Mavi Marmara’nın Bedeli

Paylaş

Mavi Marmara’nın Bedeli

İnsanın sahip olması gereken değer yargılarını kim belirliyor? Toplum, aile, devlet, İnanç, felsefe, bireyin kendisi mi? Bir şey bizim için değerli ise bunun için ne yapabiliriz, neleri göze alabiliriz? Soruyu şöyle de sorabiliriz, değer atfettiğimiz şey uğruna “bedel” ödemiyorsak artık o bizim için bir değer niteliği taşıyor mudur? Değerin şahsiyetteki ağırlığı bedelin düzeyini de etkiliyor mu? Bu yazıda bu sorular çerçevesinde Mavi Marmara gemisinin yolculuğunu, mahiyetini ve önemini irdelemeye çalışacağım.

Her düşüncenin, ideolojinin, paradigmanın, dinin kendine ait yüce, özel, kutsal, dokunulmaz değer kümesi bulunmaktadır. Bu değer kümesi, insanın davranışlarını, olayları değerlendirme biçimini, duruşunu, eşyayı ve doğayı anlamlandırmasını sağlar. İnsanın anlam kazanması ancak bu değerleri edinmesi ile sağlanır. Her değer beraberinde muhataplarında sorumluluğu da yanında getirir. Bu sorumluluk bilinciyle değeri edinme süreci başlar. Değerin muhatabında varolması için bir “bedel”e dönüşmesi gerekmektedir.

Bu yönüyle değer ile insan arasında ontolojik bir ilişki biçimi oluşur. Değerin varlığı, muhatabında bir bedele dönüşmedikçe bir ağırlığı olmaz.

Bedel, Arapça özgünüyle badal, yerine geçme, eşdeğer olma, karşılık anlamlarına geliyor. Mübadele ve tebdil de aynı kökten (bdl) geliyor.

Kelimenin Batı dillerindeki karşılığının (price, preis, prix) Latin kökü olan pretium, kıymet, eder, ödenti, tazminat gibi maddî çağrışımı güçlü anlamlardan, faikiyet/başarı, layık/şayan olma, ödül gibi manevî kıyılara yanaşıyor.

Abdal’ın, bedel’den gelmesi anlamlıdır. Düz karşılığı; bedeller. Tasavvufta Abdal, herkese malûm ve ayan olmayan gayb âlemine vakıf olan evliyalara mahsus bir mertebedir. Abdal (bedeller) ismi, onların nefislerini ruhlarına feda etmiş, bedenlerini ve “benliklerini” ruhlarının bedeli olarak vermiş olmalarını anlatır.

Bedel’in bir ucunda abdalın Allah için adanması varsa, öteki ucunda da kaçınılmaz bir nicelleşme “riski” var.[1]

Var olan bir değer uğruna bedel ödememek o değeri alçaltmaz ancak bir değerin muhattabı tarafından yanlış algılanması veya yanlış taşınması değere zarar verir. Değerin tarih serüveni içerisinde yanlış taşınmasına ve değerin yüceliğine, kutsallığına zarar verir. Değer uğruna bedel ödemenin en üst seviyesi ise kişinin kanıyla ve canıyla bedel ödemesidir. İslam’da kutsalı uğruna canını veren kişiye şehid diyoruz.

***

2018’de şehit olan Filistinli bir genç; 16 yıl önce kardeşine yazdığı bir mektupta "Şehadet, her gün usanmadan kendi nefis ve egosuyla mücadele edenlere verilen bir hediyedir." diyor.[2]

Yani bedel ödemenin yalın anlamı olarak şehadet; fikrinin ve fiilinin sorumluluğunu üstlenmek, sonuçlarını “taşımak” tan geçiyor.

Filistin hak mücadelesi dünya halkları açısından üstün ve desteklenmesi gereken bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle “İsrail Sorunu”nun 20. yüzyılda Ortadoğu’da uç vermesiyle beraber dünyadaki siyasi, aktivist, protest hareketlerin çoğu Filistin coğrafyasında cereyan eden bu hak mücadelesini desteklemeyi değerli saymışlardır. Bunlar arasında kimler mi var? Anarşistler, komünistler, milliyetçiler, feministler, Hristiyanlar, Yahudiler, Müslümanlar… Türkiye coğrafyasında yaşayan halklar ve hareketler açısından da aynı şeyleri de söylemek mümkün. Tabii bir de bu davanın Türkiye’de savunuculuğunu, bayraktarlığını yapan İslamcılar!

Bu niteliğiyle Kudüs (Darüsselam) tarih boyunca olduğu gibi insanlığın buluşma noktasıdır. Kudüs’ün önemine dair Bkz.[3]

Bundan 10 yıl önce bu haklı mücadeleye destek vermek, o dönem Gazze’ye uygulanan ambargoyu delmek için dünyanın her tarafından farklı düşünce, mezhep, din ve ırktan insan “İnsanlık gemisini” kurtarmak için yola çıktılar. (Gazze filosu katılımcıları listesi için bkz.[4] ) Gazze’ye yardım taşıyan tam 6 gemi vardı. Türkiye’den yola çıkan geminin adı ise Mavi Marmara’ydı.

Mavi Marmara insanlık gemisini kurtaracak kadar büyük değildi ancak bir umudun var olduğunun göstergesiydi. Tabii bu yol gül bahçesiyle bezenmiş değildi.

Umudu bir bilinç haline getiren insanları ancak; korku ve şiddet ile yıldırmaya çalışırsınız. Nitekim öyle de oldu. İsrail “rejimi” tarafından Mavi Marmara gemisine ve filoda bulunan diğer gemilere saldırı düzenlendi. Sivil, silahsız insanlara saldırmayı, kurşun yağdırmayı bir gelenek haline getiren rejim askerleri, gemiyi, gemileri televizyonların canlı kaydettiği sırada, umarsızca, dünyanın gözü önünde ele geçirdiler. Geminin taşıdığı umut kadar ödediği bedeli de büyük oldu. 10 şehit; İbrahim Bilgen, Ali Haydar Bengi, Cevdet Kılıçlar, Çetin Topçuoğlu, Necdet Yıldırım, Furkan Doğan, Fahri Yaldız, Cengiz Songür, Cengiz Akyüz, Uğur Süleyman Söylemez ve 490 yaralı. Yüzlerce yolcu alıkonularak günlerce karantina altında tutuldu. Bu insanların suçu neydi? Adalet için umut olmaları mı? Peki bu yıldırma teşebbüsü daha üst bir umuda da gebe değil midir?

 

***

Dönemin Başbakanı olan Recep Tayyip Erdoğan, Haziran 2010’da saldırı sonrası yaptığı Ak parti grup toplantısında şu ifadeleri kullandı:

“Kadınların, çocukların, din adamlarının ve tamamen sivillerin bulunduğu gemilere yapılan bu insanlık dışı saldırıyı bir kez daha şiddetle lanetliyorum. Türkiye’nin dostluğu ne kadar kıymetliyse, düşmanlığı da o kadar şiddetlidir. Türkiye’nin dostluğunu kaybetmek bile başlı başına bir bedeldir.”[5]

Türkiye-İsrail ilişkileri bu olaydan sonra farklı bir serencamın içine girdi. Türkiye, bu hadise üzerine İsrail ilişkilerini sona erdirmiş ve ilişkilerin tekrar normalleşebilmesi için 3 şart koymuştur. İsrail’in yaşanan olay üzerine özür dilemesi, saldırıda hayatını kaybedenlerin ailelerine tazminat ödemesi ve İsrail'in Gazze ablukasını sona erdirmesi. Bununla beraber İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nda başlatılan soruşturmada İsrail genelkurmay başkanı da dahil olduğu üst düzey bürokrasi de yer alan 4 sanık hakkında dava açıldı.

BM İnsan Hakları Konseyi’nin 26 Eylül 2010 yılında hazırladığı Gazze filosuna yönelik bir rapor yayınladı. Raporu sunan heyet şu tespitlerde bulunmuştur.

“İsrail kuvvetlerinin Mavi Marmara’nın ve diğer gemilerin kontrolünü ele geçirmeye çalışırken güç uygulamaları da açıkça hukuk dışıdır. Zira İsrail silahlı kuvvetlerinin uluslararası sularda bu tür bir müdahale ve saldırıda bulunabilmesini mümkün kılacak hukuki bir zemin söz konusu değildir.”

“İsrail askerlerinin ve İsrailli diğer yetkililerin filo yolcularına davranış biçimleri durumla orantısız olmakla kalmamış, aynı zamanda tamamen gereksiz ve inanılmayacak ölçüde şiddet içermiş, kabul edilemez düzeyde bir gaddarlık sergilenmiştir. Bu tür bir muamele biçiminin güvenlik gerekçesiyle ya da başka bir gerekçeyle meşrulaştırılması veya savunulması mümkün değildir. En az altı yolcunun öldürülmesinin şartlarına bakıldığında kanunsuz, keyfî ve yargısız infaz tanımlamasının bütün özellikleri görülmektedir.”

“Bu davranışlar, insan hakları hukukunu ve uluslararası insancıl hukuku ciddi şekilde ihlal etmiştir. Ciddi suçların failleri maskelidir ve İsrail otoritelerinin yardımı olmadan bulunabilmeleri mümkün değildir. Heyet, İsrail hükümetinin, geçmişte de kendi askerî personelinin müdahil olduğu olaylarla ilgili olarak iş birliğine yanaşmadığının farkındadır.”

Heyet’in dinlemiş olduğu filoda bulunan gemilerdeki yolcuların tamamı, Heyet üyeleri nezdinde, insaniyetperver (humanitarian) ruh sahibi Gazze halkının selametini derin ve sahici bir hassasiyetle önemseyen kişiler oldukları yönünde bir kanaat oluşturmuşlardır. Heyet, ancak ihtilafların çok sürmeden çözülmesi ve bölgeye barış ve esenliğin gelmesi yolundaki ümidini ifade edebilmektedir. Rapor için bkz.[6]

22 Mart 2013'te Netanyahu, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı telefonla arayarak Gazze Filosu saldırısı sırasında meydana gelen can kayıpları nedeniyle sözlü özür diledi. Türkiye’nin ilişkilerin normalleşmesi için şart koştuğu üzere saldırıda hayatını kaybedenlerin ailelerine tazminat ödemeyi de kabul etti.

28 Haziran 2016 yılında Türkiye ile İsrail arasında kamuoyundan “gizlenen” bir mutabakat metni imzalandı. Mutabakat metni Türkçe, İbranice ve İngilizce olarak hazırlandı. Yorum farklılığı oluşması halinde ise İngilizce metin esas alınacaktır.

Erdoğan, 29 Haziran 2016 tarihinde cumhurbaşkanlığı personeline yaptığı iftar konuşmasında:

“Olayı yaşayan benim, olayı yaşayan benim özel temsilcilerim fakat sen neyi duydun, neyi gördün, neyi bildin? Söylemediğim şeyleri söylenmiş gibi gösterenler var. Çünkü bunlar akşam başka, sabah başka konuşurlar, böyle hareket ederler. İkinci başlığımız neydi bizim? Dedik ki tazminat. Görüşmeler yapıldı, 20 milyon dolar 10 şehidimiz için tazminat olarak belirlendi. Şimdi çıkmışlar onlara farklı şeylerle, 'Olur mu 20 milyon, ne demek, siz daha fazlasına layıksınız.' Bu kanın rakamı olur mu? Şu anda yapılan görüşmeler neticesinde böyle bir tazminata karar verilmiş. Alır veya almaz ama biz burada uluslararası bazda bir adım atıyoruz. Siz kalkıp da Türkiye'den böyle bir insani yardımı götürmek için günün Başbakanına mı sordunuz? Biz zaten oraya gerekli yardımı, Gazze'ye bugüne kadar hep yaptık, yapıyoruz. Filistin'e yaptık, yapıyoruz ama bunları da yaparken bizler bir yerlere gövde gösterisi olsun diye değil, her şeyi uluslararası diplomasi neyse bu diplomasi içinde yaptık, yapıyoruz. Bundan sonra da yapacağız. Bunları davul zurna çalarak değil, edebi, adabı içerisinde yaptık, yapıyoruz.” Konuşma için bkz.[7]

O yıllarda kamuoyuna yansıyan Türkçe metin aşağıdaki gibidir. [8] Antlaşma TBMM’den geçerek, 9 Eylül 2016 tarihinde Resmî Gazete’de yayınlanmıştır. Bkz.[9]

açılama

 

Burada önemli birkaç hususa değinmeden geçemeyeceğim.

Birinci olarak ,Anlaşma’nın maddesinde geçen “ex gratia” ifadesi, “lütuf ödemesi, yükümlülük içinde olmayan para, mecburiyet içinde olmadan yapılan” anlamına geliyor. [10] Yani hükümetin “İsrail’in tazminat ödemeyi kabul ettiği” şeklindeki ifadelerinin aksine, anlaşmada İsrail tarafının ödeme yapmasının “tazminat” olarak kayıtlara geçilmediği görülüyor.

İkinci olarak, Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen dava, mutabakat metninde yer alan 3. maddeye sadık kalınarak, bireysel davalar dahil olmak üzere tüm davaların düşürülmesine dönük bir şerh koydu. Davalıların karara itirazları nedeniyle çevik kuvvet görevlileri salona girip önlem aldılar. Tüm bu olaylar neticesinde duruşma, 9 Aralık 2016 tarihine ertelendi.

9 Aralık’ta görülen duruşma neticesinde Mavi Marmara davası düşürüldü.[11]

Türkiye-İsrail ilişkileri Türkiye’nin antlaşma metninin yükümlülüklerini yerine getirmesiyle normale döndü. Ancak şehit aileleri, yaralılar ve İnsan Hakları Savunucuları açısından karar kabul edilebilir bir şey değildi. Hala davanın düşmesi, bireysel hak ve hukuk prensipleri ve tazminatlar üzerinden tartışmalar devam ediyor. Şehit aileleri, yaralılar, diğer gemide bulunanlar dahil olmak üzere yaşadıkları mağduriyeti anlatacakları bir makam bulamadıklarını ifade etmektedir.

Üçüncü olarak, Antlaşmanın tarihi olarak yazılan 28 Haziran 2016 yılında İsrail makamları Kudüs şehrini başkent olarak hukuki bir antlaşma aracılığıyla meşrulaştırmıştır. Metnin bu haliyle TBMM’den geçmesiyle Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanınması anlamına geleceği yönünde bir kabulü 2016 yılında tasdik edildiğine dair yorumlar yapılmıştır. Bkz.[12]

Dördüncüsü, BM raporunda “Filo bünyesindeki gemiler, uluslararası sulardayken bayrağını taşıdıkları ülkelerin yargılama yetkisine tabi idiler: Kamboçya (Rachel Corrie), Komor Adaları (Mavi Marmara), Yunanistan (Eleftheri Mesogios), Kiribati (Defne Y), Togo (Sfendoni), Türkiye (Gazze I) ve Amerika Birleşik Devletleri (Challenger I). Olaya ilişkin tahkikatın gerçekleştiği anda bu ülkeler tarafından kabul edilmiş olan uluslararası insan hakları anlaşmalarının bu gemilerle ilgili davalarda uygulanması yerindedir.”

Buna dayanarak Komor Birliği Devleti bayrağıyla Gazze'ye doğru yola çıkan Mavi Marmara gemisinde bulunanların avukatları, 14 Mayıs 2013'te Komor Devleti’nden aldığı yetkiyle İsrail'i Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM)’ne şikâyet etmişti. UCM savcısı soruşturma “açılmama” kararı verdi.

Ancak Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) ön inceleme dairesi 19 Kasım 2018’de “savcılığın hataya düştüğünü söyleyerek” savcıdan soruşturma açılmaması yönündeki kararını gözden geçirmesini talep etti. Bunun üzerine, nihai hedefini "terörle mücadele ve dünyanın her yerindeki Yahudilerin haklarını koruma" olarak belirten İsrail Hukuk Merkezi, 31 Ocak 2019’da Türkiye ile İsrail arasında imzalanan anlaşmanın tam metni olduğunu iddia ettiği belgeyi UCM’ye iletti. Resmî gazetede yer alan 6 maddenin yanında 5 maddenin daha olduğu ortaya çıktı. (İlgili habere ulaşmak için bkz.[13] Söz konusu antlaşma metnine ulaşmak için bkz.[14] )

Tüm bunlara dayanarak İsrail makamları UCM’den anlaşmanın maddelerini ve tazminatın ödenmiş olduğunu dikkate alarak dava açılmamasını talep etti.

Bedel kelimesinin “yerine geçme” anlamını da unutmayalım, yerine geçme, yani ikame, yani yerine başka bir şey koyma. Bedelle kökteş olan tebdili de hatırlayalım; değişme, dönüşme… Bedelin, değer olmasının, bizzat değerin yerine geçmesi riskinden söz ediyorum. Büsbütün uğruna ödenen bedelle ölçülen değerin kendisinin talileşmesi, neredeyse türevselleşmesi riskinden.[15]

***

Gereği düşünüldü...

Türkiye uluslararası mutabakatlar ve diplomasiyi tanımayan bir rejimle neden, niçin anlaşma imzalar? Türkiye neden böyle bir ülkenin dostluğuna ihtiyaç duyuyor? Türkiye neden uluslararası hukuku tanımayan bir işgal rejimi ile vardığı mutabakata eksiksiz ve tam bir riayetle sadık kalıyor? İsrail tüm bu olanlara rağmen nasıl oluyor da dünyaya hukuk dersleri veriyor? Türkiye hangi hakla şehit kanlarına para cinsinden bir bedel biçiyor?

Şehit yakınları ve gemidekiler insanlık adına adalet ararken mağdur duruma düşürülmüştür. Anlaşma ile mağdurlar bir kez daha mağdur edilmiştir.

*

Ne de olsa “kazan-kazan” esasına dayanarak adımlarımızı atmışızdır. Her ne olursa olsun Türkiye sahada da masada da hep kazanmıştır!

Seçim meydanlarında İsrail’e meydan ve lanet okumak değerliyken aynı zamanda neden İsrail’in dostluğu bu kadar önemlidir?

Neyse ki Öfke Cuma’sı eda edilmiş, İsrail lanetlenerek, sloganlar atılmıştır ve cemaat huşu içinde evine çekilmiştir. Sloganlarla aileleri destekleyen siyasiler, medya, sivil toplum önderleri nasıl olmuştur da birden sus-pus oluvermiştir!

Bazı insanlar/Müslümanlar tarafından kendimizi İsrail saflarına atacak elbet bir neden üretilir. Bu kimi zaman reel politik, kimi zaman bölgesel/stratejik ittifak ve derinlik, kimi zaman da ekonomik gelişim… Hep bir para ve güç denklemi… Tevil için ne gerekiyorsa o!..

Bu insanlar direnen manyaklardan, direnişten, mukavemetten hiç hoşlanmazlar. Ama direniyormuş gibi yapmayı severler. Direnerek kazanamazsınız, her şey diplomasi yolu ile çözülür, çözülemezse de bir yolu bulunur, derler.

Hatta bu insanların Filistin’de direnişten yana olan aktörlerle oluşturduğu ilişki biçimlerini incelerseniz, Türkiye dâhil birçok Müslüman devlet, kendi siyasi çıkarlarını dayatarak yardım etmeyi adet edinmişlerdir.

“Haa! Kudüs mü?” Onun için onlarca teorileri vardır:

-Kardeşim, bugün rahat rahat Mescidi Aksa’ya gidebiliyoruz, Umre turları düzenliyoruz. Bunlar hep anlaşma sayesinde.

-Abicim, gidip ne yapıyorsunuz?

-Mescid-i Aksa’ya karşı namaz kılıyoruz, yemek yiyoruz, story ve fotoğraf çekiyoruz. Kudüs’te alışveriş yaparak Filistinlilere psikolojik ve ekonomik katkı yapıyoruz.

-İyi de abi, Müslümanların Mescid’de namaz kılmaları, eylem yapmalarına izin verilmiyor.

-Abicim, bunları nereden çıkarıyorsun? Ben öyle bir şey görmedim.

-Adamlar hala Filistinlilere ambargo uyguluyor?

-Kardeşim, Hükümetimiz açıkladı oraya TOKİ aracılığıyla evler yapılacak, yeni bir hastane binası için çalışmalar sürüyor. Ayrıca bu projeler dışında Türkiye içme suyu, elektrik gibi altyapı çalışmalarına da başladı.

-Peki abi, bu yapılan binaları Gazze’de ve bölgede herhangi bir ilahî, insani veya uluslararası hukuk kurallarına uymayan, birçok yıkım ve ölüme sebep olan İsrail yıkmayacak mı?

-Olur mu öyle şey, elimizde kapı gibi antlaşma var.

***

Bazı olaylar toplumlar ve bireyler için mazlumun zalime karşı direnç, umut kazanması bakımından “hafıza” konumundadır. Filistin Davası ve Mavi Marmara olayı yakın tarihte cereyan eden bu tür bir olay konumundadır. Nasıl olsa bizim hafızamız nakıstır; hafızayı da kontrol altına almak iktidarlar için kritiktir. Nitekim iktidarlar kitleleri manipüle etmek, hezimetten zafer çıkarmak, seçim meydanında rant elde etmek için her şey kullanabilir. Yoksa nasıl olur da Mavi Marmara gibi insanlığın vicdanını yansıtan bir olay bu kadar fütursuzca tüketilebilir ki?

Bir yönüyle iktidarın otoritesi hatırlatma ve unutturma gücünden ileri geliyor. Zira tarih sahnesinde neyi hatırlayacağımız, neyi unutacağımız, hangi kavramları kullanacağımız iktidar tarafından belirlenmeye çalışılır. Mavi Marmara ve Filistin mücadelesi AKP iktidarı tarafından enstrümanlaştırılmış bir vaka olarak yakın tarihe kazınmıştır.

Suçu sadece iktidara atmak, bir kişiye endekslemenin yanlış olacağı kanaatindeyim. Çünkü bunun dayandığı bir sosyolojinin de olduğuna işaret etmekte fayda var. Bir taraftan toplumun bireylerinin de suçu, payı yok mudur?

Burada toplumun hak, hukuk ve vicdanını yansıtan sivil inisiyatiflerin her ne olursa olsun, mümkün mertebe siyasi iktidar ile aralarına mesafe koyması gerektiğine de değinmek gerekir.

İslami camiada Filistin hak mücadelesi Kudüs’e atfedilen kutsiyet, siyasal ve tarihsel konumu itibariyle önemsenmiş bir değer olarak karşımıza çıkmaktadır. Ümmetin birleşmesi ancak Kudüs’ün Siyonist İsrail’in işgalinden kurtarılmasıyla mümkün olacağı düşüncesi hâkimdir.

Nitekim merhum Akif Emre; “Kudüs bilincini kuşanmayan bir Müslüman’ın ne İslam âlemine ne insanlığa ne de yarınlara dair sözü olamaz.” diyordu.

Yıllardır bu uğurda Türkiye coğrafyasında yaşayan Müslümanlar değişik vesileler aracılığıyla birçok eylem yaptılar, organizasyon ve slogan geliştirdiler.

Sloganlaştırmak bir şeyi alçaltmak eksiltmek anlamına gelir. Eğer bir değer gereğinden fazla sloganlaştırılırsa değer yitimine sebep olur. Form manayı korur. Anlamın zihinlerce kolay algılanmasını, nesillere iletilmesini sağlar. Ancak formun biçimi, çeperi öne çıktıkça mananın mahiyeti eksilir. İslamcı/muhafazakâr çevreler bugün Filistin gibi pir-u pak bir davayı dünyevi ve siyasi ihtiraslar uğruna araçsallaştırıyor. Onlar hiçbir “risk” almadan ahlaki kayıtsızlığı seçiyorlar.

Burada,

“Filistin bir ısrardır, senin dilindeki pelesenk değildir.” diyenlerin,

Her koşulda “İsrail mutlak güçten anlar!” diyenlerin,

Her koşulda ve şartta Filistin halkını savunanların,

Filistin’i savunmayı sadece mitingler, sloganlardan ibaret olarak görmeyenlerin,

Filistin Davası için uluslararası organizasyon, boykot, film, kitap gibi şümüllü bir cephenin de var olması gerektiğini hatırlatanların,

Dünyada ve Türkiye coğrafyasında farklı din, ırk, ideoloji, parti, cemaatten olmalarına rağmen İnsanlığın vicdanında birleşen insanların da var olduğunu söylemek benim için bir görev ve bir “umut”tur.

***

"Din de devrim de acılar ve ızdıraplar içinde doğar. İkisi de refah ve konfor içinde yok olup gider. Gerçekten devam eden, sırf onların gerçekleşme çabasıdır.” diyor Aliya İzzetbegoviç.[16]

Gidenler, o gemiye binenler sorumluluklarının, değerlerinin bedelini ödediler. Peki ya biz?

 

 

Dipnotlar:

[1]Tanıl Bora, Zamanın Kelimeleri Yeni Türkiye’nin Siyasî Dili, İletişim Yay. 2018, s. 117

[2]https://twitter.com/enesberatgurler/status/983660854947319808

[4]https://tr.wikipedia.org/wiki/Gazze_filosu_kat%C4%B1l%C4%B1mc%C4%B1lar%C4%B1_listesi

[5]https://140journos.com/yil-gecti-mavi-marmara-7f0a8f9c0d6

[6]https://www.ihh.org.tr/public/publish/0/103/bm-raporu-tr.pdf

[7]https://www.tccb.gov.tr/haberler/410/45556/turkiyeyi-hedeflerine-ulasmaktan-ne-pkksi-ne-ypgsi-ne-deasi-ne-dhkp-csi-ne-de-paralel-yapisi-alikoyamayacak.html

[8]https://www.memurlar.net/haber/605663/israil-anlasmasi-tbmm-de-anlasmanin-tam-metni.html

[9]https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2016/09/20160909.htm

[10]https://odatv4.com/iste-cnn-turkte-masa-kirdiran-belgeler-1711161200.html

[11]https://140journos.com/yil-gecti-mavi-marmara-7f0a8f9c0d6

[12]http://mavimarmara.org/tr/turkiye-cumhuriyeti-ve-israil-arasinda-anlasmaya-d_296.html

[13]https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-47422507

[14]https://www.icc-cpi.int/RelatedRecords/CR2019_00596.PDF

[15]Bora,2018,s.118

[16]Aliya İzzetbegoviç, Doğu Batı Arasında İslam, 2017, Klasik yay. 24. baskı, s. 107


Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir