‘Kadına Şiddet’ Söylemleri Bizi Nereye Götürüyor? (2)

Paylaş

Önceki sayıda konumuzla ilgili cevap aradığımız sorulardan bahsetmiş ve kadının özgürleşme(!) sürecini kısaca ele almıştık. Bu süreçte kadına işine yaradığı ölçüde, “sen değerlisin” diyen zihniyete de değinmiştik.

Kadın özgür ve güçlü. Eşi ya da babasına bağımlı(!) değil. Bir karar verdiğinde, bir iş yaptığında ne süreçten ne sonuçtan kimseyi haberdar etmek zorunda değil. Evliyse eşiyle geçinmek gibi bir derdi olması gerekmiyor. Kendi parasını kazanıyor, sosyal çevresi var, haklarının bilincinde ve haklarını savunan, hem de çok yüksek sesle savunan, saçının teline zarar geldiğinde ülkeyi ayağa kaldıran vakıflar, dernekler, basın organları, siyasi ve sivil güçler de var. Peki, bu güçlü kadın neden halen şiddet görüyor?

Burada öncelikle şunu söylememiz lazım: “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” adıyla birçok ülkede ve Türkiye’de de uygulanan bir takım politikalar var. Toplumsal Cinsiyet Eşitliği söylemi, kadın ve erkeğin rollerindeki farklılığın toplumdan kaynaklandığını, iki cinse de ne yapacağını toplumun/çevrenin söylediğini/öğrettiğini iddia ederek kadının ezilmişliğini, güçsüzlüğünü(!) toplumun ona biçtiği role bağlıyor ve çözüm olarak da bu dayatılmış ve kalıplaşmış rollerin dışına çıkmayı öneriyor. Bu politikaları uygulayan ülkeler her alanda kadına erkekle aynı hakları vermekle, fırsat eşitliği tanımakla yükümlü. Aynı şekilde yasalar da bu politikalar doğrultusunda düzenleniyor. Hatta kadın pozitif bir ayrımcılığa muhatap. Örneğin, şiddet gördüğünü söyleyen kadından bunu kanıtlaması istenmezken, şiddet gördüğünü iddia ettiği tek cümle işlem başlatmak için yeterliyken erkek için bu söz konusu değil. Üstüne bir de, şiddetle suçlanan erkek şiddet uygulamadığını ispat etmek zorunda bırakılıyor. İddia sahibi, iddiasını kanıtlamak zorundadır oysa… Biz bundan anlıyoruz ki, Toplumsal Cinsiyet Eşitliği politikaları “kadın ve erkek eşit fakat kadın daha fazla eşit olacak!” diyor.

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği politikaları ve kadının gördüğü şiddet, doğru orantıda ilerliyor. Kadın, erkeğe karşı ve rakip konumda tutuldukça bu böyle sürecektir. Toplumun ataerkil yapısının bir sonucu olarak erkek, her istediğini yapma hakkına sahip ve bundan dolayı sorgulanamaz, hesaba çekilemez ezici güç olarak gösterildiği için önce aile, sonra insan olarak kadın ve erkek değer kaybetmeye devam ediyor.

Erkek, karşısında isyankâr ve kocasını hiçe sayan, hiçbir konuda kocasının fikrini sormayan bir kadın görüyorsa ve bu kadın, arkasındaki -yukarda zikrettiğimizgüçlerden aldığı destekle haddini aşıyorsa tüm bunların erkeği şiddete zorladığından bahsetmek zorlama bir yorum olmasa gerek. Ülkemizde uygulanan politikaların da aynı şekilde erkeği tahrik ettiği gerçeğine gözlerimizi kapatamayız. Mesela, bakanlık bünyesindeki kadın sığınma evlerinin iyileştirilme çalışmaları neden önemli? Kadınların ailelerinden, eşlerinden koparılması için neden böylesine mücadele veriliyor? Neden bu ülkede bir “buton” projesi gündeme geldi? Evin bir köşesinde kadının emrine amade, en normal erkeği bile çileden çıkarabilecek bir buton! “Hele bir istediğimi yapma ya da bana biraz sesini yükselt, bir işime karış, buton orada polis de birazdan kapıda!” Ne de olsa kadından kimse kanıt da istemiyor… Özetle bu politikalar erkeği tahrik ediyor, kadına haddini aştırıyor mu, evet. Aile içinde halledilebilecek sorunların büyüyüp dışarıya açılmasına sebep oluyor mu, oluyor. Bunu yapanların “yuvayı kurtarmak, sorunların çözümüne yardımcı olmak” gibi bir amacı olduğundan söz etmek pek akıllıca görünmüyor.

Erkeğin şiddetine bir sebep olarak da, bir takım kötü alışkanlıklardan bahsedebiliriz. Örneğin kumar. Kumarda sürekli kaybeden bir erkek, öfkesini evde eşine yansıtabiliyor; ya da alkol bağımlısı bir erkek bilinçli olarak ve olmayarak eşine, çocuklarına şiddet uygulayabiliyor. Bunlar elbette erkeği suçsuz kılmaz. Ancak “şiddete götüren yol” olarak görülüp bir takım düzenlemelere gitmek gerekmiyor mu amaç şiddete engel olmaksa!? Öte yandan kadının “sadece kadın olduğu için” şiddete maruz kaldığını iddia edenler ve bu iddianın yer aldığı bağlayıcı sözleşme ve kanunlar (örnek olarak; Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun) duruma erkek açısından bakmaya yanaşmamaktadır. Erkek şiddetine maruz kalan kadınlara dair haber yapılırken “şiddete iten sebep”lerden bahsedildiğine ne kadar rastlıyoruz? “Erkekler şu kadar zamanda şu kadar kadın öldürdü” diye çetele tutanlar, “…öldürdü ama bunu yaparken alkollüydü; kadının tahriki altındaydı; aile içi mahrem bir problem dışa yansımış ve erkek bundan rahatsız olmuştu; kadın ev bütçesini aşan harcama yapmıştı ve erkek bunun altından kalkabilecek durumda değildi, sinirliydi, gergindi, kadın ise haklı olduğunu ispat etme ya da eşine açıklama yapma zorunluluğu olmadığını ifade etme adına haddini aşan söylem ve eylemlerde bulunmuştu.” gibi noktalara neden değinmiyor acaba?

Erkeği şiddetle itham eden sınırsız ve hadsiz söylemler, nefret suçu kapsamında değerlendirilebilecekken ilgili tarafların çıkarları doğrultusunda bu şekilde ele alınmamaktadır. Erkeği, kadına şiddetin daimi faili ve bunu hayat tarzı haline getirmekle itham ederken neden erkekler ses çıkarmamakta, “erkek hakları savunucuları” diye bir kesim ortaya çıkmamaktadır, merak ediyoruz.

Yukarıda değindiğimiz “Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun”la ilgili olarak, yazar Sema Maraşlı’nın bir yazısından şu cümlelere bakalım:

“Kanunun adı “Aileyi Koruma Kanunu” olsa da içerik kadını korumak adına erkeği cezalandırmak üzerine hazırlanmış. Şiddet kavramı sadece fiziki şiddet değil psikolojik şiddeti de içine alacak şekilde hazırlandığı için erkeğin karısına sesini yükseltmesi bile şiddet kavramı içine girdi. Kadın, kocası ona kızıp sesini yükselttiğinde “bana şiddet uyguluyor” diye şikâyet ettiğinde delil aranmadan erkek ceza alıyor. Para cezası, belli bir süre evine hatta mahallesine yaklaşmama veya hapis cezası. Kanundan sonra çok fazla kadın, kocasını şikâyet edip kendine koruma istedi. Bir aile danışmanı anlattı. Ona danışan bir hanım, basit bir sebeple karakola gidip “kocam bana şiddet uyguluyor” diye şikâyet etmiş. Danışman “Neden böyle bir şey yaptınız?” diye sorunca kadın, “Burnu sürtülsün diye yaptım.” demiş. Yani kadın, kocasını korkutarak kendi hükmüne alabilmek için kanunları kullanıyor. Bunun gibi pek çok örnek var.

Şiddet haberlerine bakarsanız çoğu ya erkeğin evine yaklaşma cezası verildiği zamanlarda, sokakta kalan adamın öfkesi ile ya da boşanma davası sırasında oluyor. Erkeği cezalandırarak aile kurumunu kurtaramazsınız, tam aksi batırırsınız.”

Cinsiyet eşitliğinin en iyi uygulandığı ülkelerde kadının durumunun çok iyi olduğunu göremiyoruz, aynı şekilde ülkemizde de politikalar bu yönde ve ülkemizde de kadının durumu iyiye gitmiyor. O halde bu politikalar üzerinde durup uzun uzun düşünmek gerekiyor. Biz toplum olarak bunun bilincine varmalıyız, bugünün çocukları “kadın ve erkek eşitliğinin gerekli olduğu” söylemi ve inancıyla büyümemeli. Zaten bunun sağlanmasının da mümkün olmadığını, bu iddiada olanların cevapsız bıraktığı çok sorunun olduğunu bilmeli.

Öte yandan, kadın modern hayatın gereği olarak ve erkeğe muhtaç olmamak(!) adına çalışma hayatına da atılmışken, zaten siyasi ve sivil birçok önemli isim ve kurum da buna teşvik ediyorken, burada kadın için her şey güllük gülistanlık mı, bir de buna bakalım. Kadının, çalışma hayatı sebebiyle çocuklarından, eşinden uzaklaşmasına geçen sayıda değinmiştik. Buna ilave olarak, kadınların uygun şartlar oluştu/ruldu/ğunda çalışmalarında bir mahzur görülmeyebilir. Mesela “anne” kimliği göz ardı edilmeden çalışma imkânı verilirse… Bu konuya dikkat çekmek adına bir avukatın eylemi ülkemizde gündem olmuştu. Anne kimliğine uygun çalışma ortamı olmamasını protesto eden bir avukat, yedi aylık bebeğiyle duruşmalara giriyor ve çocuğundan vazgeçmeden ya da onu ihmal etmeden iş hayatını sürdürebilmenin yolunu arıyor. Bu örnek farklı bakışlarla eleştirilebilir ancak değinmek istediğimiz nokta “iş ortamlarının, kadınları anne kimliğini dışarıda bırakmaya mecbur etmesi”. Çalışma zorunluluğu bulunan ve bulunmayan kadınlar burada farklı değerlendirilebilir. (devam edecek)

Kübra Çayır kaleme aldı.


Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir