İslam’da Göç

Paylaş

Özet:

Hicret, insanın en çok sevdiği fakat Allah’ın dininin yaşanmasına engel olduğu zaman vatanın, milletin, ailenin, sosyal konumun, makam ve mevkinin Allah’ın dinine hizmet etmek için terk edilmesidir. Hicret bir kaçış değildir. Aksine kafirlere ve zalimlere terk edilen hakların geri alınması, mücadelenin şartlarının yaşanılır hale getirilmesi için hazırlanmaktır. Hicret, geri dönüş ve hesap sorma eylemidir.

Bu yazıda tarih boyunca büyük ve önemli dönüşümlere sebep olmuş göç olgusunun İslam’daki karşılığı olan hicret olgusu tahlil edilecektir. Göç kelimesinin Arapça karşılığı olarak kullanılacak olan hicret kavramının etimolojik kısa bir çerçevesi çizildikten sonra bu olgunun önemi ve gayesi üzerinde durulacaktır. Son olarak İslam’da hicrete dair örneklere değinilip sonuç kabilinden bir değerlendirme ile yazı sonlanacaktır.

1. Hicret Kavramının Çerçevesi

Müfredat’ta “terk etmek, ayrılmak, ilgisini kesmek” anlamına gelen hecr (hicran) masdarından isim olan hicret “kişinin herhangi bir şeyden bedenen, lisanen veya kalben ayrılıp uzaklaşması” demektir; ancak kelime daha çok “bir yerin terk edilerek başka bir yere göç edilmesi” anlamında kullanılır.

Lisanu’l-Arab’da “hecr” mastarına kavuşmanın zıttı anlamı verilirken terim manasıyla hicret, dini sebeplerle bir yerden bir yere göçü ifade etmektedir. Bu yönüyle hicret, toplumların çeşitli sebeplerle bir yerden başka bir yere göç etmelerinden daha farklı bir anlam ve muhteva kazanmaktadır. Benzer şekilde bir kötülüğü terk etmek, bir kişiden ya da gruptan ayrılmak da aynı mastardan türetilen kelimelerle karşılanmaktadır.

Tacu’l-Arus’ta da hecr/hicran mastarından türeyen kelimeler benzer şekilde sözü kesmek, yüz çevirmek, koparmak, kesmek gibi anlamlara gelmektedir. Buna göre hicret kelimesi yer değiştirmeyle ilgili doğrudan fiziki/ faal bir anlam içermemektedir. Manası itibariyle daha çok pasif reaksiyonlara işaret eden kelime, terim olarak bir kişinin bulunduğu yeri dini nedenlerle terk etmesi, genelde gayri müslim ülkeden İslam ülkesine göç etmeyi, özelde ise Resulullah’ın (sav) ve Mekkeli Müslümanların Medine’ye göç etmesini ifade eder. Medine’ye göç eden Müslümanlara muhacir, Allah’ın Resulüne ve muhacirlere yardım eden Medineli Müslümanlara ise ensar denir. Bu anlamlarıyla hicret, normal şartlarda gerçekleşen yer değiştirmelerden, göç hareketlerinden farklıdır.

Kur’an-ı Kerim’de hicret kelimesi yer almaz. Ancak “hecr” kökünden hicret kelimesinin farklı türevleri otuz bir yerde geçer. Bunlar kullanılışlarına göre “Kur’an’ı terk etmek” (Furkan 25/30), “bir kişiden veya gruptan ayrılmak” (Nisa 4/34; Meryem 19/46; Müzzemmil 73/10), “kötü şeyleri terk etmek” (Müddessir 74/5) ve terim anlamına uygun olarak “Allah uğrunda başka bir yere göç etmek” (mesela bk. Bakara 2/218; Al-i İmran 3/195; Nisa 4/89, 97; Tevbe 9/20) anlamlarına gelmektedir. “Hicret eden kimse” karşılığında da muhacir ve çoğul olarak muhacirin, muhacirat kelimeleri kullanılmakta (mesela bk. Nisa 4/100; Tevbe 9/100, 117; Nur 24/22; Mümtehine 60/10), bu ayetlerin çoğunda da Mekke’den Medine’ye göç eden Müslümanlar kastedilmektedir.

Hadislerde ise hicret genel olarak “Mekke’den Medine’ye göç etmek” anlamında terim olarak kullanılmıştır. Ancak Hz. Peygamber’in (sav) hadislerinde bazen hicret kelimesinin simgesel anlamına vurgu yapıldığı da görülmektedir. Bir hadiste Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmaktadır: “Müslüman, Müslümanların dilinden ve elinden selamette olduğu kişidir; muhacir ise Allah’ın kendisine yasakladığı şeyleri terk eden kişidir.” (Buhari, İman 4, Rikak 26; Nesai, İman 9) Bu hadiste hicret kelimesi genel olarak Allah’ın yasaklarından sakınmak anlamında kullanılmıştır. Bu anlama yakın başka hadisler de rivayet edilmiştir. Mesela bir hadiste Hz. Peygamber (sav): “Hicret, kötülüğü terk etmendir.”(Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 114) buyurmaktadır.

O halde kelime, bir yerden başka bir yere göç etmek anlamına geldiği gibi “manevi olarak bir durumdan başka bir duruma göç etmek” anlamında da kullanılmıştır. Özellikle bu anlamıyla hicret, tasavvufta çokça kullanılan bir kavramdır. Mutasavvıflar, hicret kavramını, “haramları terk edip kötülüklerden uzaklaşmak”, “nefsi terbiye etmek amacıyla yolculuğa çıkmak”, “kalben ve zihnen halkı terk etmek” anlamlarında da kullanmış, “seyr ü sülük” denen manevi yolculuğu da bir çeşit hicret saymışlardır.

2. Hicretin Önemi ve Gayesi

Din, tarih boyunca sosyal hareketlerin ve sosyal değişmelerin temel etkenlerinden biri olmuştur. Hicret, sosyal değişimi sağlayan en önemli hareketlerden biridir. Göç eden kişi veya cemiyet yeni çevrede yeni tavırlar ve ilişkiler geliştirecektir. Esasen insanın göçü, bilinen bir yerden ayrılma ve yabancı bir ortamda yeniden kök salmak için bir uyum haline geçme sürecidir. Hicret eden kişi ya da topluluk, isteyerek ya da zorla vatanını terk etmektedir.

Hz. Peygamber (sav) dönemi örneğine bakıldığında Müslümanlar açısından vatanın önemi, kutsal değerlerle bağlantılı olarak düşünülür. Müslümanın dinini yaşayamadığı, özgürlüklerini kullanamadığı bir yer, çok sevdiği yurdu da olsa orada yaşamak ona azap verir; böyle bir yer onun için zindan olur. Çünkü hürriyetlerini, en önemlisi de din hürriyetini kullandığı zaman bir Müslüman için hayat anlamlıdır. Bundan dolayı Müslüman açısından vatanın değeri, dinini özgürce yaşayabilmesine bağlıdır. İşte böyle bir yer, Müslüman için vatan olarak kutsal sayılır. Bu yer, uğrunda ölümün cihat olduğu vatandır. Kişinin yaşadığı memleketinde Allah’a ibadet etmesi engelleniyorsa, o zaman geniş olan yeryüzünde kendisine başka bir yer bulur ve Allah’ın rızasına uygun bir hayatı orada yaşar.

İnsanın yaşadığı muhitle, kazandığı davranışlar arasında sıkı bir bağ vardır. Bundan dolayı dini inancını yaşayamayan insanların, inançlarını yaşayabilecekleri bir çevre aramaları, moral değerlerinin bozulmaması ve devamlılığı için gereklidir. Aksi takdirde yaşanan şartların kabulü, insanların inandıkları gibi yaşayamadıkları ortamlarda, yaşadıkları gibi inanmaya başlamalarına neden olacaktır. İnsanların kötü ortamlarda bozulmalarına her zaman rastlandığı gibi, kötü ahlaki ortamlarda bulunan toplumların ve hatta buna maruz kalan toplumların da bozulduğu müşahede edilmektedir. Yahudilerin Mısır’daki esaret döneminde maruz kaldıkları ahlaki sarsıntı, onların göçünden sonra Hz. Musa’nın (as) işini epey zorlaştırmış; hatta Yahudilerin Allah tarafından 40 yıl çölde yaşamaya mahkum edilmelerine sebep olmuştur.

Kişinin doğup büyüdüğü çevrede ileri sürdüğü görüşlerinin büyük tepkilerle karşılaşması anlaşılabilir bir durumdur. Bundan dolayı hicret yeni insanlar, yeni yüzler ve yeni şahsiyetlerle muhatap olmaktır. Kısaca yeni muhataplara dini anlatma fırsatı veren bir olaydır. Hz. Muhammed (sav) tebliğe başlarken Mekke aristokrasinin kendisine tepki göstermesinden dolayı yaşadığı kente görüşlerini kabul ettirmekte sıkıntı çekmiş buna karşın Medine’de kısa sürede Allah’ın onunla gönderdiği mesajı yaymıştı.

Ali Şeriati’nin ifadeleriyle söylemek gerekirse, “Hicret, fert veya toplumun yere bağımlılığını koparır; onu bağımlılıktan kurtarır. Hicret, insan veya toplumun dünya görüşünü değiştirir ve sonuçta dinsel, fikirsel, duygusal donukluğu ve gerilemeyi iptal eder; toplumsal çürümeyi önler. Topyekün bir hareket ve toplumsal bir diriliş sebebi olan hicret, insanı içinde bulunduğu dört donuk unsurdan (tarih, toplum, tabiat ve ten) kurtararak yüce ve kamil makamlara ulaştırır.”

İslam’da övülen göç yalnızca Allah’ın rızasını kazanmak için yapılandır. Bunu Allah’ın Kur’an’da göç edenleri müjdelediği ayetlerden kolaylıkla anlayabiliriz. Nitekim “Şüphesiz iman edenler, hicret edenler, Allah yolunda cihat edenler; işte bunlar Allah’ın rahmetini umarlar. Allah çok bağışlayandır, sonsuz rahmet sahibidir.”(Bakara 2/218) ayetinde Allah’ın rahmetini umabileceklerin arasında İslami kaygılarla yurdunu terk edenler de sayılmaktadır. Diğer bir ayette Allah, “Nitekim Rableri onlara (dualarını kabul ederek) cevap verdi: ‘Şüphesiz Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden bir işte bulunanın işini boşa çıkarmam. Siz, birbirinizdensiniz. İşte, hicret edenlerin, yurtlarından sürülüp-çıkarılanların ve yolumda işkence görenlerin, çarpışıp öldürülenlerin, mutlaka kötülüklerini örteceğim ve onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacağım. (Bu) Allah katından bir karşılıktır. (O) Allah, karşılığın en güzeli O’nun katındadır.’“ (Al-i İmran 3/195) buyurarak kendi yolunda göç edenleri cennetle müjdelemektedir.

Başka bir ayette ise “Melekler, kendi nefislerine zulmedenlerin hayatına son verecekleri zaman derler ki: ‘Nerde idiniz?’ Onlar: ‘Biz, yeryüzünde zayıf bırakılmışlar (müstazaflar) idik.’ derler. (Melekler de) ‘Hicret etmeniz için Allah’ın arzı geniş değil miydi?’ derler. İşte onların barınma yeri cehennemdir. Ne kötü yataktır o?” (Nisa 4/97) buyurmuştur. İbn Abbas bu ayetle ilgili olarak şu açıklamayı yapmıştır: “Müslümanlardan bir grup insan müşriklerle beraber bulunuyor, savaşlarda da Resulullah’a karşı müşriklerin sayısını arttırmış oluyorlardı. Bu arada atılan oklardan ve sallanan kılıçlardan isabet alıp yaralanıyor veya ölüyorlardı. Bunun üzerine ‘kendilerine zulmedenler...’ ayeti nazil oldu.” (Buhari, Tefsir, 4/19) Burada yüce Allah’ın, O’nun yolunda hicret etmesi gerekirken ve hicret edecek durumdayken hicret etmeyenlerin cehenneme gideceklerini belirtmesi Allah yolunda göçün öneminin boyutunu ortaya koymaktadır.

İnsanlar hicret ederken bir hedefi gerçekleştirmek isterler. Hicretleri de o amaca göre anlam kazanır. Hz. Peygamber (sav), bir hadisinde kişinin kazancının hicretin amacına bağlı olduğunu şöyle ifade eder: “Ameller niyetlere göredir. Kimin hicreti nail olacağı bir dünya ya da evleneceği bir kadın içinse onun hicreti hicretine sebep olan şeyedir. Kimin hicreti Allah’a ve Resulü’ne ise onun hicreti de Allah’a ve Resulü’nedir.” (Buhari, Menakıbu’l-Ensar, 45)

3. İslam’da Hicret Örnekleri

Kur’an-ı Kerim’de Resulullah’tan (sav) önceki peygamberlerin ve onlara inananların hicretleri anlatılır. Özellikle Hz. Nuh (as), Hz. İbrahim (as) ve Hz. Musa’nın (as) göçleri, diğer peygamberlerin hicretlerinden çok daha teferruatlı biçimde anlatılmaktadır.

Hz. Nuh’un (as) A’raf Suresi 59. ayetinde kavmini tevhid ve şirkten uzaklaşmaları gerektiği konusunda uyardığı görülmektedir. “Ant olsun, Nuh’u kavmine gönderdik. O zaman şöyle dedi: ‘Ey kavmim! Allah’a kul olun! Sizin için O’ndan başka ilah yoktur. Muhakkak ki ben, o büyük günün azabının üzerinize olmasından korkuyorum.” Hz. Nuh’un (as) kavminden pek çok kişinin bu çağrılara cevap vermedikleri, peygamberlerinin emrine itaat etmedikleri, yine Kur’an-ı Kerim’in ilgili ayetlerinden anlaşılmaktadır. Üstelik peygamberleri ile alay etmeleri karşısında, tufanın gerçekleştiği ve iman etmeyerek, zulüm işleyenlerin tamamının boğulduğu Hud Suresi’nin, 25-49. ayetleri ayetleri arasında aktarılmaktadır: “Ona denildi ki: ‘Ey Nuh! Sana ve seninle birlikte bulunan birçok ümmete bizden esenlik ve bereketlerle (gemiden) in. Daha bir takım ümmetler de olacak ki biz onları (dünyadan) yararlandıracağız, sonra onlara bizden acı bir azab dokunacaktır.’” ( Hud Suresi 11/48)

Kur’an-ı Kerim’de teferruatlı olarak bahsedilen bir başka hicret anlatısı da Hz.Lut (as) ve amcası Hz. İbrahim (as) ile ilgilidir. Hz. İbrahim’in (as), kavminin kendisine zulmetmesi, kendisini ateşe atmak istemesi nedeniyle hicret edeceğini belirtmesi Kur’an’da şöyle anlatılır: “Bunun üzerine Lut, ona (İbrahim’e) iman etti. İbrahim: ‘Ben Rabbime (gitmemi emrettiği yere) hicret edeceğim. Şüphesiz O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.’ dedi.”(Ankebut Suresi 29/26)

Kavminin baskısından dolayı hicret eden Hz. İbrahim’in (as) yeğeni Hz. Lut (as) da kavminin ahlaksızlıkları karşısında onları uyardığı ancak kavminin bu uyarılara kulak asmaması neticesinde kavminin helak edildiği bildirilmektedir. Bu helaktan Hz. Lut (as) ve kendisine inananların kurtulacağı ise ayette şöyle belirtilmektedir: “Elçilerimiz Lut’a geldiklerinde Lut, onlar yüzünden tasalandı, onlar hakkında çaresizlik içine düştü. Elçiler ona: ‘Korkma, üzülme. Biz seni ve aileni kurtaracağız. Ancak karın hariç. O geride kalıp helak edilenlerden olacaktır.’”(Ankebut Suresi 29/33)

Ankebut Suresi’nin 36. ve 37. ayetlerinde Hz. Şuayb’ın (as) kavminin de kendisine iman etmediği, kendisinin ve kendisine inananların hicret ettikleri, kavminin ise helak edildiği şöyle aktarılmaktadır: “Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı peygamber olarak gönderdik. Şuayb: ‘Ey kavmim! Allah’a kulluk edin, ahiret gününe ümit besleyin ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın!’ Kavmi, onu yalanladı. Bunun üzerine kendilerini o malum sarsıntı yakaladı da yurtlarında diz üstü çöke kaldılar.” Nitekim Hz. Şuayb’ın (as) kavmi A’raf Suresi’nin 88. ayetinde belirtildiği üzere Hz. Şuayb’a (as) “Ey Şuayb! Kesinlikle seni ve seninle beraber iman edenleri memleketimizden çıkaracağız yahut dinimize döneceksiniz.” demişler ve peygamberlerini hicret etmeye mecbur bırakmışlardır.

Bir diğer hicret anlatısı Hz. Musa (as) ve kavminin ibret dolu hicret anlatısıdır. Mısır’da Firavun’un kendisine ve inananlara baskısı nedeniyle Allah’ın emriyle Mısır’dan yola çıkan Hz. Musa (as) ve İsrailoğulları, kendilerini takip eden Firavun’dan kurtulmak için farklı bir yol izlemişlerdir. Önlerine Kızıldeniz çıkınca da Hz. Musa (as) asasını denize vurarak denizi yarmış ve denizin içinden kendisine tabi olanlarla birlikte, salim bir şekilde geçmişlerdir. Kendilerini takip eden Firavun ve beraberindeki kafirler ise denizin aniden kapanmasıyla Kızıldeniz’de boğulmuştur. Burada hemen şunu zikretmemiz gerekir ki Kur’an-ı Kerim’de aktarılan tüm hicret bahislerinde peygamberlere kavminin ya da kavimlerin yöneticilerinin gerçekleştirdikleri baskılar, zulümler ile kavimlerin peygamberleri yalanlaması yer almaktadır. Nitekim Hz. Musa (as) kıssasında da böyle bir durum söz konusudur. Kavminin kendisini yalanlaması ve Firavun’un da Hz. Musa (as) ve inananları baskı altına almaya çalışması neticesinde Hz. Musa (as), Allah’ın emriyle İsrailoğulları’nı hicret ettirmeye karar vermiştir: “Musa’ya: ‘Kullarımı geceleyin yürütüp çıkar. Yakalanmaktan korkmaksızın, endişe etmeksizin onlara denizde kuru bir yol aç.’ diye vahyettik.” (Taha Suresi 20/77) “İnkar edenler peygamberlerine: ‘Ant olsun ya sizi yurdumuzdan çıracağız ya da bizim dinimize dönersiniz.’ dediler. Rableri de onlara şöyle vahyetti: ‘Biz zalimleri mutlaka yok edeceğiz.’” (İbrahim Suresi 14/13)

Kendisinden önce gelen peygamberler yurtlarını terk etmek zorunda kaldıkları gibi tebliğ yapmak amacıyla Hz. İsa (as) da memleketini terk ederek birçok yeri gezmiştir. Hz. Yahya’nn (as) yakalanıp şehid edilmesinden sonra çeşitli yerlere giderek hem tebliğde bulunmuş; hem de muhtemelen yakalanmamak için yer değiştirmiştir. Hz. İsa (as), birçok yerleri dolaştıktan sonra tekrar Kudüs’e gelerek orada Yahudi din adamlarına yaptığı konuşmalarla kendilerini tekrar dinin özüne döndürmeye davet etmiştir. Hz. İsa’nın (as) tebliğ amacıyla yaptığı bu seyahatlerde hedeflediği şekilde kabul görmediği bundan dolayı yeni tebliğ alanları aramak zorunda kaldığı anlaşılmaktadır.

Hz. Muhammed (sav) döneminde Müşrikler Müslümanlara baskılarını attırınca Hz. Peygamber (sav), onların dinlerini daha kolay yaşayabilecekleri ve müşriklerin zulmünden emin olabilecekleri bir yurt olarak Habeşistan’a hicret etmelerini sağladı. Habeşistan, Hz. Peygamber’in (sav) adaletli bir yöneticiye sahip olduğunu bildiği bir ülkeydi. Resulullah (sav), bir grup Müslümanı peygamberliğin 5. yılında (m. 615) Habeşistan’a gönderdi. Gidenler arasında birkaç kadın da vardı. İlk hicret edenler genellikle Kureyş’in güçlü kabilelerine mensuptu. Bundan olacak ki Kureyşliler, Muhacirlerin peşinden kıyıya kadar gitmişler; ancak onlara yetişememişlerdi. Mekkeli müşriklerin Müslümanlara yönelik baskıları gün geçtikçe şiddetlenince Habeşistan’a giden ilk muhacirlerden sonra da hicret devam etti. Daha sonra gidenlerin sayısı ilk gruptan fazlaydı.

Müslümanlar için Mekke’de dozajı her gün artarak devam eden baskı, zulüm ve diğer olumsuz şartların ardından Medine’ye hicret etmek Müslümanlar için kaçınılmaz bir zorunluluk haline gelmişti. Bu sebeple Müslümanlar, peygamberliğin 13. Yılında (m. 622) daha sonraki dönemde Medinetu’n-Nebi (Peygamber Şehri) olarak adlandırılan Yesrib’e hicret etti. Hz. Muhammed (sav) ve beraberindeki Müslümanlar Akabe Biatleri sonrası Medine’ye hicret ederek bir İslam Devleti kurdular. Bu hicret önceki hicretlerden farklı olarak terk edilen beldeye daha güçlü bir şekilde dönmek içindi. Nitekim Medine’de verilen savaşlardan sonra zamanı geldiğinde Mekke fethedilerek farz olan hicretin sona erdiği Hz. Peygamber (sav) tarafından deklare edilmişti. Çünkü din artık yalnız Allah’ındı ve Müslümanların dinlerini özgürce yaşamaları hususunda hiçbir engel kalmamıştı.

Sonuç
Sonuç olarak diyebiliriz ki yaşadığımız dönemde hakim olan ulus-devlet anlayışı, devletlerarasındaki sınırların korunmasından dolayı hicretin zorluğu ve Batı’nın dünya üzerinde kurduğu hakimiyet sistemi, hicret kavramını “bir yerden başka bir yere göç” anlamından çok, “Allah’ın emirlerine uyma ve yasaklarından kaçınma” anlamında ön plana çıkarmaktadır. Çünkü Müslümanlar için çoğunlukla yaşadıkları ülkelerde dinlerini yaşayabilme ortamını bulamadıkları gibi baskıya karşı çıkmanın ve dini daha iyi yaşamanın bir çabası olan hicret neticesinde yapılacak mekan değişikliği, başka türlü bağımlılıkları ve sıkıntıları beraberinde getirebilmektedir. Müslümanların hem çoğunluk, hem de azınlık oldukları ülkelerde varlıklarını ve kimliklerini koruyabilecekleri, dinlerini her türlü baskıdan uzak bir şekilde yaşayabilecekleri ortamlar meydana getirmek için çaba harcamaları, bütün olanaklarını kullandıktan sonra hicreti düşünmeleri daha isabetli bir davranış olarak düşünülebilir.

KAYNAKÇA

1. Demircan, Adnan, Nebevi Direniş: Hicret, İstanbul 2017
2. Külekçi, Cahit, Hicret, İstanbul 2018
3. Çakan, İsmail Lütfi, Olay ve Ölçü Olarak Hicret, İstanbul 2016
4. Kaya, Ayhan, İslam, Göç ve Entegrasyon: Güvenlikleştirme Çağı, çev.
Nur Yasemin Ural, İstanbul 2016
5. Şeriati, Ali, Her Hicret Bir İnkılaptır, çev. Hasan Elmas, İstanbul 1998
6. Önkal, Ahmet, ‘Hicret’, DİA
7. Özel, Ahmet, ‘Hicret’, DİA


Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir