Mele ve Mütref

Paylaş

Hz. Âdem’den(a.s) Hz. Peygamber’e (s.a.v) kadar gönderilen bütün peygamberlerin va’zettiği ilahî buyrukların hepsi, inanan insan için hayatının tümünü kapsayıcı,  baştan aşağı değiştirici, düzeltici, sivrilikleri yontup terbiye edici olmuş; Allah’ın yeryüzüne hâkim kılmak istediği sistemine ancak bu denli değişim ve dönüşümü başarabilen bir kadronun varlığı ile ulaşılacağı gerçeği oturtulmak istenmiştir. İşte bu yüzdendir ki, inananlardan kalıcı ve kapsamlı değişimler bekleyen İslam’ın karşısına,  her devirde,  inanç,  hayat tarzı ve alışkanlıklarından veyahut iktidarlarından vazgeçmek istemeyen topluluklar çıkmıştır.

Bunlardan bir ikisi, zenginlikleri ve sosyal statüleriyle öne çıkmış olan, Kuran’ın tarifiyle mele’ ve mütref dediğimiz ekabir takımıdır.

Bunlar,  toplum tarafından tanınan seçkin ve zengin kimseler, fikirlerine danışılan, görüşleri alınan kişiler olarak sahip oldukları mal ve makamı kaybetmemek için hak dini getiren peygambere karşı çıkmış, refah içinde şımarıp kendini müstağni gören(Vakıa 45), hep daha fazlasını isteyen kodamanlardır.

Kelimelerin sözlük anlamlarına bakacak olursak; mele’ kelimesi  dolmak, doldurmak, yardım etmek, danışmak manalarına gelen mel’ kökünden türemiş bir isimdir. Kuran’da mütref, refah yüzünden şımarıp azmış kişi(İsra 16) olarak anılır. Yine sâdât ve küberâ (liderler ve ileri gelenler)( Ahzab 67) tabirleri de mele’  ve mütref kavramlarına yakın manalarda kullanılmıştır.

Fahreddin Er-Razi, Kuran’da mele’in, kendilerini peygamberlerin karşısına koyan seçkin kimseleri ifade ettiğini, bunların topluluk içinde en önde yer almaları, heybetli görünüşleriyle göz doldurmaları sebebiyle bu şekilde adlandırıldığını belirtir. (Mefatih’ul Gayb, VI, 170)

Bu kelimeler,  Kuran’da çoğu Hz. Musa ve Firavun’dan bahseden ayetler olmak üzere 30 yerde geçmektedir.

İşte böyle; senden önce de herhangi bir memlekete bir peygamber göndermiş olmayalım, mutlaka onun  refah içinde şımarıp azan önde gelenleri  şöyle demiştir: ‘’Gerçek şu ki biz, atalarımızı bir ümmet(din) üzere bulduk ve doğrusu biz onların izlerine uymuşuz.’’ (Zuhruf 23)

Biz hangi ülkeye bir uyarıcı korkutucu gönderdikse, mutlaka oranın refah içinde şımaran önde gelenleri  ‘’Gerçekten biz, sizin kendisiyle gönderildiğiniz şeyi tanımıyoruz’’ derler. ‘’(Sebe 34) ayetlerinde değinildiği gibi bu kişilerin en belirgin özellikleri olarak, atalarının batıl inançlarına sıkı sıkıya bağlanarak hak dini inkar etmelerini ‘’ve biz mallar ve evlatlar bakımından daha çoğunluktayız ve biz azaba da uğratılacak da değiliz.’’(Sebe 35) sözleriyle de mal ve güçlerine güvenerek azabı akıllarının ucundan geçirmediklerini görürüz. Nitekim bu son ayetle ilgili olarak Mevdudi şöyle bir yorumda bulunmuştur:

‘’Bu kimselerin düşünce tarzı tam olarak şöyleydi: Biz size nazaran Allah’ın daha güzide kullarıyız. İşte bu nedenle Allah bize, sizi mahrum bıraktığı veya daha az miktarda verdiği nimetleri bol bol ihsan ediyor. Eğer Allah bizden hoşnut değilse neden bu serveti, mal ve gücü verdi bize? Şimdi bu dünyada bize bu kadar bol nimet veren Allah’ın bizi ahirette cezalandıracağına nasıl inanırız? O sadece bu dünyada bu nimetlerden mahrum olanları cezalandıracaktır.’’

Ve dediler ki: ‘’ Bu Kuran, iki şehirden birinin büyük bir adamına indirilmeli değil miydi?’’(Zuhruf 31)

Bunun üzerine kavminden küfre sapmış önde gelenler dediler ki: “Bu sizin benzeriniz olan bir beşerden başkası değildir.  Size karşı üstünlük elde etmek istiyor.  Eğer Allah (öne sürdüklerini) dilemiş olsaydı, muhakkak melekler indirirdi.  Hem biz geçmiş atalarımızdan da bunu işitmiş değiliz.‘’(Mü’minun 24)

Kavminin önde gelenlerinden küfre sapanlar dediler ki: ‘’ Andolsun Şuayb’a uyacak olursanız kuşkusuz kayba uğrayanlardan olursunuz.’’ (Araf 90)

Mevdudi,  bu ayetle ilgili olarak önde gelenlerin düşüncelerini şöyle açıklamıştır:

‘’Dürüstlük, doğruluk, ahlak, iyilik gibi hususları temel ilkeler kabul eder ve uygularsak, biz o zaman tümüyle mahvoluruz. Biz, ticaret ve alışverişimizde doğruluk ve dürüstlüğe uyar ve mesleğimizi bunlara göre sürdürürsek, ticaretimiz kesinlikle büyüyemez, serpilemez. Bunun yanında en önemlisi kervanların güzergahının kesiştiği bölgede yer alan şu coğrafi konumumuzdan yararlanamaz, bu yörenin uslu vatandaşları olur ve kervanların geçip gitmelerine bir şey yapmadan seyirci kalırsak, işte o zaman bu stratejik durumun sağlamakta olduğu bütün siyasi ve ticari avantajlarımız bitti demektir. Bu da komşu ülkelere olan hakimiyetimiz ve etkinliğimizin sonu demektir. ‘’

Bundan dolayı da hak davete karşı her zaman yapılan en büyük itiraz; hep eğer bilinen o dalavereli yollar bırakılır ve doğru yola uyulursa ilerleme sağlanamayacağı ve toplumun yıkılacağı konusundadır. (Tefhim’ul Kuran)

Diğer başka ayetlerde bu kişiler, inkârcı(Mü’minun 33-38), kibirli(Araf 75,88), zalim(Araf 103), (Yunus 88), (Kasas 32), inatçı(Sad 6), alaycı(Hud 38) şekilde nitelendirilmiştir.

İslam, bazı zümrelerin zannettiği gibi yalnızca inanç ve gönül hoşluğundan ibaret değildir. İnanç ve birliğinde gerçekleşen davranış değişiklikleri ile bir anlam ifade eden,  hayatın her alanına nüfuz eden hakikat düzenidir.  Yukarda tarifini yaptığımız mele’ ve mütref takımları, engellemek istedikleri İslam’ın yalnızca birtakım inanç ve düşünüşten ibaret olmadığını, beraberinde kendilerinden yeni bir yaşam ve iktidar düzeni istediğini bildikleri için, bu hakikati çeşitli bahaneler ileri sürerek inkâr etmişler, tüm insanların Allah katında eşit ve fakir olduğu anlayışını kabullenip de mallarını Allah yolunda harcamaya yanaşamamışlar, evlat çokluğuna güvenerek kendilerini alt edilmez üstün şahsiyetler olarak görmüşlerdir. En önemlisi, güç ve iktidarlarını İslam’a bırakıp insanların/inananların seviyesine inememişler, aksine mü’minlere zulüm ve baskı uygulamışlar, İslam sisteminin topraklarına hâkim olmaması için ellerinden gelen tüm çabayı harcamış ve harcayacaklardır. Öte yandan İslam tarafı, onların bu zorbalıklarına rağmen Allah’ın dinini yaymak için sebatkârlık göstermiş,  canları ve mallarıyla fedakârlıklarda bulunmuşlardır.  Bugün bize düşen, dünyanın birçok yerinde, insanlığa ve dinlerini yaşadıkları için özellikle Müslümanlara baskı ve işkence uygulayan zengin/ güç sahibi Firavun, Nemrut ve Ebu Cehil kisveli mele’ takımlarını iyi tanıyıp, geçmiş peygamberlerin ve özellikle Hz. Peygamber’in bu takım insanlar karşısında uyguladığı yöntemleri benimsemek ve bunlara karşı İslam ve insanlığın geleceği için bir mücadele ruhu oluşturabilmektir.

Esra Kovancılar kaleme aldı.


Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir