Materyalizm ve Ahlak

Paylaş

Ahlak nedir? İnsan davranışlarının ahlaki bir değeri var mıdır? Varsa nedir? Ahlaki anlayışlarda, eylemlerde, değerlendirmelerde mutlak ve evrensel bir yasa var mıdır yoksa bunlar izafi(göreceli) midir? İnsanın doğuştan gelen özelliklerine, yeteneklerine ahlaki bir değer atfedebilir miyiz? Bu sorulara felsefe, düşünce ve dinler tarihinde cevap veren birçok filozof, düşünür ve teolog vardır. Ahlakın toplumdan topluma değiştiği görüşünü savunanların varlığı ile birlikte mutlak ve evrensel bir ahlak anlayışının var olduğunu benimseyenler de vardır. Bir ahlaki eylemin iyi olup olmadığına nasıl karar verebiliriz? Eylemin niyetine bakarak mı yoksa eylemin sonucuna bakarak mı? Ahlak felsefesi bağlamında eylemin ahlakiliği açısından İslam’ın, Hristiyanlığın, Materyalizmin, Marksizmin ahlak anlayışları olmakla birlikte vicdancı, şefkatçi, pragmatik ve hazcı ahlak anlayışları da mevcuttur. Bu yazıda materyalist ahlak anlayışlarına değinip bu anlayışların eleştirisinde bulunacağız.

Hobbes ve Kurt İnsan

Hobbes, ahlak anlayışını vahye dayalı olan dinlerden, kültürlerden ve kilise öğretilerinden olabildiğince uzak tutarak bilim ile temellendirmeye çalışmıştır. Yani insanın ahlaki eylemlerinde temel kıstas din ya da gelenek değil, psikoloji ve biyolojinin nesnel yasalarıdır. Hobbes’un ahlaki kriterleri metafizikten kopuk olup maddeyi esas alan bir çizgiyi takip etmektedir. Kendisine has anlayışıyla, ahlaki eylemin amacının temeline hayatın korunması ve sürdürülmesi eğilimini yerleştirmiştir. İnsan bu öz varlığını koruyup devam ettirmelidir. Kişi kendi çıkarını koruma eğilimindedir. Hobbes ahlak anlayışını bu temel üzerinden türeterek dile getirmiştir. Bencil bir ahlak düşüncesine sahiptir. 17. yüzyılda modern düşüncenin, felsefenin başlaması ile birlikte insanın metafizikten, dinden, gelenekten uzaklaştığı görülmektedir. Hobbes kendi çağının felsefi ve ahlak anlayışlarından etkilenip felsefeyi ve ahlakı maddeye indirgemiştir. Bu görüşe şöyle bir eleştiri getirilebilir: Hobbes, “İnsan kendi çıkarını korumak ister.” demektedir. Peki ya çıkarlar çatışırsa ne olacak? Örneğin, 3 kardeşe babasından miras kalan 2 evin olduğunu düşünelim. 3 kardeşin içinde en büyüklerinin aralarında en güçlü olduğunu varsayalım. En büyük kardeş iki evi birden kendisine almak istediğinde ne olacak? Biri 2 eve sahip olmak isterken diğerleri de kendi yaşamlarını devam ettirmek için evleri vermek istemeyecektir. Burada küçük kardeşlerin öldürülmesinin ahlaki bir değeri olabilir mi? Tersten, iki kardeşin büyük kardeşe karşı birleşip onu öldürmesi de ne kadar ahlakidir? Hobbes’ta kardeşler bile birbirlerinin kurdudur. Hobbes’un ahlak anlayışında, gücü ele geçirdiğinde insanın kendi çıkarı doğrultusunda yapacağı her şey ahlaki olacaktır. Lakin böyle bir ahlak anlayışının ontolojik olarak birçok problemi vardır. Toplumsal yaşamda da bu anlayışta ahlaki bir değerlendirmenin geçerliliği yoktur.

Jeremy Bentham ve Faydacılık

Materyalizm ahlak anlayışına kabaca bir değinecek olursak: Materyalizmde var olan her şey maddeye bağlanıp tanrı ve manevi/deruni olan birçok olgu ortadan kaldırılmıştır. Bundan dolayı materyalistler ahlak anlayışlarını haz ve acı gibi maddi temeller üzerinde oluşturmuşlardır. Söz gelimi Jeremy Bentham gibi materyalist filozoflar insanı haz ve acının yönettiğini savunur ve ahlak felsefesini de bu temel üzerine geliştirir. Yani insana haz verecek eylemler ahlaki bir değere sahipken acı verecek eylemler gayr-i ahlakidir. Bununla beraber en fazla insana en fazla yararı sağlamak eylemin en önemli ahlaki ilkesidir. Bu görüş materyalizm anlayışın sonuçlarından biridir. Bu anlayış materyalizm ahlakın anlayışının tamamını oluşturmamakla birlikte Batı medeniyetinin ahlak anlayışını yansıtır. Materyalist bakış açısı sebebiyle Batı medeniyeti, Seyyid Hüseyin Nasr’ın tabiriyle, eksenden uzaklaşıp kenara kaymıştır. Batı medeniyetinin veya materyalizmin ahlak anlayışının eksenden kaydığını ve kenardan ahlakı değerlendirdiği görülmektedir. Bentham’ın ahlak anlayışına şu şekilde eleştiri getirilebilir: Haz eylemin ahlakiliğinin ölçütü olduğunda Adolf Hitler veya Stalin gibilerinin, insanları öldürmekten hoşnutluk alan veya başkalarına acı çektirmekten haz alan eylemleri meşru kılınmış olmuyor mu? Her bireyin haz ve acı anlayışları ve duyguları farklılık gösterir ve her insan psikolojik ve ruhsal olarak bir sabitesi olmadığından bugün bir eylemden haz alırken yarın aynı eylemden haz almayabilir.Aynı eyleme hem ahlaki hem de gayri ahlaki denebilir mi? Mantıksal olarak bunun bir geçerliliği yoktur. Paradoksal bir durum oluşturmaktadır.

Marksizmin Ahlak Anlayışı

Marksizmin ahlak anlayışına baktığımızda ahlakın ölçütü tektir: toplumun gelişimi/tekamülü. Bireyin eylemleri toplumun gelişimini hızlandırıyorsa, toplumsal gelişmeye katkıda bulunuyorsa bu eylemlerin ahlaki bir değeri vardır. Aksi taktirde eylem kötüdür. Asıl olan birey değil, toplumdur. Yani bu, şu anlama gelmektedir: Toplumun gelişimi için yalan söylemek gerekiyorsa yalan iyidir, öldürmek gerekiyorsa cinayet iyidir, çalmak gerekiyorsa hırsızlık iyidir. Toplumun gelişimi, tekamülü için yapılan her eylem iyidir ve ahlaki bir değere sahiptir. Burada tek  ölçü toplumun tekamülü olduğu için tek değerli olan da odur. Ferdin bir değeri yoktur. Toplumun tekamülü ise devrimlerle sağlanmaktadır. Murtaza Mutahhari bu görüşe şöyle eleştiride bulunur: “Bu meseleyi kabul edemeyiz, toplumun tekamülü münhasıran söyledikleri gibi devrimin etkisinde değildir, yani toplum devrim yolundan başka bir olgunluk yolu da takip edebilir ve belki de devrimin gerçek olarak olgunluk yolu olduğu söylenemez. Nice devrimler, toplum için bir olgunluk ortaya koymaksızın yapılmıştır.” Bu toplumcu modeli günümüzde ahlaki açıdan çökmüştür.

Sonuç

Buraya kadar olan kısımda materyalist, komünist ahlak anlayışların insana mutlak anlamda bir mutluluk getirmediğini görüyoruz. Bu, çözüme kavuşturmaya çalıştıkları ahlak anlayışlarının eksenden, merkezden uzak olmasından kaynaklanmaktadır. Ahlak anlayışlarını ve düşüncelerini kenardan değerlendirdikleri için merkeze uzak kalmaktadır. Materyalist görüşlerin sorunlarından birinin bu olduğu görülmektedir. İkincisi ahlak anlayışlarının temellendirilmesinde mutlak, değişmez, kudret ve ilim sahibi olan ve mutluluğun kaynağı olan Allah dışında başka şeylerden medet ummalarından kaynaklanmaktadır. Kant’ın ahlak sisteminin de katıldığımız bazı yerlerinin  dışında insana mutluluk veremeyeceğini ve insanı mutsuzluğa sürükleyeceği ortadadır. Materyalizm ve özelde Marksizmin ise her şeyin temeline maddeyi koyması maneviyattan kendisini uzaklaştırması büyük bir ahlaki problemdir. Materyalist ahlak anlayışlarının Batı medeniyetinde bulunmasının sonuçları da gün gibi ortadadır. İntihar vakalarının her gün artması maneviyattan insanın deruni yanından uzaklaştığını göstermektedir. Ahlakı bireye, topluma, hazza ve vicdana indirgemek problemli bir yaklaşımdır. İnsanın dünü, bugünü ve yarını kapsayacak bir ahlak sistemi oluşturması olanaklı değildir. Ahlak sisteminin mutlak anlamda olanaklı olabilmesi için zamana, mekana sahip olup zamansız ve mekansız olan bir gücün olması gerekir. O da Allahtır. Bu görüşlerin eksenden uzaklaşma sebepleri bundan kaynaklanmaktadır. Materyalist görüş üzerine hayatını devam ettiren Batı medeniyeti insanlarının bu labirentten kurtulmaya çalıştıklarını söyleyebiliriz. Evet  Batı medeniyeti insanlarının günümüzde maneviyata, tasavvufa, şiire yönelmesi ahlak anlayışlarının insanları mutluluğa götürmesinden ve insanın ruhsal ve psikolojik olarak boşluğa itilmesinden kaynaklanmaktadır. İnsan doğası gereği maneviyata ihtiyaç duyar ve bu anlayışların bu anlamda bir ahlak tasavvurları olmadığından kaynaklanmaktadır. İmkanımız el verirse bir dahaki yazımızda metafizik ahlak anlayışları kapsamında İslam’ın, Hristiyanlığın ve vicdancı ekolün ahlak yaklaşımlarını ele alacağız.

 


Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir