İhsan Deniz ile Şiir, Şair, Okur Üzerine Söyleşi

Paylaş

İhsan Deniz… 1960, İnegöl doğumlu… İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümü mezunu… Şiir yayımlamaya Yönelişler dergisinde başladı. 80’li yıllardan günümüze, çeşitli sanat/edebiyat dergilerinde şiir ve yazılarıyla yer aldı.

Sizce bir şiir yolcusu işe nereden başlamalı, kimleri okumalı? Genç şairlere tavsiyeleriniz neler?

Şimdi bu işte, edebiyat alanında, içinde bir silsile vardır. Mehmet Akif, Necip Fazıl, Sezai Karakoç ve devamı… Eğer bu silsileyi takip ederseniz, işte Mesela Nurettin Topçu okuyabilirsiniz. Şiirde bu silsileden ayrı olarak Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Cemal Süreyya, Edip Cansever, Sezai Karakoç gibi isimleri iyi bilmeniz gerekir. Şiir yazıyorsanız bunları mutlaka okumanız lazım. Ondan sonra 60’lı yıllar… İsmet de bunun içinde, eyvallah İsmet’i de tabii ki okuyacaksınız. Cahit Zarifoğlu okuyacaksınız.

Bir de bu işi ciddiye almak gerekiyor. Şiir yazıyorsan “Ben amatörüm.” demeyeceksin, şiir ciddi iştir. 

Poetika önemlidir… Şiir için poetik metinler ayrıca önemlidir. Şimdi Necip Fazıl’ın Poetikası vardır, biliyorsunuz. Sezai Karakoç’un poetikası var. Üç kitabı var şiir ve edebiyatla ilgili. Efendim, İsmet Özel’in var aynı şekilde dediğim gibi. Bunlar yetmez; Turgut Uyar’ın “Bir Şiirden” diye bir poetik metni var, Edip Cansever’in var, Cemal Süreyya’nın metinleri var, Yahya Kemal’in var, Haşim’in var. Bunları da şiir bilgisi, görgüsü açısından mutlaka okumanız lazım ve bu işi ciddiye alıyorsanız başarılı olursunuz. Tabi yeteneğiniz de varsa… 

Allah herkese bir yetenek vermiş, şiir alanında bunu verdiyse eğer siz de çalışırsanız ve bu işi ciddiye alırsanız başarılı olursunuz, ama amatörlükle, profesyonellikle alakalı değildir şiir yazmak. Şiir bir iddia meselesidir, iddialı olacaksınız, yazdığınız her mısranın gerektiğinde hesabını verebilecek donanıma sahip olacaksınız.

Siz daha gençsiniz, aceleye mahal yok, ağır ağır, yavaş yavaş, dersleri de aksatmadan… Şimdi önemli olan dersler… Ama diğer taraftan da edebi metinlerle, şiirlerle, romanlarla… Tanpınar’ı okumanızı tavsiye ederim mesela, dil için, dil eğitimi için. Bu şekilde devam ederseniz hem dersler aksamaz hem de şiir. 

Bu iş 3 senelik, 5 senelik mevzu değil. Yani şiir, edebiyat, güzel sanatlar… Şiir hayatımızın bütün alanlarını kapsayan, bütün var oluşumuzu anlamlandıran bir şey. Şiir olur, piyes olur, efendim bir resim olur, güzel sanatların herhangi bir alanından olur yani. Dolayısıyla bu işe bir ömür boyu sürecek şekilde yaklaşmak lazım. Bir rüzgâr esti, sen duygularını yazdın, baktın gelişir. 

Şiirin Müslümancası olur mu? Hayatı seküler şekilde algılayan biri ile bir Müslümanın yazdığı şiir arasında bir farklılık olması gerekir mi? Şiir ile dünya görüşü arasında nasıl bir ilişki var? Şiir şairin ideolojisi için kullandığı bir propaganda aracı mıdır, yoksa bizzat değeri olan kendine özgü bir şey midir?

Şimdi, sokaktaki vatandaşlar bizim gibi düşünmüyorsa bizim gibi yaşamıyorsa… Biz kendimizi Müslüman bir kimliğe ait görüyoruz, eyvallah tamam öyle şüphesiz, dışardaki adamı ya da bizim gibi düşünmeyen bir adamı, eğer bu adam şairse nasıl nitelendireceğiz? Gayrimüslim diye nitelendiremeyiz, çünkü adam Müslüman. Bizim gibi bir hayatı olmayabilir ama bunu nasıl yapacağız? Bir problem var; yani şiirin İslamisi gayri İslamisi diye bir şey olmaz, şiir ya şiirdir ya da değildir. Biz şiire politik, ideolojik yaklaşımlarla değer vermek durumunda değiliz. Bir şiir ya iyidir ya değildir. Bunu ne ölçer? Estetik ölçer. Adamın dini, dünya görüşü, ideolojisi şiirin zayıflığını veya kuvvetliliğini göstermez. Cahit Zarifoğlu büyük şair ama ben Cahit Zarifoğlu’nun Korku ve Yakarış adlı kitabında size çok zayıf mısralar gösterebilirim. Mühim olan orada şiirin kendisi, yani şiirin sanat olarak nevşü nema olmasıdır. Yoksa o şiirin bizim ideolojimize, dünya görüşümüze, dinî anlayışımıza ait bir takım mısralar barındırması değil… Şiire şiir olarak bakacağız, şiir şiirdir.

Yani şiiri şiir yapan şey taşıdığı estetik değeri mi?

Tabii ki estetiğidir. Şiiri neyle tartacaksın? Gülü gülle tartarlar, şiiri de şiirle tartacaksınız. Eğer şiiri biz insanların dünya görüşüne göre, şairlerin dünya görüşüne göre tartarsak o zaman dememiz lazım ki, Nazım Hikmet berbat bir şairdir, çünkü adam komünistmiş zamanında. Bizim yakınımızda gördüğümüz arkadaşlarımız, çay, kahve içtiğimiz arkadaşlarımızın şiirleri, bizim gibi düşünüyorsa, İslami bir yaşantısı varsa o zaman onların şiirlerini iyi şiir olarak nitelendirmemiz lazım. Ama estetik diye bir şey var, güzellik diye bir şey var, bu güzelliğin tartımıyla bizim şiiri bulmamız lazım.

Burada biraz da kastedilen şu, muhakkak estetik bu işin ölçütü ama şairler çoğu zaman ideolojilerini beslemek için şiir yazmışlar. İşte söz gelimi Nazım Hikmet’i, Necip Fazıl’ı, İsmet Özel’i düşünürsek… Kendi dünya görüşlerini ciddi manada yansıtırlar şiirlerine. Bu onun şiirlerini kötü yapmaz ama.

Yansıtır tabi. Yansıtmak zorunda değildir, ama yansıtır. Bunla ilgili hep verilen bir örnek vardı. Şeker çayın içinde nasıl erirse… İçinde şeker olduğunu biliriz, ama içince lezzeti de alırız. Bu ölçüyü, bu kıvamı iyi bulmak lazım. Her şairin her şiirinde hemen hemen dünya görüşü, ideolojisi, dini algıları, eşyayı kavrayışı vs. vardır. Ama şair bunları göstermek için yazmaz, yazmamalıdır. O eğer dünya görüşünü, ideolojisini göstermek istiyorsa deneme yazmalıdır. Şiiri böyle bir şeye alet etmemelidir. Şiir, şiir olması için yazılmalıdır. Başka bir şey için değil.

Peki şairi şiir yazmaya iten temel saik nedir?

Değişir. Ben sokakta yürürken bir güzellik karşısında, bir kızın güzelliği karşısında, oturur şiir yazarım veya bir dağın karşısında onun azameti karşısında büyülenir şiir yazarım. Yahut Peygamber Efendimiz (sav) ile ilgili bir naat yazarım. Eğer ona sevgim aşırıysa ve onu dile getirebilecek kudrete sahipsem, sahiden şiir olacaksa yazarım. Her şairin algısı farklıdır, ama şair hiçbir zaman dünya görüşünü ifade etmek için, insanlara bunu yansıtmak için masanın başına oturmaz, oturmamalıdır. Oturan var mı?  Var. Oturdular mı? Oturdular. 70’li yıllarda bunları gördük biz.

Ama zaten 70’li yıllar ideolojilerin dönemi biraz da… Bunun da etkisi var. Bir tarafta sağ, bir tarafta sol, bir de İslamcılık söz konusu…

Öyleydi evet. İşte şiir de bundan fazlasıyla nasibini aldı ve şiir Türkiye’de kıyıya çekildi. Kıyıda kaldı. Adam “Dövüşe dövüşe yürünecek” diye şiir yazdı mesela. Sokakta halkın, herkesin rahatlıkla söyleyebileceği bir ifade bu. Şiirin dili farklı olmalıdır. Son saydığım isimlerin şiir varyasyonları bunu gerçekleştiriyor. Adam mesela Amerika’ya küfreden bir mısra yazıyor. Bu bir mısra değildir. Bunun, sıradan bir vatandaşın, bir futbol maçındaki seyircinin kaleciye küfretmesinden farkı yoktur. Bunların hiçbir orijinalitesi yok, bugün el üstünde tutuluyor, ama yarına kalacak mı belli değil. Yahya Kemal diyor ki “Mısra benim haysiyetimdir.” 

Şimdi şiir insanın inandığı davasına hizmet etmemeli mi? Veya insan, inandığı dava…

Bir davası olması gerekmiyor şairin. Ece Ayhan’ı niye seviyorlar? Ece Ayhan eşcinsel birisi. Biliyor musunuz? Duymadınız mı?

Hayır, duymadık…

Öyle yani. Kaymakamlıktan atılmış bu yüzden. Ama beni onun aktifliği, pasifliği hiç ilgilendirmiyor. Ben yazdığı şiire bakarım, ahlakı ayrı bir konu. Ahlakı yine konuşuruz, ama adam yazmış tamam mı? Onun bir dünya görüşü, bir ideolojisi, dini inancı vardır ya da yoktur. Bu beni ilgilendirmiyor. Ben öyle bakmıyorum. Bir fotoğrafın güzelliğine, hangi dünya görüşünü ifade ediyor diye bakamayız. Baktığımızda güzel bir fotoğrafa, bir resim karşısında biz estetik bir haz duyarız. Bu donanımımızla alakalıdır. 

Mesela sürrealist resimler var… Mesela Salvador Dali… Hiçbir şey anlamıyoruz cahili olduğumuz için resim sanatının. Ama ben bakıyorum bu neye benziyor, dış dünyada neye benziyor? Adam bir eser ortaya koymuş. Biz buradan bir dünya görüşü çıkarabilirsek ne alâ, çıkaramazsak bu Dali’nin kötü olduğunu göstermez. Siz şimdi Dali’yi nasıl yerin dibine sokabilirsiniz? Buna gücümüz yetmez. Nazım başka türlü bir adam, ama yazmış şiirini. Dünya görüşü olarak farklı bir adam, bu beni hiç ilgilendirmiyor. Ben onu bir kenarda tutarım, ama adam şair mi şair, yazdığı şiir mi şiir…  

Tabi bir şairin bütün şiirleri için geçerli değil bu. Her şairin her şiiri 10 üzerinden 10 almaz. Necip Fazıl’ın zayıf şiirleri vardır, harika şiirleri de vardır. Yani hece içinde, o skalada düştüğü yer de vardır, çıktığı yer de vardır. Ece Ayhan için de bu böyledir Necip Fazıl için de. Hepsi için geçerli. Önemli olan şairin bir çizgi tutturup tutturamadığıdır, bir çizgi sahibiyse tamamdır, mesele yoktur.

Şairlerin şair olmalarından dolayı toplumsal bir sorumlulukları yok mudur? Aydın nasıl toplum nazarında duyarlı olmak, hatta öncülük vasfını yerine getirmek zorunda ise, sanatçının da böylesi bir sorumluluğu yok mudur?

Vardır tabi, şüphesiz vardır. Ama benim sorumluluğum, eğer şiir yazıyorsam önce yaptığım işe karşıdır. Ben şiir yazan birisi olarak önce iyi bir şiir yazmak zorundayım. Meslek değildir şairlik, ama öyle diyelim yanlış anlaşılmasın. Bir berbersem ben, ilk önce berberliğimi en iyi şekilde yapacağım, adamı güzel tıraş edeceğim. Bu güzel tıraş aynı zamanda toplumsal bir sorumluluğu da içerir. Şair için de başka bir sanatçı için de böyledir. Yani sen güzel tıraş eden bir berbere gittiğin zaman insanlar arasında komik duruma düşmezsin, ama acemi bir berbere gittiğin zaman seni baykuşa benzetir ve komik duruma düşersin. O aslında zanaatini -sanat değildir çünkü berberlik- hem de toplumsal görevini yerine getirmiştir. 

Şair de bir dile katkıda bulunur. Her şair hangi dilde yazıyorsa o dile katkıda bulunur; esas işi o dile katkıda bulunmaktır. Dil aynı zamanda toplumsal bir işleyişin de mümessilini teşkil eder. Dile katkı topluma katkıdır. Çünkü günümüzde insanlar 300-500 kelimeyle konuşuyor. Eğer şair veya bir hikaye yazarı, bir romancı, bir deneme yazarı işlek bir dille dile bir akım kazandırabilirse o aynı zamanda toplumsal görevini ifa etmiş demektir.

İşlek dilden kastınız nedir tam olarak?

Yani donuk olmayan bir dil.

Şair açısından bir şeyler konuştuk. Şimdi de okuyucu açısından baksak… Bir okur şiirden ne beklemeli, ne ummalı ya da nasıl bir arayış okuru şiire yönlendirir?

Bir kere okurun bir donanıma ihtiyacı vardır. Şimdi Türkiye’de 2000 tane şairden söz ediyorlar irili ufaklı. Ama şiir kitapları 500 basıyor. Şairler kitap okumuyor demektir bu. Siz gidin en kabadayı yayınevine kitabınız 500 basar. Bu ne demek? Çok pratik bir şey…  2000 şairden bahsediyorlar dergilerde yazıp çizen. Hepsi de şair kimliği haiz insanlar değildir de yazıyor falanca yerlerde. 2000 isim var diyorlar ama 500 kitap bile satılmıyor. Demek ki şairler bile şiir kitaplarını okumuyor.

Burada şiir dışındaki alanlar için de benzer bir tablo söz konusu değil mi? Okumamak genel bir sorun. Bugün dergi de okunmuyor, kitap da.

Roman öyle değil mesela. Roman Batı dünyasına ait bir tür, bize de sonradan gelmiş. Şimdi mesela Orhan Pamuk’un kitabı 500 basmıyor, 50 bin basıyor, 100 bin basıyor. Ne kadarı okunuyor, ayrı bahis ama basıyor adamlar ve satılıyor. Adam alıyor koyuyor rafına, okunuyor veya okunmuyor. O ayrı konu tabi.

“Metafizik ve dünya görüşü şiir için önemli.” diyor Sezai Karakoç. “İbrahim’in elindeki balta da şairin elindeki sözlerdir.” tarzında bir benzetme de yapabiliriz. Dünya görüşü ne olursa olsun şairler insanlara bir şeyler katmak istedikleri için, derdini anlatmak için şiir yazmaz mı? Dertli insan şiir yazar, bir şeyi dertlenir de şiir yazar, öyle değil midir? 

Şairin esas işi şiir yazmak. “Şiir duygularla yazılmaz.” Valery’nin bir sözüdür. Şiir duygularla değil, kelimelerle yazılır. Sen ne kadar olağanüstü, aşkın duygularla yazmış olursan ol, yazdığın seni ilgilendirir. Okur olarak ben, senin duyguyu nasıl ifade ettiğine bakarım. Senin içinde bulunduğun halet-i ruhiye beni ilgilendirmez. Sen bunu ne kadar estetize bir biçimde ifade ettin, dışlaştırdın, metne geçirdin ve ne kadar karşılık buldu sende bu. Önemli olan benim için budur. 

İşte sordunuz ya, okur ne ister diye…  Okur bunu ister. “Benim içimde büyük bir şiir var, büyük bir roman var, yahut müthiş bir resim yapacağım.” diyen insanlarla karşılaşırız. Bunun hiçbir anlamı yoktur, neden yoktur?  Senin içindeki okuru ilgilendirmez ki. Okur karşısına çıkan metni muhatap alır. Dolayısıyla elbette dertli adamın işidir şiir. Ama bu derdini ifade etmede, dışlaştırmada, metne dökmede, somutlaştırmada, bir dil aracılığıyla ifade etmede en mükemmeli aranmalıdır. İdeal olanı budur, ama bu şairin veya yazarın kendisiyle alakalı olan, iç vicdanıyla münasebetiyle alakalıdır. Şimdi diyelim ki… Hilmi Yavuz veya Sezai Karakoç… Artık şiir yazmıyorlar. Ama tutsa bir şiir yazsa yanımızda, atıyorum, Sezai Karakoç’un imzası var altında, eyvallah dersin; ama esas düğüm noktası burada… Şairin yani Sezai Karakoç’un, İsmet Özel’in veya Hilmi Yavuz’un veya her kimse o, burada ne kadar sahihlik var? Gerçekten onu hissedip, duyumsayıp mı yazdı adam yoksa şiir yaza yaza ustalaşmış mı? Adam oturdu mu döktürüyor. Yani burada yazma duygusu, şiirin içeriği, şairle vicdanı arasında aranmalı. Bunu da şair arayacak. Hakikaten içinden geldiği gibi bir dert dökümü mü var orada, yoksa adamın eli ustalaşmış, çalakalem yazıyor, biz de bunu şiir diye okuyoruz, yiyoruz. Yani bu adamın sorunu şairin sorunu o zaman. Ne kadar sahihsin, sahicisin sen? Gerçekten bunu hissederek mi yazdın yoksa artık sanatkârlıktan çıkıp zanaatkârlığa dönüşmüş bir el kolaylığıyla mı sen bunu döktürdün? Biz bunu bilemeyiz, şairin kendisi bilir bunu.

Hilmi Yavuz buraya konferansa geldiğinde şiirle alakalı şöyle bir şey demişti: “Şiir insanın ömrü gibidir, şairin onu sürekli işlemesi gerekir.” Katılıyor musunuz buna?

Az önce söylediğim yola çıkar yani. Aslında şöyle derler, şairler bir veya birkaç şiiri yazmak için ömür tüketirler. Şimdi Necip Fazıl’ın bin şiirinden kaçı tanınıyor? Üç beş şiiri tanınıyor ancak. Adam zaten ömrünü o üç beş şiiri yazmak için tüketmiş. Ne mutlu ona ki, o şiirler kalmış geriye. Bir başka şair için de geçerli bu. Şairin her yazdığı şiir 10 üzerinden 10 alamaz, mümkün değil, böyle bir şey yok. Her şairin zayıf şiir yazma hakkı da vardır, dolayısıyla Hilmi Bey’in de dediği gibi, bu işin 15 sene, 30 sene gibi bir süresi yok. Ömür boyu sürecek bir uğraşı şiir. Eğer sen hayatında şiire geniş bir yer ayırıyorsan…

Bir kere şiir kıskanç bir varlıktır. Şiirden uzak düşersen o senden daha çok uzaklaşır. Bunu ben bizzat yaşadım. Mesela sevdiğin, aşık olduğun bir kızdan uzaklaşırsan o da senden uzaklaşır. Şiir bu konuda daha da gaddardır. O yüzden biz şiiri bir meşgale gibi görmeyeceğiz. Böyle arkadaşlarımız vardı bizim, tıp fakültesinde öğrencim var mesela. “Ben istediğim zaman şiir yazarım, masa başında.” diyor. Yok öyle bir şey. Şiir seni masa başına getirecek, sen masa başına oturup şiir yazmayacaksın. Şiiri hissedeceksin, içinde damıtacaksın ve bir gün gelecek ve bunlar dökülecek senden, ama masanın başına şiir yazmak için oturmayacaksın, şiir geldiği zaman zaten sen masanın başına oturacaksın. Dolayısıyla bu kısa dönemli veya uzun dönemli bir şey değil. Şiirle yatıp şiirle kalkmak… O önemli eğer bu işi ciddiye alıyorsa insan. Baktın ki yeteneğin var, ama zaman içinde kayboldu. Yapacak bişey yok.

Herkesin yazar olması, şair olması veya sanatkâr olması gerekmiyor. Okur olmak, okumak da önemli. Hatta belki de daha da önemli. Ne demiştik? 2000 tane şair var ama 500 tane okur yok, şiir kitabı 500 tane satmıyor. Onun için okur olmak daha önemli. Ama bir yetenek varsa bu yeteneği parlatmak lazım. Bunun da yolu okumaktan geçiyor. Burası (Bursa) her ne kadar büyükşehir de olsa ben kendimi taşrada hissediyorum, taşra burası yani. Siz 20-30 kişi bir araya gelmişsiniz, gazete veya dergi çıkarıyorsunuz. Neden 500 kişi değilsiniz peki? Başka yerlerde de yok. Varsa da 3 kişi 5 kişi. Başka yerde de kimse bulamayacaksınız. Bu konuları konuşacak, şiirle ilgilenen insan bulamayacaksınız. Dolayısıyla taşrada yaşayanlar olarak bir tek şansımız var. O da daha çok okumak…

Başka bir şansımız yok. Eskiden olsaydı 80’li yıllarda, 90’lı yıllarda, derdim ki “İstanbul’a gidin, falanca kahveye. Oradaki arkadaşlarla temas kurun.” Artık öyle bir şansımız yok. İstanbul da büyük bir taşra oldu. Herkes internet üzerinden, sosyal medya üzerinden birbiriyle temas kuruyor, artık öyle. Yine bizim zamanımızda gidip bir kahveye oturup çay içerken bazı şairleri görebilirdik, tanıyabilirdik. Kitaplarda okuyup da elde edemeyeceğin bir şeyi bir şair, İstanbul’da veya her neredeyse, size söyleyebilir. Siz o bilgileri kitaplarda arayıp bulamazsınız. Çünkü adamın hayatından, deneyimlerinden süzülen bilgiler vardır. O yüzden şairlerle, yazarlarla bire bir temaslar çok önemli. Ama, şimdi İstanbul’da böyle yerler de kalmadı artık.

Anadolu kültüründe birçok alanda usta-çırak ilişkisi vardı. Siz de bir silsileden bahsetmiştiniz. Şiirde de bir usta çırak ilişkisinden bahsedebilir miyiz?

Var idi. Artık teknolojinin, büyük şehirlerin, en başta modernizmin getirdiği hayat dolayısıyla bu ilişki biçimini devam ettirebilmek çok zor. Usta-çırak ilişkisi olmalıdır. İdeal olanı budur, ama artık bunu nasıl yapacaksınız?

Diyelim ki, kitaplarını okuyarak İsmet Özel’li takip ediyorsunuz. İsmet Özel’le tanışabilirsiniz. Böyle bir imkan da var günümüzde. Tanışırsınız, eğer sizi horlamazsa adamı seversiniz. Ama İsmet Özel, gittiğiniz zaman, sizi horlayabilir. Bunu da bilin.

Siyaseti ayrı…  Sanatkar olarak bakalım. Yani mizaç meselesi… Ne bileyim… Söyleşi kitabında İsmet Özel’le ilgili görüşlerimi bu vesileyle de sordular, ben de ifade ettim. Alçak gönüllülük iyi bir şey değil mi? İsmet ne diyor? “Alçak gönüllülük alçaklıktır.” diyor. Şiiri iyidir, ama son dönem şiirleri dolayısıyla bence İsmet Özel sönmüş bir şairdir, kendine yazık etmiştir. Politik görüşleri beni hiç ilgilendirmiyor, insan olarak hiç sevmem şahsen. Ama şair olarak eyvallah… Poetik bakış olarak da eyvallah… Çok zeki bir adamdır, tanışmanızı isterim. Sezai Karakoç’la da tanışın. Bir imkân var şu anda. 10 sene sonra Sezai Bey hayatta olmayabilir, “Ah, Sezai Bey’i tanıyamadım.” dersiniz. Tanıyın böyle insanları, imkânlar ölçüsünde tanıyın.

Sosyal medyada, internette çok dedikodu dönüyor. Bulaşınca kurtulamıyor insanlar. O yüzden gidip bizzat tanışmak gerekir. Neyi halledebiliriz sosyal medyada?

Dergi önemlidir; internet üzerinden yapılan yayınlar hiçbir zaman için derginin, kitabın yerine geçmez. Çünkü dergi dediğin şey somut, elle tutulur bir şey.  Muhafaza edebiliyorsunuz, saklayabiliyorsunuz. Ama internet yayını bugün var, yarın yok. Oradan da bir şey çıkmaz yani.

Ama bu kültürü kaybediyoruz yavaş yavaş.

Hangi kültürü?

Yani dergi, gazete çıkarıp devam ettirebilmek, hatta derginin bir okula evrilmesi çok zor bugün.

Çok zor tabi. Bu iş bir fedakarlık işi neticede. Biz de Bursa’da İpek diye bir dergi yaptık, hazırladık, çıkardık 90’lı yıllarda. 15 sayı çıktı, arkası gelmedi.

Okur bulmak da zor.

Zaten bir dergiyi niye yapıyorsun? Yani gerçekten bir derginin hitap edeceği bir okur kitlesi var mı? Şüpheli… Ama Bilekliğim diye bir dergi var, atıyorum, 300 sayıdır çıkıyor.  Alışkanlık haline gelmiş, her ay çıkarıyorlar. Bunun okurda bir etkisi var mı? Varsa ne kadar, ne oluyor, nice oluyor belli değil. Ama dergiler öyle ya da böyle çıkması gerekiyor tabi. İmkân meselesi… Bir de, hani klasik bir laf var “Söyleyecek sözü olmak.” diye… Eğer bu söze sahipse dergiyi çıkaranlar 1 kişi olur, 3 kişi olur, 5 kişi olur, siz o sözü bir şekilde ifade edeceksiniz imkânlar nisbetinde. İmkân oldukça ifade etmekte fayda var. Sözün tükendiğinde “Tamam, bu buraya kadar.” diyeceksiniz. İllaki bu işi sürdürmenin, inatla dergi yapmanın ya da gazete çıkarmanın bir anlamı yok. Sezai Karakoç’a baktığınız zaman… Kimi zaman susmuş, kimi dönemler çıkarmış. Çeşitli formatlarda gazete olarak çıkardı, dergi olarak çıkardı.

Diriliş!

Diriliş tabii. Haftalık çıktı, 15 günde bir çıktı, ayda bir çıktı. Farklı periyotlarla çıktı. Duruma göre yani… Siz de böyle, derginizi söyleyeceğiniz söz tükeninceye kadar çıkarın. İnşallah tükenmez. Bir de maddi imkân meselesi bu tabi.

 


Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir