelime kökeni asıl bedenin şeklini bakışlardan uzak tutmak, saklamak manasına gelmektedir. Yine Arapça elbise manasına kullanılan ‘şiar’ kişinin kendisini tanıtmak için kullandığı alamettir. Bu manasıyla İtalyancadaki ‘costume’ kelimesiyle benzerlik göstermektedir. Costume kelimesi alışkanlık, görenek, töre, davranış, tutum, biçim, giysi, giyiniş şekli manalarına gelmektedir. Farsça’da giysi manasına kullanılan ‘puseş’ kelimesi gizlemek bakışlardan uzaklaştırmak manalarında kullanılmaktadır. İngilizce’de kullanılan ‘dress’ kelimesi düzeltmek, süslemek, süs yapmak anlamlarına gelmekte, giysinin Fransızca karşılığı olan ‘habit’ ise yer tutmak, yer yapmak manalarına sahip bulunmaktadır.” (Barbarasoğlu, 1995: 9)

Eski Türkçe’de giysi anlamında kullanılan kelime “don”dur (Türkçe Sözlük, 1995). Giyilen şey elbise anlamında kullanılmıştır. “Donamak”, süslemek, bezemek, anlamında “donanmak” giyinip kuşanmak, bezenmek süslenmek anlamında kullanılmıştır. “Kuşanmak” ise giysi dışındaki aksesuarların takılmasıdır. Kuşak, silah, başlık vb. Bu gün elbise yerine kullanılan giysi kelimesi ise sanılanın aksine yeni türetme Türkçe değil, Anadolu köylerinde eskiden beri yaygın şekilde söylenmekte olan “geysi” kelimesidir. İslamiyet’in etkisiyle Türkçe’ye giren Arapça ve Farsça kelimeler taşıdıkları anlamla da toplum düşüncesini etkilemiş ve giyinmeye yüklenen anlam farklılaşmıştır.

Hz. Havva ve Hz. Âdem’in yasak meyveyi yemelerinin ardından çıplak kalmaları ve bu durumdan utanıp vücutlarını yapraklarla kapatmaya çalışmaları aynı zamanda giyimin örtünme ve utanma duygusundan da kaynaklandığını göstermektedir. Aynı zamanda iklimsel ve mevsimsel farklara da bağlı olarak giyimin çeşitlilik gösterdiği; sıcaklığın yüksek olduğu yerlerde farklı, soğuk iklime sahip olan coğrafyalarda ise farklı giyim kültürüne rastlanmaktadır. Yani iklimsel değişikliklere bağlı olarak değişen eşyanın asıl öneminin işlevsel olmasına dikkat eden zihniyetten bahsedebiliriz.

Peki, ne oldu da eşyanın anlamı, önemini ve değerini yitirdi?

Sanayileşme ile beraber geleneksel toplumlarda bulunan el işçiliği değerini yitirmeye başlamış üzerinde yoğun mesai harcayarak üretilen eşya, sanayi makinalarıyla beraber daha kısa zamanda daha çok eşyanın üretilmesi ile karşı karşıya kalmış ve yenik düşmüştür. Bugüne geldiğimizde el işçiliğinin eşya üzerinde bıraktığı değer, estetik ve sanat anlayışı ile beraber çoğu meslek de yok olmuştur. Aynı zamanda bu ürünler toplumunun geleneğini, inancını, kültürünü ve ahlakını da yansıtmaktaydı.  Kapitalist anlayışa göre ise eşya veyahut herhangi bir şey, karşısında eğer büyük kâra denk geliyorsa değerlidir. Bu sebeple kıyafetler moda sayesinde kısa periyotlarla değişikliğe uğramaktadır. Yani bir moda doğar, büyür yaygınlaşır ve söner. Ve bir moda ancak diğeri tarafından yok edilir, daha yeni bir başkası tarafından ortadan kaldırılır, o da yerini ardından gelene ve sonuncu olmayana bırakır. Seri üretim ile beraber bu durum kolaylaşır. Konfeksiyon üretiminde eşya kısa vadede kullanılabilecek tarzda üretilir ki çabucak eskiyen eşya yenisinin hemen satılabilmesine imkân tanısın. Moda, değişim değerini esas alırken kullanım değerini topyekûn rafa kaldırmıştır.

Modayı kıyafet çeşitliliği olarak tanımlayanlara göre moda en eski çağlardan beri bulunmaktadır. Bu tezde moda ile kıyafet çeşitliliği birbirinin yerine kullanılarak kazılardan çıkan renkli kumaş parçaları ve kadınların süslenme aletleri modanın varlığını gösteren deliller olarak kabul edilmektedir. Fakat modanın bugün en önemli karakteristiği olan tüm tabakalar tarafından giyilebilme özelliği, geleneksel toplumlardaki toplumsal statüye göre giyim anlayışıyla tamamen farklıdır. Geleneksel toplumlarda giysiler bazı rolleri belirtir. İşçi, devlet adamı, elit kesim farklı giyim anlayışına sahiptir. Modada ise tabakalar arasında bir aynılık görünür. Hatta moda taklitten beslenir. Alt tabaka üst tabakayı taklit eder; onun kabul ettiğini yapan, giyen, okuyan, değer veren, dinleyen, söyleyen kadın ya da erkek moda olur.

Genel görüşe göre ise modanın başlangıç tarihi olarak Sanayi Devrimi ve Fransız İhtilali kabul görmüştür. Endüstrileşmenin giyim alanında getirdiği yeni üretim teknikleri ile çeşitlilik de artmıştır. Şehirdeki iş olanakları kentlere göç etmeye sebebiyet vermiş,  kadının da kamusal alana katılmasıyla birlikte sistemi sürdürmek için çalışan insan sayısı artmıştır. Moda ve giyim de büyük bir sektör haline gelmiş, geçmişte olmayan birçok meslek dalı bu sektörde oluşmaya başlamıştır. Tasarım aşamasında stilistlik, modelistlik; üretim aşamasında terziler, moda evleri, kalıpçılar, kesimci, dikişçi, nakışçı, makineci, overlokçu, ütücü, kalite kontrolü vb. işletmelerde yönetim, pazarlama, insan kaynakları, ergonomi vb. tanıtım aşamasında televizyon, moda dergileri, gazeteler, moda habercileri, mankenler, modeller, fotomodeller yer almakta; fuar, defile gibi organizasyonlarda birçok insan çalışmaktadır. Büyük mağazalarda veya küçük dükkânlarda hatta mahalle pazarlarında tezgâhtar ve satıcılar da moda sektöründeki zincirin halkalarından birini oluşturmaktadır.

Öte yandan mühendislik dalları da modaya hizmet etmekte kumaş, iplik, makine, boya gibi temel ürünler ve diğer yan ürünlerin üretiminde makine mühendisleri, tekstil mühendisleri, kimyagerler, endüstri mühendisleri çalışmaktadır.

Diğer yandan da devleşen bir sektör haline gelen kozmetik endüstrisi de modadan beslenmekte, hatta tıp bilimi de estetik cerrahi, diyetle işin içine girip insan vücudunu modaya uygun şekilde yeniden yaratmaya kadar işi ileri götürmektedir.

Bu kadar büyük bir sistem tabi ki herkesin eşit bir şekilde kazanmasını amaçlamamaktadır.  Herkesin bu tekneden aynı ekmeği yiyerek geçinmesini beklemek saçmalık olur. Ticaret ve rekabete bulanmış olan modada tek kazançlı olanlar moda şirketleri yani şirketlerin üst kademeleri, kurucularıdır.  “Ürün döngüsünün çok kısa zaman dilimlerinde gerçekleşmesi ve düşük fiyatlandırma, üretim zincirindeki sömürüyü yarattı. Zira şirketler işçilerini en zorlu şartlarda bazen sağlık olanaklarından yoksun, kimyasallar ile iç içe, olabildiğince ucuz çalışacak kesimlerden seçtiler. Örneğin, hazır giyim endüstrisinde dolaşımda olan ürünlerin %80’i Bangladeş ihracatıdır. 19 milyar doları bulan ihracat hacmiyle Bangladeş, Çin’den sonra en büyük giysi üreticisidir. Siparişlerin %60’ını Avrupalı şirketlerden alan Bangladeş’in birincil ihracat alanı, Avrupa pazarıdır. Aynı zamanda ABD’ye de giysi sağlayan 2. ülkedir.”

Birçok şirket üretim yaptırdıkları ülkeleri açlıktan kurtardığını iddia etmekte ve hayırseverler olarak anılmaktadır. Ancak Nike’ın da başı çektiği çoğu şirket asgari ücret zorunluluğunu ihlal edip işçileri çırak ücreti ile çalıştırmışlardır. “Haiti’de Dockers, Nautica, Hanes, Levi’s markalarına giysi üreten fabrikalar asgari saat ücretinin 0,31 sent’in üzerine çıkarılmasını engellemiştir. İşçi haklarının 2008’de yaptığı bir araştırmaya göre bir çocuk ve iki yetişkinden oluşan Haitili bir ailenin açlık sınırı Haitili bir konfeksiyon işçisi günde 3,70 dolar kazanıyorlardı.” İşçi ücretlerinin artması giysilerin fiyatlarının da artmasına sebep olur. Giysi fiyatları zamlanınca tüketici satın almakta sorun yaşar ve kendisini kısıtlar. Bu da şirketlerin işine gelen bir durum değildir. Ancak İşçi ücretlerinin artması giysi fiyatlarının sadece %1-3’ünü etkilemektedir.  “Kabul edilemez açlık sınırından, yoksulluk mertebesine yükselmek yeterli olamaz. Çin üretimde büyük bir artış yaşarken bu artıştan üretimi bizzat yapanların yararlanabildiği söylenemez, bundan toplumun kaymak tabakası yararlanmıştır. Çin dünyada var olan en eşitsiz toplumlardan biridir.”

Bhopal Felaketi ise bu şirketlerin başka bir yüzünü bize gösteriyor. Pamuk yetiştiriciliğinde kullanılan böcek ilacı üreten ABD kökenli Union Carbide fabrikasında 1984 yılında patlama sonucu 40 ton zehirli kimyasalın dışarı atması ile 18.000 insan ölmesine neden olmuştur (Wikipedia). Sonrasında ise patlamaya bağlı hastalıklar, kısmi ya da tam sakatlıklar ve erken doğum sebebiyle bebek ölümü vakalarıyla toplam 200.000 kişinin etkilendiği kaydediliyor. Patlamadan 28 yıl sonra bile hayatta kalanlar “ucube bebekler” diye adlandırılan yeni doğan vakalarında bedensel anormalliklerle baş etmeye çalışmaktadırlar. Tüm bunlara rağmen adalet Bhopal halkı için işlememiştir.

Şirketler kârlarını artırma gereksinimi duydukları için ve bunu başarabilmek için üretimin her safhasını olabildiğince ucuza mal etmek durumundadır. İş gücünün karşılığı ücretken, doğa olabildiğince karşılıksız faydalanılan bir şey olarak algılanıyor. Moda endüstrisi üretim sürecinde yaşayan hayvanları acımasız yöntemlerle kullanmaktadır. Kürk üretiminin %85’inde hayvanlara işkence yapıldığı kayıt altına alınmıştır. Seri üretim çiftliklerinde hayvanlar dar ve pis kafeslere hapsedilip, zamanı geldiğinde asılarak, elektrik verilerek ya da kesilerek hangi yöntemle kürklerine zarar vermeksizin fabrikaya en fazla kârı sağlayacaksa o şekilde öldürülürler. Hayvan hakları onları evlerimizde yine doğaya zararla fabrikalar tarafından üretilen mamalarla besleyerek korunamaz. Eğer hayvanlara karşı yapılan eziyetle mücadele edilmek isteniyorsa en büyük cezalar ve yaptırımlar hayvanları normal bir eşyadan farklı görmeyen bu şirketlere olmalıdır.  Peki, doğanın sömürülmesi… Zara markası tarafından kullanılan fabrikalar çevre kirliliğine sebep olma konusunda başı çekmektedir. “Nike, Reebook, Tommy Hilfiger ve Abercrombie & Fitch markaları, kabul gören standartların 19,5 fazlası renk doygunluğu oranına sahip, işlemden geçirilmemiş koyu kırmızı renkli atık suyu nehirlere pompalamak için gizlice borular döşemiş, Fountain Set şirketinin müşterisidirler. Üretim esnasında 20.000 ton zehirli atık su açığa çıkardığı tespit edilen şirket, çözümü Çin’de su kıtlığının vahim boyutlarda yaşandığı başka bir bölgeye taşımakta bulmuştur.” Çin 2012’in ilk üç ayında 197 milyar dolar değerinde giysi üretti. Çin tekstil endüstrisi, ülkedeki 39 endüstri içinde su kaynaklarını kirletenler içerisinde 3. sırada geliyor. Eğer moda endüstrisi su, hava, toprak ve hayvanlar üzerinde böylesine hoyratça davranmasının bedelini ödemek zorunda kalsaydı tüm kepenkler bir anda kapanırdı.

Sunday Times gazetesinin moda editörü Charty Durrant, “Trendlerin Tiranlığı” kötü çalışma koşullarına, aşırı tüketime değindiği makalesinde; çocuk işçiler, küresel tüketim kültürü, çarpık imajlar, yeme bozuklukları, çevre kirliliği, su kıtlıkları, ruhsal ve fiziksel zararlar, gibi “Modern Dünya”da var olan sorunların büyük bir bölümünün kökeninin modada yattığını belirtmektedir. Nike’ın çalıştığı taşeron alt işverenlerin işlettiği fabrikalarda sağlıksız çalışma ortamları, çoğunluğu kadın ve çocuklardan oluşan işçi grupları, uzun çalışma saatleri, insanlık dışı cezalar ve çevre sorunları gibi kötü çalışma şartlarını karşımıza çıkarmaktadır. Örneğin; bir dikiş hatası yüzünden 15 kadın fabrikadaki görevliler tarafından ayakkabıyla dövülmekte ve ironik bir şekilde artık gelenekselleşmiş bu ceza yöntemi Asyalılar tafından “nayklanmak” olarak adlandırılmıştır. Nike’ın görünen yüzü ise son dönemde yayınladığı özgür ve sınırları aşan kadına, toplumsal cinsiyet eşitsizliği(!)ne yönelik reklamlarıdır. Zaten büyük şirketler ürünü tüketiciye en doğru şekilde sunmak zorundadır ki satış yapabilsin. Bu sebeple kendisini tüketiciye olabildiğince samimi ve yakın göstermeye çalışır. Empati kurmaya çalışarak toplumun sorunlarına reklamlarında mutlaka yer verir. Bu şirketler kendilerini hayırsever ve çağdaş bir toplum olmaya adamış gibi göstermesini çok iyi becerirler. Son dönemlerde revaçta bir konu olan çocuk istismarını ele alan bir defile aslında sadece bizi kandırır. Eğer gerçekten çocukların istismar edilmesi ile mücadele edecek olsalardı çocukları reklam yüzü yapmaktan vazgeçerlerdi. 14 yaşında Çin podyumunda 12 saat çalışmaktan yorulup hayatını kaybeden çocuk manken Vlada Dzyuba’nın emeği ve yaşamı sömürülmemiş ve istismara uğramamış mıydı? Ancak çocuk manken ve oyuncular üretici için çok önemli, ama daha ucuz bir değere sahip. İnsanlar çocukların seslerini, yüzlerini ve mimiklerini şirin bulmaya daha eğilimli oldukları, çocukların söylediklerine daha kolay güvenebildikleri için çocukları kullanarak mal pazarlamak şirketlere çok çekici gelmektedir. Televizyonda, bir programda veya bir reklamda yer alan çocukların görüntüleri çoğu zaman özellikle sevimli, güzel, özellikle ve dikkatle seçilmiş ve makyajlanmış olarak gösterilmekte ve çocukların ekrandaki varlığı kitlesel olarak bilinmekle birlikte bu varlığın aslında çocukların emeklerini sömürmek olduğu anlaşılmamakta ve çocukların ekranda yer alması hemen hemen hiç tepki çekmemektedir.

Reklamların, hangi konuyu işlerlerse işlesinler verecekleri tek mesaj alışveriş yapmamızdır. Daha cool, daha güzel kıyafetler almamız ve sürekli almamız gerektiğini dürtüler sadece. Paramızı son kuruşuna kadar harcayarak; paramız kalmadıysa da bankalardan destek almamız, kredi hesapları açarak birilerine para kazandırmamız gereklidir. Aslında satın aldığımız ürünü kendimiz seçmeyiz reklamları izleyip izlememeyi kendimiz seçemediğimiz gibi. Reklam izlemek istemiyorsak kanalı değiştiririz ya da TV’yi kapatırız. Ama dışarı çıktığımızda reklam panolarını ve afişlerini, artık her yerde olan mağaza vitrinlerini görmek zorunda bırakılırız. Mağazaya gider ve öncesinden zihnimize işlenmiş olan o ürünü alırız sadece. Ya da bize statü olarak yükselmeyi, zengin gözükmeyi, modern görünmeyi, trend olmayı baskılamış modanın rızasını kazanmak için giyiniriz.

Yaptığı, söylediği, yediği içtiği her şeyde Allah rızasını gözeten Müslümanlar için durum nedir peki? Maalesef bugün Müslümanların büyük çoğunluğu kendisini dünya nimetlerine kaptırmış bulunmaktadır.  Moda endüstrisi de Müslümanları tüketim zincirinin dışında bırakmamıştır. Tesettür modası kavramında örtünmeyi tahakkümü altına alan tesettür anlayışı değil moda anlayışı oldu. “Türkiye’de 90’lı yıllardan itibaren bireyciliğin yükselen değer haline gelmesine ve Özal ekonomisi ile birlikte Müslümanların kamusal alandan daha fazla yer talep etmelerine bağlı olarak kapitalist zihniyete eklemlenmeleri; tesettürlü kadınların kıyafetlerinde önce renklerden başlayıp sonra gittikçe tarzı üslubu etkisi altına alan ‘Bedenim benimdir ve buradadır.’ anlayışının yaygınlaşmasına sebep oldu.” (Şov ve Mahrem) Modanın satış yüzleri olan defileler ve dergilerin İslamcası ortaya çıkmıştır. 1995 yılında ilk Tekbir tesettür giyim defilesi düzenlenmiş, 1900’lerin ikinci yarısında ise ilk tesettür katalogları hazırlanmaya başlamıştır. Artık Müslüman kesim de mahrem alanının dışına çıkarak şov dünyasına katılmıştır. Günümüze geldiğimizde ise ilk muhafazakâr AVM’nin, moda festivalleri düzenleyen ve Zeruj lakabıyla Instagram fenomeni olan Zehra Özkaymaz tarafından açıldığını görüyoruz. Özkaymaz, açtığı bu AVM ile kadın girişimcilere destek olmayı amaçladığını, onları cesaretlendirmeye yönelik bir Proje AVM olduğunu açıklamıştır. Bu sistem hep kazanır. Çünkü fast fashion yani kullan-at anlayışı ile hareket eden moda, israfın kesin bir emirle yasaklandığı (En’âm, 141, İsrâ, 27) anlayışına muhatap Müslümanlara bile pranga vurabilmiştir. Müslüman kadınlara süslerini gizlemeleri (Nur 31) emredilirken günümüz anlayışı ise ziynetleri gösterme ve görünebilme üzerinedir. Müslüman kadın ile diğerleri arasındaki tek farkı başörtüsü haline gelmiştir. Kadının örtüsünü de yine trendler, modeller, modern anlayış belirlemektedir. Örtünme konusundaki ilahi kurallar(Nûr, 31, Ahzâb,59) ise neredeyse reddedilme ile karşı karşıya gelmektedir.  Moda toplumsal değer olan iyiyi, ahlaki değer olan iyiliği ve dinsel değer olan kutsalı gözetmez. Güzel, güçlü, hoş kavramlarını yeniden dizayn ederek kendi bünyesinde barındırır. Güzelliği ilgi odağı olmak ile bağdaştırır. Bütün toplumun giydiğini giyim konusunda fert, modaya uyarak toplumun karşısında kalmaktan kurtulur ve kitlesel aynileşme söz konusu olur. Bu aynileşmeyi,  yerel olarak düşünmek imkânsızdır. Globalleşen moda bireyi çoktan yerel bağlardan koparmıştır. Bu aynılık daha büyük kitleleri, uluslararası bir benzeşmeyi anlatmaktadır.  İbn Haldun, ülkelerin birbirini taklit etmesini, “yenilgiye uğrayanın yeneni taklit etmesi” olarak tespit eder. “Kendisine üstün gelen kimsenin galebesinin asabiyetten, şecaat ve kuvvetten ileri gelmeden onun alıştığı adet, mezhep ve mesleğinden ileri geldiği vehmine kapılır, bunu da galebesinin sebepleri ile karıştırır… İşte bu gibi sebeplerden dolayı yenilgiye uğrayan kimse giyim kuşam, hayvana binmek, silahlanmak ve bütün diğer hal ve işlerinde kendisini yeneni örnek edinir.” (İbn Haldun, Mukaddime, 1/375)

Sonuç olarak moda, büyük bir sektör olarak hayatımıza girmiş, en mahrem alanlarımıza kadar tercihlerimizi etkilemeyi başarabilmiştir. Çocukların ve gençlerin harçlıklarıyla kendi ekonomik özgürlüklerini elde etmesi, kadınların kamusal alana girerek ekonomik özgürlüklerini edinmeleri modanın muhatap kitlesini çoğaltmış, “Alınacak ne kadar çok şey var.” mottosu ile bu özgürlükleri kendi pazarına katmayı başarmıştır. Tüketicisinin parasını, giyim anlayışını değiştirip sömürürken, Afrika, Hindistan, Bangladeş, Çin gibi ucuz işçiliğe sahip olarak yoksul halkların emeğini sömürmektedir.  Bize bahşedilen ve emanet olarak sunulan doğa, moda endüstrisi için kendisine fayda sağlayabildiği müddetçe değerlidir. Ve moda, doğanın imkânlarını sonuna kadar, tükeninceye kadar kullanır. Bu emperyalist endüstrileşme son bulmadığı ve bu büyük şirketlerle gerçek anlamda mücadele edilmediği müddetçe Uluslararası İnsan Hakları Örgütü’nü, işçi sendikalarını, çocuk hakları, kadın hakları örgütlerini palavralar anlatan ve toplumu yüzeysel desteklerle meşgul eden topluluklardan başka bir şey olarak kabul etmiyorum.

Modanın, modasının geçmesi temennisiyle…

 

Kaynaklar:

  1. Hoskins, Tansy; Foya,2015
  2. Waquet, Dominique & Laporte, Marion; Moda, 2011
  3. Barbarosoğlu, Fatma; Moda ve Zihniyet, 2013
  4. Barbarosoğlu, Fatma; Şov ve Mahrem, 2006
  5. Pektaş, Hafize; Moda ve Postmodernizm, 2006
  6. Hakko, Cem; Moda Olgusu
  7. Elçi, Selen; Küresel Markalar ve Çocuk İşçiliği
  8. Değirmencioğlu, Serdar; Medyada Çocuk Emeği ve Reklamların Çocuk İşçileri

 

 

 

 

 


Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir