Kapitalistler Aileden Ne İstiyor?

Paylaş

Günümüzde kadın olgusu sosyal, iktisadi, siyasi ve kültürel açıdan önem taşımakta, dikkatleri üzerine çekmektedir. Çünkü kadınlar, sahip olduğu özellikleri nedeniyle, sosyoekonomik yapıda farklı roller üstlenmiş ve yine kendine has özellikleri dolayısıyla istenir olmuştur. Her geçen gün kadınların kamusal hayatta daha fazla görünür olmaya başlamasıyla birlikte, kadınlarla ilgili tartışma ve çabaların da arttığı görülmekte; birçok alanda meydana gelen değişim kadının konumunu, görev ve sorumluluklarını da doğrudan etkilemektedir. Kadının konumunda en köklü değişiklik, kapitalist üretim biçiminin ortaya çıkması ve gelişim göstermesi ile gerçekleşmiştir. Sistemin gereği olarak oluşan farklı üretim biçimi, kadını da değişik alanlarda görünür kılmıştır.

Hızı ve kapsamı itibariyle Sanayi Devrimi ve Kapitalizm yeni bir uygarlık meydana getirmiştir. Kapitalizmin gelişmesiyle ekonomik ve sosyal hayatta birçok müessese değişime uğramış, pazar ekonomisi yaygınlaşmış, hızlı bir üretim artışı yaşanmıştır. İnsanlar kırsal alandan kentlere, sanayi sisteminin içine çekilmiş, serbest işgücü ortaya çıkmıştır. Her şey gibi iş gücü de özgür kılınmıştır. Kapitalizmin yayılması ve genişlemesi, iş gücünün daha büyük kitleler halinde bu yeni sisteme dahil olmalarıyla destek kazanmıştır. Bu sistemde iş gücü ve tüketici olarak kadının da konumu değişime uğramış, kadın sistem içinde farklı roller üstlenmiştir.

2. Dünya Savaşı sonrası ekonomik ve teknolojik sıçrama kadının da üretime dahil edilmesini gerektirmiştir. Amerika’da bu yıllarda kadını ön plana çıkaran yayınlar, dergiler ve ürün reklamları patlama yapmıştır. Ciddi bir propaganda gücüne sahip olan Küresel Finans Şirketleri kısa sürede asırlardır devam edegelen ve fıtraten var olduğunu düşündüğümüz erkek-kadın rollerini alt-üst etmiştir. Kadın bu dönemden sonra cinsel bir meta olarak kullanılmış, cinsel içerikli filmlerde artışlar meydana gelmiştir.

Kadının bu araçsallaştırıcı konumuna karşı Batı’da üretilen kadın hakları savunuculuğu sesleri kadını bu konumdan kurtarmak yerine onun küresel endüstriye entegre edilmesine sebep olmuştur. Nitekim Türkiye’nin de ilk imzacılarından olduğu İstanbul Sözleşmesi ( Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi, 2011) bu hak savunuculuğu perdesiyle temellendirilmektedir. Feminist bir dille kaleme alınan bu sözleşme toplumun insanlara dayattığı kadın-erkek rollerinden sıyrılmak gerektiğine vurgu yapar. Kadını yönelik şiddetin ve aile içi şiddetin yıkıcılığına değinilerek aile kurumu itibarsızlaştırılmaya çalışılmaktadır. Bunun çok yönlü yıkıcı boyutları mevcuttur. Ancak biz yazımızın amacı gereği kapitalizm ile ilişkisini irdelemekle yetineceğiz.

Sözleşmenin tanımlar kısmında belirtildiği gibi toplumsal cinsiyet, kadınlar ve erkekler için toplum tarafından uygun görülen ve sosyal olarak inşa edilen roller, davranışlar, eylemler ve nitelikler anlamına gelir. Sözleşme toplumda kadına karşı toplumun değerlerinden hareketle inşa ettiği rolün şiddet ürettiği ön kabulüne dayanır. Bundan dolayı cinsiyet eşitsizliği olduğuna vurgu yapar ve kadın-erkek dikotomisinden yola çıkarak kadını erkeğe karşı güçlü kılmak için kanunların kanatları altına alır. Sözleşmenin devamında birçok etken gibi bu eşitsizliği ortaya çıkaran durumlardan birinin de din olduğu vurgulanır. Ancak biz asıl amacın kadınları korumak olup-olmadığına Avrupa’nın iki yüzlülüğünden yola çıkarak, şüpheyle yaklaşıyoruz.

Küresel güç odakları Tanrı’yla başlattıkları savaşı her geçen gün sürdürüyorlar. Dünyanın ve dünya-dışının egemenliği yarışındaki açgözlülükleri tahakküm ve hegemonya hırslarını kanıtlıyor. Hem dünyada sayısı belirsiz enerji savaşlarıyla ekolojiyi tahrip edip, hem de çevre koruma hareketlerini desteklemek ancak bu derece kötülerin yapabileceği bir ikiyüzlülük. Bu ikiyüzlüler için Noah Hariri şöyle diyor: “Askeri ve ekonomik olarak vazgeçilmez olan yoksulları korumak yerine kendi çıkarları için hareket eden 20. yüzyıl elitleri, 21. yüzyılda üçüncü sınıf insanları (gereksizleri) taşıyan vagonları (her ne kadar acımasız olsa da) tamamen geride bırakmak ve sadece birinci sınıfla geleceğe doğru ilerlemek istiyor.” Kanımca İstanbul Sözleşmesini de Hariri’nin belirttiği gibi bu kapitalist elitlerin geleceğe yönelik hamleleri olarak değerlendirmek gerekiyor.

Bu bağlamda toplumsal cinsiyet eşitliği projesinin BM ve AB tarafından anaakımlaştırılmasını tartışmaya açmak gerekiyor. Anaakımlaştırma, cinsiyet eşitliğinin toplumsal, siyasal, ekonomik tüm politika programlarının tasarlanması, uygulanması ve değerlendirilmesi aşamalarına zorunlu olarak dahil edilmesi, cinsiyet analizlerinin tüm etkinliklerin parçası olarak kabul edilmesi ve cinsiyet eşitliğinin partnerlerle ilişkide anahtar bir unsur olarak kabul edilmesi, desteklenmesi, eşitlik anlayışının kalkınma programının kapasitesini arttıracak biçimde tüm politikalarda yerini alması stratejilerinin geliştirilmesi olarak tanımlanabilir.

Eşitlik politikalarının biçimlenmesi ve kabulü küresel kapitalizm ve uygulama politikaları olan neoliberal politikaların başladığı döneme denk geldiği için döneme uygun biçimlenmiştir. 1970’lerden itibaren sürekli ekonomik büyümenin sona erdiğinin fark edilmesi, ekonomik durgunluğun geçici bir kriz olmadığının farkına varılması ve bu durumun yaratacağı toplumsal ayaklanmalar korkusuyla, kapitalist ülkeler sürekli ekonomik büyümeyi sağlayacak yeni bir model arayışına girmişlerdir. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) bu yeni modeli tasarlayarak uygulamasını başlatmıştır.

1980 sonrası uygulanmaya başlayan küresel kapitalizm, neoliberal politikalar kanalıyla “enformelleşme, esnekleşme ve kuralsızlaşma” koşulları altında kadınların piyasada istihdam edilmelerinin yolunu açmıştır. Kadın işgücünün piyasada yer alması, temelde kapitalizmin faydacı yaklaşımına katkıda bulunacak biçimde gerçekleşmektedir. Kadınların çalışması bir yandan çalışma yaşamında rekabetin artmasına yol açarken, diğer yandan da neoliberalizmin yukarıda kısaca özetlediğimiz koşullarını kabul ederek, çalışanları güçsüzleştiren koşullarda çalışmaya razı olanların artmasını sağlamaktadır. Kadın işgücünün mesleki eğitiminin olmaması ya da çok düşük düzeylerde olması, mesleki beceri kazanabilmeleri önündeki çeşitli engeller, ikincil işgücü piyasalarında yer almalarına, ucuz, güvencesiz işlerde çalışmalarına yol açmaktadır. Kadın emeğinin küresel pazar ekonomisine entegrasyonu yeni uluslararası işbölümü ile cinsiyete dayalı işbölümünün manipülasyonu arasındaki karşılıklı etkileşimle ilişkilidir. Özellikle Üçüncü Dünya kadınlarının uluslararası sermaye tarafından yeniden keşfedilmesi 1975 yılında Meksika’da yapılan Uluslararası Konferansı’nın ardından “kadınların kalkınmaya entegre edilmesinin” gerekliliği hakkındaki resmi açıklamayla ilişkilendirilmektedir. Ancak işçi kadınların daha kolay kullanılabilir olması, düşük ücretle çalışmaları, daha kolay kontrol edilmeleri, belki de en önemlisi ister enformal isterse formal sektörde çalışsın, yaptığı bütün işlerin ek iş olarak tanımlanması, kocasının gelirine ek gelir olarak tanımlanması ile ilişkilidir.

“Kadınları kalkınmaya entegre etmek” birçok somut durumda kadınları bazı sözde gelir getirici faaliyetlerde çalıştırmak, yani pazara yönelik üretime sokmak demektir. Ancak kastedilen şey bu kadınların toprak üzerinde kontrolünün artması, kendi tüketimi için daha fazla üretmesi, daha çok yiyecek ve giyecek ve benzeri şeyler olmayıp nakit gelirdir. Parasal gelir, pazarda satılabilecek bir şeylerin üretilmesiyle yaratılabilir. Özellikle Üçüncü dünya kadınlarının satın alma gücü düşük olduğu için satın alma gücüne sahip insanlara yönelik bir şey üretmeleri gerekir. Bunun anlamı da yoksul Üçüncü Dünya kadınlarının kendi ihtiyacı olan şeyi değil, ihracata ya da pazara yönelik, başkalarının satın alabileceği şeyleri üretmesidir.

Küresel kapitalizm, kadını erkekle eşit olduğuna ikna ederek kullanmaktadır. Ona eve mahkûm olmaması gerektiğini empoze ederek onu dışarıya mahkûm etmektedir. Sömürü sektörlerinin kadını cinsel meta olarak kullanmasına da değinmek gerekir. Örneğin pornografi sektöründe objeleştirilmiş kadına “sex işçisi” tabiri uygun görülmektedir. Reklam sektörü kadını en ilişkisiz konu olan otomobil satışlarında bile cazibe nesnesi kılmaktadır. Henüz 13-14 yaşlarındaki çocukların moda-defile sektörlerindeki içler acısı hali ortadadır.  Ancak İstanbul Sözleşmesi’nin bunlara değinmeden cinsiyetsizlik propagandası ve aile içi şiddet ile ailesiz toplum oluşturmak isteği, kadını ev-iş, çocuk-ekonomik özgürlük ikilemine düşerek işini/sömürülmeyi terk etmesine engel olmak içindir.

Kapitalist dönemin ilk anlarından beri aile ile sermaye arasında sorun olduğunu aydınlardan pek çoğu ifade ediyor. Mesela Weber “Akılcı kapitalizmin gelişiminin önünde en büyük engel ailedir. Özellikle birleşik akraba grubu (hısımlar) ilişkileri kapitalizmin gelişimini boğar.” diyor ve devam ediyordu; “Protestanlığın büyük başarısının ardında ‘hısımlığın prangalarını parçalaması’ yatar.” Weber ve Parsons’cu kuramdan hareketle Çin üzerine yaptığı bir araştırmada Levy de “modern sanayinin ve geleneksel ailenin karşılıklı olarak birbirileri için yıkıcı oldukları” sonucuna varmıştı.

Onların eleştirileri daha çok sermayenin birikmesine engel olan süreçler üzerine yapılan eleştirilerdi. Sonraları egemenlerin şikayeti ailenin, egemenlerin müdahale edemediği izole alanlar var ediyor olmasından duydukları rahatsızlığa yöneldi. TV, eğitim süreci, okul, sanal ortam, iş dünyası, askerlik yani hayatın her alanı egemenlerin kontrolü altında olmasına rağmen; aile, egemenlerin öğretilerini hiç umursamayıp dilediği öğreti ile (kontrol dışı) çocuk yetiştiren bir alan var ediyordu. Jacl Goody, “Ailenin kontrolü; hem toplum sosyolojisinin, hem ekonominin, hem de nüfusun kontrolü demektir.” derken; egemenlerin aileye olan ilgisinin nedenine vurgu yapıyordu.

Kapitalizm-Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ilişkisini değerlendirdiğimiz yazımızı bu konuyla ilgili önemli çalışmalar yapan hocalarımızdan biri olan Mücahid Gültekin’in Youtube/Kafa Sabit kanalındaki “Dr. Mücahid Gültekin - İstanbul Sözleşmesi ve Aile Politikaları” adlı videoda sorduğu soruyla bitirmek istiyoruz: “ İstanbul Sözleşmesi, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini senin kültürün ve değerlerin üretiyor, o yüzden senin kültürünü ve değerlerini değiştirmemiz lazım diyor. O zaman bunu değiştireceksek ben de soruyorum bütün yetkililere; biz, biz olarak kalacak mıyız?”

 

Fuat Karaca kaleme aldı.

 

KAYNAKÇA

 

  1. Algı Yönetimi ve Manipülasyon, Mücahid Gültekin
  2. Modern Family: Ailesiz Toplum, Ahmet H. Çakıcı
  3. Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Politikaları ve Küreselleşme, Gönül İçli
  4. Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Bir Toplum Mühendisliği Projesidir, İslami Analiz, Yasin Kuruçay
  5. İstanbul Sözleşmesi, 11.05.2011
  6. 10 maddede toplumsal cinsiyet eşitliği nedir?, Aile Akademisi
  7. Savaşan Barış: Heteroseksüel Amerika’nın Revizyonu, Aile Akademisi
  8. Aile Niçin Dağılıyor?, Aile Politikaları ve İstanbul Sözleşmesi, Mücahid Gültekin
  9. Kapitalizmin Gelişme Sürecinde Kadının Çok Yönlü Konumu, Fatma Fidan
  10. Ekonomik Kriz, Emekçi Kadınlar ve Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği, Zeynep Güneş
  11. İlkel Dönemden Kapitalist Düzene: Eşitlik, Hilal Tok

Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir