Kerbela ve Hz. Hüseyin’in Şehadeti

Paylaş

Yöneten, Zorlayan, Alçaltan ve Öç Alan Allah’ın adıyla…

Ya da Ebuzer’in deyimiyle “Ey güçsüz bırakılmışların Rabbi!’’

Kerbela ve Hz. Hüseyin’in şehadetiyle ilgili yazı yazmayı düşündüğümde bu kadar çok zorlanacağımı düşünmemiştim. Bu konu hakkında ne kadar çok okuma yapsam bile bir yönüyle hep eksik kalacağımı ve zihnimdekileri tam anlamıyla ifade edemeyeceğimi anladım. Zira Kerbela hadisesi ve Hz. Hüseyin’in kıyamı, İslam tarihi açısından çok büyük bir kırılma noktası olma özelliği taşıyor. Geçen bunca yıla rağmen canlılığını hala ilk zamanlarda olduğu gibi koruyor. Bu hadisenin vukuu bulma şekli çok acı bir şekilde olmuş ve Müslümanlar açısından ciddi sonuçlar doğurmuştur. Müslümanlar açısından büyük bir öneme sahip olan bu olay, aslında tarihte gerçekleşen birçok olay gibi büyük oranda ifrat ve tefrit arasında değerlendirilmeye maruz kalmış, sıhhatli bir değerlendirme ortaya koyma çabaları da bir şekilde farklı mecralara evrilmiş. Bir yanda Hüseyin’in şehadeti yoğun bir şeklide duygusallığa boğup ağlama ve yas merasimlerine dönüştürülürken, diğer yanda bu olay tarihte hiç gerçekleşmemiş gibi göz ardı edilmeye çalışılmıştır. Bu şekilde gerçekleşen yaklaşımlar belki de Müslümanların nitelikli bir tarih yazımı ve tarih felsefesi/ perspektifine sahip olmamasından kaynaklanmaktadır.

“Kendilerinden önceki nice nesilleri helak etmiş olmamız onları hala yola getirmedi mi? Oysa onların yurtlarında dolaşıp duruyorlar! Kuşkusuz bunlarda akıl sahiplerinin çıkaracağı dersler vardır.’’ (Taha 128. Ayet)

Evet, ayet-i kerimede bahsedildiği gibi bizim tarihsel perspektifimiz geçmiş kavimlerin yaptıklarını ve sonlarını gidip görüp akılla idrak ederek onlardan ibret almaktır. Ama dediğimiz gibi diğer tarihi olaylarda olduğu gibi Kerbela olayını da ibret ve ders çıkarma yönünde değerlendirmek yerine farklı yaklaşımlarla asıl anlamını tahrif ediyoruz. Hüseyin’in kendisini ve ailesini feda ettiği dava veya mana üzerine odaklanmak yerine şahıslar üzerinde gerçekleştirdiğimiz yoğun değerlendirmelerin bize bir faydası olduğu kanısında değilim. Aksine odaktan uzaklaşıp bir takım kısır tartışma ve ihtilaflara sebep olduğunu düşünüyorum.

İbn-i Haldun şöyle bir genel prensipten söz eder: “Bir olay halk tarafından ne kadar çok tutulursa, çevresinde o kadar çok yersiz masal ve hikâyeler ağı örülür.’’ Alman şair Goethe ise aynı gerçeği şu şekilde ifade ediyor: “İnsanın büyüklüğü zirveye ulaştığında, o insan efsaneleşir.’’ Tarih boyunca Hüseyin’in davasına bu tarz masallar, menkıbeler ve efsaneleştirmeler eklemek bir takım sistem ve düzenlerin amacı olmuştur. Bunlara rağmen her zaman bu manayı anlayanlar hep çıkagelmiştir. Bu mana öyle bir etkiye sahiptir ki, asırlarca varlığını sürdürmüş; Diyarbakır Dağkapı meydanında idam edilen Şeyh Said, kıyamından önce Hüseyin’den bahsetmiş; Hüseyin’in kıyamı İran İslam Devrimi’ne “Her gün Aşura her yer Kerbela!” diye slogan olmuştur. Velhasılıkelam Hüseyin’in amacı hakkında berrak bir fikre sahip olmadan,  şehadetinin her yıl dönümünde yas tutmaya devam edersek, yeniden dirilme günü, Hüseyin’den ne bir şey bekleyebiliriz, ne de Allah buna bir değer verecektir. Bu sıradan bir duygusallıktan öteye geçmeyecektir. Yazının başına dönersek bütün zorluğuna rağmen inşallah gücümüz yettiğince bu konuyu “Tarihsel bir vakıa olarak Kerbela, Tarih perspektifi bağlamında Kerbela, Emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker bağlamında Kerbela” başlıkları altında değerlendirmeye çalışacağız. Çaba bizden tevfik Allah’tan.

Tarihsel Vakıa Olarak Kerbela (1)

Raşid Halifelerin üçüncüsü olan Hz. Osman’ın isyancılar tarafından şehid edilmesinden sonra Hz. Ali, dönemin sahabelerinin ve Kufelilerin kendisine biat etmesiyle halife olur. Halifeliği döneminde hem Şam valisi Muaviye’nin körüklediği Şam fitnesiyle hem de Hz. Osman’ın halifeliğinin ikinci yarısında ortaya çıkmaya başlayan iç fitnelerle büyük bir mücadele verir. Ciddi bir mücadeleyle geçen halifeliği döneminde bile sade ve gösterişsiz yaşamını devam ettirir. Bu sırada hariciler, Hz. Ali ve Muaviye’yi kâfir ilan edip onları öldürmek için üstlerine suikastçılar yollarlar. Muaviye’yi öldürmeye giden suikastçı, sarayındaki korumalar tarafından yakalanır. Hz. Ali’yi öldürmeye gelen harici Abdurrahman bin Mülcem, Hz. Ali mescidde namaz kılarken onu şehit eder. Hz. Ali’nin şehadetinden sonra büyük oğlu Hz. Hasan, Kufelilerin kendisine biat etmesiyle yeni halife seçilir. Hz. Hasan’ın da niyeti babasının bıraktığı yerden devam ederek Şam fitnesinin üzerine yürümektir. Lakin arkasında yeterli desteği göremeyince bu kararından vazgeçer. Bu sırada Şam valisi olan Muaviye, arkasına aldığı güç ve kurnaz siyaseti yardımıyla Hz. Hasan’la hilafeti kendisine bırakması noktasında anlaşmaya varır.  Hz. Hasan, destekçilerine olan baskının kaldırılması, Şam’a bağlı camilerde Ehli Beyt’e yapılan hakaretlere son verilmesi, Muaviye’nin kendisinden sonra bir veliaht tayin etmemesi gibi şartlarla halifeliği Muaviye’ye bırakır. Muaviye, hilafeti süresince bu şartları gizli veya aşikâr bir şekilde ihlal etmiş ve bu ihlaller Hz. Hasan’ı kendi hanımı eliyle zehirleyerek şehit etme boyutuna kadar ulaşmıştır. Muaviye, ölmesine kısa bir süre kala oğlu Yezid bin Muaviye’yi kendisine veliaht olarak atamaya karar verir. Bunun zeminini hazırlamaları için adamlarını Müslüman toprakların farklı yerlerine gönderir. Muaviye’nin bu kararına en ciddi muhalefet Hicaz’dan çıkar. Muaviye, aralarında Hz. Hüseyin, Abdullah bin Ömer ve Abdullah bin Zübeyr’in bulunduğu muhalifleri ikna etmek için Medine’ye gelir. Adı geçen kişiler, Muaviye’yle görüşmemek için Mekke’ye giderler. Muaviye de onların ardından Mekke’ye gider. Bütün çabasına rağmen muhalifler tavırlarından taviz vermezler. Muaviye bu olayı zamana bırakır ve geri döner. Muaviye ölmeden önce oğlu Yezid’e bir vasiyetname bırakır ve onda Hz. Hüseyin’den bahsederek: Kufeliler, Hüseyin isyan etmeyene kadar onu rahat bırakmayacaklardır. Eğer o, isyan ederse ve ona karşı zafer elde etmesi durumunda onu affetmesini söyler.

Muaviye öldükten sonra oğlu Yezid, babasının yerine geçer ve ilk iş olarak Medine Valisi Velid bin Utbe’ye bir mektup gönderir. Kendisine biat vermeyenlerden bir an önce biat almasını,  özellikle muhalif olanları bu konuda ikna etmesini söyler. Vali Velid, Hüseyin ve Abdullah bin Zübeyr’den, Yezid için biat ister ama onlar bu teklifi geri çevirirler. Hüseyin buradan ayrıldıktan sonra aile efradıyla beraber Mekke’ye gider. Hz. Hüseyin’in, Yezid’e biat etmediğini haber alan Kufeliler, kendisine mektuplar yazarak Kufe’ye davet ederler. Mektup gönderenler, Kufe’nin ileri gelenleridir. Hz. Hüseyin kendisine yapılan teklifi dikkate alıp durumu inceletmek için amcaoğlu Müslim bin Akil’i Kufe’ye gönderir. Müslim, Kufe’ye yerleşince rivayetlere göre 12.000-18.000 civarında insan gelip ona biat eder. Yezid, Müslim’in Kufe’ye gittiğini öğrenince oraya yeni vali olarak Ubeydullah bin Ziyad’ı tayin eder. Müslim, Kufe’ye geldiğinde faaliyetlerini buranın önde gelen şahsiyetlerinden biri olan Hani bin Urve’nin evinde sürdürür. Vali Ubeydullah, Müslim’in, Hani’nin evinde olduğunu öğrenince Hani’yi sarayına getirtir. Burada çeşitli işkencelere maruz kalan Hani, durumu itiraf eder. Müslim, tüm bu olan bitenin farkına varınca isyan etmeye karar verir ve kendisine biatlı 4000 kişiyle isyan eder. Ama Vali Ubeydullah’ın yaydığı tehdit ve şantajlarla akşama kadar etrafında sadece 500 kişi kalır. Bunlar da gece olunca kaçarlar. Ubeydullah’ın gönderdiği birlik Müslim’i yakalayıp saraya getirir. Vali Ubeydullah, halkın gözü önünde Hani ve Müslim’in başlarını keser ardından Şam’a, Yezid’e gönderir. Müslim ölmeden önce Hüseyin’e ulaştırılmasını istediği mesajında, ondan Kufelilere güvenmemesini ister. Hüseyin tüm bu olanlardan habersiz bir şekilde Mekke’de haccını yapar ama bitirmeden ailesiyle beraber Kufe’ye doğru yola çıkar. Hüseyin yoldayken dönemin meşhur şairlerinden Ferezdak’la karşılaşır. Ona, Kufe’deki durumu sorar. Ferezdak: “Kufelilerin gönlü seninle, fakat kılıçları Ümeyyeoğulları’yla beraberdir. Zafer ise Allah katındandır.’’ der. Hüseyin, yoldayken Müslim’in şehit edildiğini öğrenmiş ama tüm bunlara rağmen yoluna devam etmişti. Yolun bütün zorluğu ve Müslim’in başına gelenler, Hüseyin’in çevresinde kendi sadık dostlarından başka kimseyi bırakmamıştı. Hüseyin, yolda Ubeydullah’ı görevlendirdiği Hürr bin Yezid komutasındaki 1000 kişilik orduyla karşılaşır. Ordunun engellemesiyle Kerbela yönüne gitmek zorunda kalırlar. Burada ilginç bir olay aktarılır. Hüseyin namaz kıldırdığında düşman ordudaki askerler gelip arkasında saf tutuyorlar, namaz bitince tekrar yerlerine gidiyorlardı. Vali Ubeydullah, Hüseyin’in üzerine Ömer bin Saad’ı ( Saad bin Ebi Vakkas’ın oğlu) komutasındaki 4000 kişilik ikinci bir ordu daha gönderir. Bu ordunun büyük bir kısmı Hüseyin’e mektup gönderen Kufelilerden oluşuyordu. İbni Saad gelince, Hüseyin’le görüşmüş; Hüseyin, ona yaptığı son teklifinde: “Medine’ye geri dönmek, Yezid’le görüşmek üzere Şam’a gitmek veya Kâfirlerle cihad etmek için uç bölgelerden birine gönderilmek” diye üç teklifte bulunur. Lakin Hüseyin’in bu teklifi orduda bulunan komutanlardan Şemir bin Zil-Cevşen etkisiyle reddedilmişti. Bu gelişmeler yaşanırken Hüseyin ve beraberindekiler büyük bir muhasaraya alınmış, günlerdir su dahi almalarına müsaade edilmiyordu. 10 Muharrem 61’de Hz. Hüseyin, 32’si süvari ve 40’ı piyade olan bir avuç askerle çarpışmalar için hazırlanmıştı. Hazırlıklar sürerken ilk gelen ordunun komutanı Hürr bin Yezid, Hz. Hüseyin’in tarafına geçiyor ve şöyle diyordu: “Cennet ve cehennem arasında bir tercih yaptım ve ben cenneti seçtim.” Çatışmalar önce teke tek başlamış sonra toplu hücuma geçilmişti. Çatışmalar sonucunda Hüseyin’in yoldaşlarından 72 kişi şehit olmuştu. Son olarak Hz. Hüseyin kalınca, düşmanın üstüne cesaretle yürüdü tek başına. Hz. Hüseyin susayınca su içmek istedi; Hüseyin bin Temim ona bir ok attı. Ok ağzına isabet etti. Zür’a bin Şerik onun sağ elini kılıç darbeleriyle yaraladı. Hüseyin düşüp kalkarken Sinan bin Enes kendisine mızrak sapladı sonra atından inip başını kesti ve kesik başını Havli’ye verdi. Hüseyin’in kesik başı önce Kufe’ye Vali Ubeydullah’a sonra Şam’a Yezid’e götürüldü. (2)

Tarih Perspektifi/Felsefesi Bağlamında Kerbela

Kerbela Kıyamında Avam ve Havass” (3) adlı kitapta yazar, Kerbela olayını değerlendirirken “avam ve havass” diye iki kavram bağlamında bir temellendirme gerçekleştiriyor ve şöyle diyor: “Bir kısım insan akıl, fikir, bilinç ve kararlılıkla iş yapar. Bunlar bir yolu kabul eder, ona uyar ve peşinden giderler. Bu insanlara havass yani seçkinler denilmektedir. Diğer bir kısım insanlar ise hangi yolun doğru veya yanlış olduğunu anlamanın, ölçmenin, tahlil ve idrak etmenin peşinde değildir. Çoğunluğa göre hareket ederler. Bunlara da avam denilir.”

Burada havass denilen kesimin avam üzerindeki etkisi ve sorumluluğu daha fazladır. Çünkü onların yapacağı tercihler avamında kararlarını yönlendirecektir. Bu noktada avamın hareket tarzıyla ilgili şöyle bir örnek verebiliriz: Yezid b.Muaviye, Kufeye vali olarak Ubeydullah bin Ziyad’ı gönderince, Ubeydullah, şehre gece vakti, yüzü örtülü bir şekilde girdi. Halktan insanlar bu giren kişiyi görünce onu İmam Hüseyin zannedip, kendisine sevgi gösterilerinde bulundular. Durumun mahiyetini anlayan Ubeydullah, hiçbir şey belli ettirmeden saraya gider ve hemen plan yapmaya başlar. İşte avamın hareket tarzı böyledir, refleksif davranıp olayın iç yüzünü araştırmadan tepki vermişlerdir. Böylelikle olayın farklı bir noktaya evrilmesine sebep olmuşlardır. Diğer taraftan havas’ın sorumluluğuyla ilgili de şöyle bir örnek verebiliriz: Vali Ubeydullah, Hani bin Urve’yi casusları aracılığıyla sarayına getirtir ve çeşitli işkenceler yaparak onu yaralar. Bu sırada Müslim bin Akil’in evinin etrafında 4000 kadar destekçisi vardır. Ubeydullah, bu destekçilerin arasına kendi casuslarını gönderir ve onları korkutmaya yönelik manipülatif haberler yayar. Akşama doğru Müslim’in evinin etrafında kimse kalmaz. Hani bin Urve’nin kabilesi, onun henüz saraydan çıkmadığını anlayınca sarayın önünde toplanırlar. Ubeydullah onları sakinleştirmek için içlerinden birini elçi göndermelerini ister. Elçi olarak dönemin büyük alimlerinden Kadı Şureyh seçilir. Kadı Şureyh, saraya girince Ubeydullah ve adamları onu tehdit edip sindirirler. Dışarı çıkıp halka, Hani’nin iyi olduğunu söylemesini isterler. Kadı Şureyh, bu durumdan korkar ve dışarı çıkıp Hani’nin iyi olduğunu söyler. Bunun üzerine orada toplanan halk dağılır. Kadı Şureyh havastan bir şahıstı ama durumu anlatmaya cesaret edemedi. Belki de bu cesaret edememek dünyayı ahirete tercih etmekti. Hâlbuki dışarı çıkıp durumu anlatsa, Hani’nin yaralı olduğunu söylese; halk isyan çıkarıp sarayı basacak ve Hani kurtarılacaktı. Zaten Ubeydullah bu zaman zarfında Kufe’de yeterli otoriteyi de sağlayamamıştı. Bu durumda Hani ve Müslim idareyi ele alacak ve belki de tarihin yönü değişecekti. Sadece havasstan olan Kadı Şureyh’in durumu cesaretle anlatması buna yetecekti. Evet, bu örnek özelinde de görüyoruz ki doğru zaman ve yerde yapılan bir eylem tarihi değiştirebilir ve bambaşka bir yöne evirebilir. Bu eylemi avamdan beklemek zordur lakin havass bu durumu doğru anlayıp çözümlerse ve nihayetinde ahireti dünyaya tercih ederse bu durum değişecektir. Böyle durumlarda ibret alıp doğru tercihi yapmazsak yüz İmam Hüseyin bile belki şehit olacaktır fakat durum değişmeyecektir.

Emr-i Bi’l-maruf ve Nehy-i Ani’l-münker Bağlamında Kerbela

İmam Hüseyin, şehadetinden önce bir vasiyetname yazarak onu kardeşi Muhammed bin Hanefiye’ye bırakır. Bu vasiyetnamede kıyamın sırrını şu cümlelerle ifade eder:

“Ben azgınlık, fesat, zulüm yapmak ve makam elde etmek için Medine’den ayrılmadım. Ben dedemin ümmetini ıslah etmek, marufu emredip münkerden nehyetmek, dedem Resulullah ve babam Ali bin Ebi Talib’in yolunu ihya etmek için kıyam ettim. Onlar benden biat istemeseler bile, yine de tuttuğum yolu sürdürürüm.’’

Hz. Hüseyin’in de vasiyetinde söylediği gibi, onun amacı ne mal, ne mülk ve ne de makam sevgisidir. O’nun amacı dedesinin dinini ihya etmek için emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münkerdir. Bu noktada emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münkerin öneminden bahsetmek için mevcut şartları betimlemekte fayda var. Zihinlere karamsarlık, karanlık ve sapmalar egemen olmuştur. Her yeri suskunluk ve korku kaplamıştır. Hz. Peygamberin vefatından sonra hakikat ile gerçeğin arasındaki açı hızla açılmaktadır. Hz. Peygamberin yok ettiği eski cahiliye, yeni cahiliye olarak yeniden gün yüzüne çıkmaktadır. Bu noktada Ali Şeriati’nin şu dizeleri durumu özetlemektedir:

“Sehpalar kalkar kan yıkanır

Çalıların sıkıntı, öfke ve isyanı yerine

Çirkin yumuşak kökler bitmiştir

Kızgınlarsa durgundur, coşamaz

Gök yıkan güçlü yumruklar ise

Açılmış alçaklığa boyun eğiyor

Ya gizlice ya açıkça vuran

Eller, dilenciliğe kâse oluyor.’’ (4)

İşte mevcut durum böyle bir haldedir. Yukarıda belirttiğimiz gibi böyle bir durumda en ağır mesuliyet havassındır. Çünkü yüksek bilinç ve basiret havasstadır. O dönem için havastan bahsedeceksek Hüseyin, en önde gelenlerdendir. Hz. Hüseyin’in emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münkeri için Murtaza Mutahhari şöyle diyor: “Bu hareketin ebedi olarak canlılık bulmasının, hatırlanmasının ve öğretici olmasının sebebi bu etkendir. Çünkü bu etkenin gerekliliği ne davete bağlıdır, ne de biat isteğine… Yani eğer ortada Kufe’den bir davet söz konusu olmasaydı ve kendisinden biat istenmeseydi dahi, Hüseyin bin Ali, marufu emir ve münkerden nehiy kanunun gereği olarak harekete geçip kıyam edecek ve asla sessiz bir şekilde oturmayacaktı.” (5)

Durum bu hale gelmiş, helaller haram, haramlar helal kılınmışken insanların bu görevi birbirinin üzerine atmasıyla ilahi azab hak edilecektir. Hz. Peygamber (sav), bu konuyla ilgili bir hadisi şerifinde şöyle buyurmaktadır:

“İnsanlar, marufu emir ve münkerden nehiy vazifesini birbirlerinin omuzuna yükledikleri zaman, ilahi azabı tatmağa layık olurlar.”

Hud suresi 116. ayetinde ise Allah (cc) şöyle buyuruyor: “Sizden önceki nesillerden akıllı kimselerin, insanları yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan men etmeleri gerekmez miydi? Ta ki neticede bu milletler bozgunculuk sonucunda yok olmasalardı.”

Emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münkerin etkisi o derece büyüktür ki, Yezid’ in gönderdiği ordunun başındaki Hürr bin Yezid bunun etkisiyle Hüseyin’in yanına geçip şehit olur. Hüseyin, bu kanunu sadece anlatmaz, her adımında bunu yaşayarak gösterir. Hüseyin bizim sadece Kerbela’da gördüğümüz Hüseyin değildir. O, bütün yaşamıyla Hüseyin’dir.

Son Söz

Fatıma’nın evinden bir adam çıkar. Yalnız ve kimsesizdir. Bomboştur elleri. Karanlığa ve zulme karşı yürüyüşe geçmiştir. Ölümden başka bir silahı yoktur! Ancak O, “güzel ölme sanatını” yaşamda iyi öğrenmiş bir ailenin çocuğudur.

“…O zulmedenler yakında hangi inkılab ile sarsılacaklarını bileceklerdir.’’( Şuarâ:227)

Kadir Yeşilbaş kaleme aldı.

  1. Bu kısımdaki tarihi veriler için Adnan Demircan’ın “Kerbela” eseri ve Ahmet Turgut’un “Aşkın Şehidi” eserinden faydalanılmıştır.
  2.  Bahsetmiş olduğumuz tarihi vakıanın daha fazla detayı bulunmaktadır. Ama burada tümüne yer vermemiz mümkün olmadığından daha genel bir anlatım tercih etmeye çalıştık.
  3. Kerbela Kıyamında Avam ve Havas, Seyyid Ali Hamaney
  4. Şehadet, Ali Şeriati
  5. Hz. Hüseyin’in Emr-i bil Mar'uf ve Nehy-i Anil Münkeri- Murtaza Mutahhari

 

 


Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir