Hüseyin Su ile Söyleşi: Bazı Kalemlerin Toplumsal Dokumuzda Açtığı Yaralar Hâlâ Sağaltılabilmiş Değil”

Paylaş

Kendinizi tanıtır mısınız? Kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?

Bu türden sorulara, bugüne dek doğru dürüst cevap veremedim klişe bazı sözlerin dışında. Aslında, ‘kendinizi tanıyor musunuz?’ diye sormak gerekmez mi? Belki cevabı da çok kolay olurdu: Hayır! Kendisini tanımayan, tanıtamazdı da. Kimlik bilgileri değil bu tür sorularla öğrenilmek istenilen ama insanlar hep bu bilgileri vererek cevaplarlar. Çok kolay elbette. Benimkisi de öyle: 1952 yılında Çiçekdağı’nda doğdum. Ortaokulu ve liseyi Kırıkkale’de, üniversiteyi Ankara’da DTCF Yeni Türk Edebiyatı bölümünde okudum. Öğretmenlik ve kütüphanecilik yaptım. Dergiler çıkardık, yayıncılık yaptık. Okumaya, yazmaya devam ediyoruz… Kendimi tanımlamak da çok zor. Kitaptan, okumaktan, yazmaktan başka bir dünyası olmayan, hayatın acemisi, en vaz geçilmez sanılan yerde bile çantasını alıp giden bir insan. Müşkülpesent, düzen tutkunu, ısrarcı, takipçi; bazılarına göre inatçı… Bütün bu ve benzer obsesif tavır ya da takıntılarla gündelik hayatını zorlaştıran bir insan. Hemen her konuya, yapabildiğince en dipten bakmayı ve kavramayı isteyen, bunun için de kendisini her zaman gündem dışı gören biri… Görüyorsunuz, insan, eksiklerini anlatmaya çalışırken bile ardında bıraktığı izleri düzeltmeye çalışıyor. Yani, bir insanın nasıl yürüdüğünü görmek için izine bakacaksanız; bunun için de kendisine sormadan arkasından bıraktığı izlere bakmak gerek. Değilse onun görülmesini istediği gibi görebilirsiniz ancak.

Okuyucular tarafından Hüseyin Su adıyla tanındınız. Bu mahlası size Nuri Pakdil’in verdiği söylenir hep. Gerçekten öyle midir? Hz. Hüseyin’in Kerbelâ’da susuz kalmasıyla bir bağı var mı bu tercihin?

Var elbette. Bir öykümün yol açtığı çağrışımlarla verildi. İlk iki öykümü ve bir de değini yazımı kendisine verdiğimde, artık adımın Hüseyin Su, olduğunu söylemişti. Otuz beş yıl olmuş; o gün bugündür yazı dünyasında bu adla biliniyorum. Biliyorsunuz yazarların mahlas kullanması edebiyat dünyamızda yeni bir durum değil. Sayısız örneği var. Bir yazarın birden çok mahlas kullandığı da olmuştur. Bizimkisi tam böyle sayılmaz. Sadece bir edebî mahlas değil. Özellikle Edebiyat dergisinde yazan arkadaşlarımızın hemen hepsinin en az bir mahlası vardı ama bu adlar hepsinin de asıl adları gibi bir hususiyet kazanmıştı. Hiçbir arkadaşımızın gerçek adını kullanmazdık. Bu adları Nuri Pakdil verirdi; ad koydum, derdi. Bu adlar, mutlaka inanç, tarih, siyasa ve kültür açısından çağrışımlara sahip olur ve temellendirilirdi. Hiçbir arkadaşımızın adı, rasgele verilmiş değildir. Geriye doğru düşünce, inanç ve tarih açısından temellendirmeyi, ileriye doğru da aynı bağlamda bir inşâyı amaçlardı. Siyasal endişeler nedeniyle verilmemiştir hiçbirisi.

Öğretmen, kütüphaneci, öykücü, yayıncı, dergici… İsminizi sadece kitaplarda ve dergilerde görüyoruz. Neredeyse münzevice, çelebice diyebileceğimiz bir hayat. Bu kuytuluğun, ıssızlığın sebebi nedir? Neden inziva, hem de Ankara’da?

En doğrusu şu galiba: Karakterime denk düşen bir hayat tarzı. Daha önce de söylediğim gibi başka türlü bir hayatı istesem de beceremem; buna asosyallik de diyebilirsiniz. Böyle işte… Öğretmenlik yaparken de böyleydim; kitabımı alır, öğretmenler odasının bir köşesinde otururdum. Kalabalığı, gürültülü yerleri ve çok fazla hareketli, hızlı hayatı sevmem; çok sevsem ve çok istesem bile benim üstesinden gelebileceğim bir hayat değil öylesi. Sürekli alabora olan bir hayatın içinde yaşayamazdım sanırım. Kullanıldığı her yerde çok hoş çağrışımları olan bir sözcük değil ama hayatta yaptığım her işte ‘istikrarı’ tercih eden bir insanım genel olarak. Münzevîlik mi bu, onu da tam bilmiyorum doğrusu. İletişimim iyidir, dostluğa çok önem veririm, vefasızlığı sevmem, dayanışma ve paylaşma kavramlarını da çok önemserim… Bunlar münzevî bir insan için hiç de uygun sıfatlar değil sanırım. İncir çekirdeğini doldurmayan nedenlerle tutuşulan kavgalar, girilen çatışmalar, yaka yırtmalar, kendini parçalamalar, kırıp dökmeler, yaralanıp berelenmeler… sosyal hayatın vaz geçilmez koşulları gibi görüldüğü için bu kavganın dışında durunca ister istemez münzevî durumuna düşüyorsunuz… Bu durumdan da şikayetim yok kendi adıma. Bu bilinçli bir tercih mi, bilmiyorum, değil galiba ama kabûlümdür. Neden Ankara? Kim bilir belki de Ankara’da her insan için daha çok gerekli böyle bir hâl; eğer başarılırsa…

Niçin edebiyat? Edebiyat, Müslümanca varoluş ve duruşta neye tekabül ediyor?

Sözümüzü söylemek için seçtiğimiz bir yol, bir dil olduğu için edebiyat. Edebiyat ve sanat dilinin birçok yönden daha önemli ve işlevsel olduğunu düşünüyorum. Gereksiz bir önceleme ve yüceltme yapmadan şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; ‘asıl söz’ün diline en yakın dil, edebiyatın ve sanatın dilidir kanaatimce. Elbette bu dilin de gerektiği gibi kurulması ve kullanılması şartıyla. Siyasa dili, çok daha çabuk deforme olabiliyor. Bunun bir alt dili de güncel politik dildir ki o zaten daha baştan çürümüş bir dili tercih etmek demektir. Hiçbir hakikati, hatta hakikate ilişkin en küçük bir kırıntıyı bile taşıması mümkün değildir. Mümkün olmadığı gibi aksine hakikatin üstünü örtmek için son derece elverişli bir dildir. Ne ki Müslümanlar, günümüzde bu iki dil arasındaki farkı henüz yeterince görebilmiş değiller. Bu nedenle de saran, sarmalayan, sağaltan değil, son derece ısırgan ve yaralayıcı bir dilleri var. Şöyle bir gözünüzün önünden geçirin; âliminden politikacısına, entelektüelinden akademisyenine kadar hemen herkesin dilinde sözünü etmeye çalıştığımız bu farkı görebilirsiniz. Her zaman anarım; kavl-i leyyin diye bir incelik, bir endâze vardı dilimizde. Bütünüyle yitirdik bu inceliği. İşte bunun için edebiyat. Sözünü ettiğiniz varoluş ve duruşta ise inanan bir insan olarak, derin bir kavrayışa, ferasete, ölçülülüğe, inceliğe, yaratılıştaki bütün sınırları hakkıyla görüp gözetmeye tekabül eder; eğer gerçekten sahih bir edebiyat ve sanatsa yaptığımız. Böyle olduğunda, bütün bu özellikleri Müslüman olmayan bir sanatçının dilinde ve duruşunda da görebileceğimiz gibi tersi de mümkündür.

Edebiyat dergisi yayımlandığı dönemde Arap ve Afrika edebiyatının, dahası ümmet, hatta insanlık coğrafyasının Anadolu’ya taşınmasına öncülük etti. Bugün o nitelikte eserlerin çevirileri yok. Coğrafya mı sustu, biz mi umursamaz olduk? Nedir bunun açıklaması?

Doğru, Edebiyat dergisi, Doğu ve Ortadoğu edebiyatını, bu edebiyatların ve kültürlerin dile getirdiği düşünceyi, umudu, acıyı, bütünüyle ortak bir uygarlık anlayışı ve sorumluluğuyla bize aktarmaya çalıştı. Bu çabayı sadece bir edebiyat ilgisi olarak anlamamak gerekir. Bu bir bilinçtir. Edebiyat ve sanat fantezisi olarak görüldüğünde, yük olarak algılanabilir. Ayrıca edebiyatın ve sanatın dışında, sorumluluğu  başkalarına ait ayrı bir alan olarak telakki ediyorsanız inancı ve siyasayı, o zaman hepten gereksiz bir yüktür. Hâlbuki edebiyat ve sanat, inancı da siyasayı da varoluş bağlamında içkindir. Bizzat dilin kendisi son derece siyasaya yaslıdır ama bu yaslı oluş, hiçbir zaman indirgemeci değil, varlığın ifadesi oluşu hasebiyle böyledir. Galiba bugün edebiyat ve sanat, yazar ve sanatçı, büyük oranda bu hassasiyeti yitirdi. Sanal fanteziye, zamanın ruhuna uygun olarak hafif, hatta zayıf bir dile teslim olmayı tercih etti. Öznesiz ve yüklemsiz bir edebiyat, sanat daha çok tercih edilir oldu. Bu da şu demektir kanaatimce: Sanatçı özne olmaktan, sorumluluk almaktan, dolayısıyla da acıyı hissetmekten ve yazmaktan kaçıyor; kuşkusuz istisnalar kaideyi bozmaz. Coğrafya susmadı, tam tersine daha çok ses veriyor, daha çok acı var, daha çok kan, ölüm ve zulüm var. Coğrafya baştan sona yanıyor. Ortadoğu baştan sona bir yangın yeri. Yaklaşık olarak yüz yıldan beri sadece Kudüs’te olup bitenlere bakmak bile bir Müslümanı, bir insanı delik deşik etmeye, yaralamaya yeter. Duyarlıklarımızı yitirdik, kalbimizi unuttuk, artık hiç mi hiç hissetmiyoruz. Hâlbuki evimizin içine kadar taşındı yangın, kan, ölüm ve zulüm. Ama evlerimiz o kadar geniş ki bırakın Ortadoğu’yu, evimizin içindeki insanların acılarını bile duymuyoruz. Herkes kendi acısını tek başına yaşıyor vesselâm…

Edebî metinlerin bizi ilgilendirmeyen mecralara hapsolmasıyla karşı karşıya mıyız sizce? Düşünsel ve siyasal kuşatılmışlıktan sonra, bir de bizim erbâb-ı kalem ve kelâmımız da duygusal kuşatılmamıza katkı veriyor mu?

‘Biz’ dediğinizle ‘insanı’ kastediyorsanız eğer, bizi ilgilendirmeyen bir mecra olamaz, dolayısıyla edebiyatı da ilgilendirmeyen bir mecra olamaz. İnsanî olan, insanla ilgili olan her şey hem insanı hem de edebiyatı, sanatı ilgilendirir. Şöyle bir algı var; siyasal olan edebiyatla ilgili değildir, edebiyat, siyasadan uzak durmalı… Bu kanaatin yanlış olduğunu düşünüyorum; sanatçı bakış açısı olamaz bu. Siyasal olan da dahil her şey edebiyatla, sanatla ilgilidir. Siyasayı içermeyen edebiyat ve sanat (yoktur ama varsaysak bile) eksiktir, yarımdır; yapması gerekeni yapamaz; dilsizdir, işlevsizdir; gerçek bir sanat eserinin yerini tutması mümkün değildir. Edebiyat ve sanat, siyasal dile de teslim olamaz, siyasanın yapacağını yapmaya da soyunamaz. ‘Bizi ilgilendirmeyen mecra’ nedir? Aşk mı, doğa mı?.. Bunları anlatan bir edebiyat ve sanat eseri, eğer gerçekten insanî anlamda ve derinlikte anlatıyorsa, bizi ilgilendirmeyen mecralara hapsolduğunu söyleyemeyiz. Aşk şiiriyle savaş şiiri, iyi birer şiirse, hem dili hem tekniği hem de anlam dünyasıyla bizi anlatmakta başarılı demektir. Bunlardan birisini ‘iyi şiir’ diye öncelemeyiz; ancak okuyucu tercihi açısından önceleyebiliriz; yani okur hakkımız vardır ama tanımlama hakkımız yoktur. Kuşatılmışlığımız hiçbir zaman tek boyutlu değildir. Eğer siyasal açıdan kuşatılmışsak, bunun düşünce ve duygu açısından gerçekleşmediğini söyleyemeyiz. Şöyle düşünelim isterseniz: Bir insan batıyor, boğuluyor. Her şeyiyle, duyguları, düşünceleri ve fiziğiyle batıyor. Kuşatılmışlık da böyledir. Yakın tarihimizdeki hâlimize bakalım. Aydını, entelektüeli, âlimi, meşâyihi, siyasetçisi, işadamı, akademisyeni, öğrencisi, gazetecisi vs. hepsi de aynı ‘yaralı bilinçle’ malûl değil mi? Sorun, edebî metinlerin bizim kuşatılmamıza yardım etmelerinden kaynaklanmıyor sadece. Yaramız daha derin ve bu yaranın daha çok nedeni var.

Devamında edebiyatta ve dilde bir yabancılaşmadan/yozlaşmadan söz edersek, nasıl önüne geçilebilir bunun? Bu durum bir biçimsel dışavurumdan mı ibarettir, yoksa kendi yitikliğimizle, ruhumuzu şeytana kaptırmakla ilgili bir bulunuş hâlinin doğal yansıması mıdır?

Az önce de söylemeye çalıştım, yozlaşma ve yabancılaşma dediğiniz insanî ve toplumsal durum tek boyutlu değil. Bir tek nedene indirgeyemeyiz, bu mümkün de değil. Böyle yaptığımızda sorunu kavrayamadığımız gibi çözümünü de bulamayız doğal olarak. Elbette bugün dilde, edebiyatta ve sanatta bir yabancılaşma ve yozlaşma var. Belki şurada haklı olabilirsiniz; dilimizin yabancılaşması, yozlaşması, düşüncemizin ve giderek hayatımızın yozlaşmasını ve yabancılaşmasını da sağladı; biraz daha ihtiyatlı konuşarak, hızlandırdı, diyebiliriz. Ama çürümenin bütün bir bedeni sardığını, sosyal organizmamızın her uzvunun çürüdüğünü, birbirini etkilediğini bilmeliyiz. ‘Kalbe düşen bir lekenin büyüyerek bütün varlığımızı kaplayacağı’ konusunda yapılan uyarının anlamı üzerinde iyi düşünürsek, toplumsal, siyasal çürümenin de nasıl sirayet ettiğini kavramamız daha kolay olabilir. Elbette biçimle ilgili bir durum değil bu. Öyle olsaydı çok kolay olurdu işimiz. Çok daha derinlerde. Önce kuşkuyla başlayan bir özgüven sorunu yaşadık. Yenilmişlik psikolojisi komplekse dönüştü ve derinleşti. Bütün değerlerimizden endişe eder olduk. Sadece dil ve edebiyat alanında değil, dinî ve sosyal hayatımızda da böyle oldu. Kuşku duymadığımız hiçbir inancımız ve düşüncemiz kalmadı neredeyse. Aynı psikolojiyle her şeyi gözden geçirmeye, her konuda ‘acaba?’ demeye başladık. Septik düşünmeye başladık. Yani, bir anlamda bu süreçte biz de ‘aydınlandık’; sonunda da doğal olarak yozlaştık ve özümüze yabancılaştık.

Bir ilâve daha: İtiraz eden, sorgulayan ve öze dönüşü anlatan kalem ehlimiz bir sermaye edebiyatı belasına mı uğradı?

Eğer kalemi tutan ehilse, bu belirttiğiniz hususlarda hem sınırları hem de o sınırlar içinde temel ölçüleri ve gereken hassasiyetlere riayet etmeyi her zaman göz önünde bulunduracaktır. Sözümüzü söyleyen dilimiz veya kalemimiz, neyi, ne zaman, nerede ve hangi koşullarda söyleyeceğini de bilmesi gerekir; biliyordur. Gerektiğinde itiraz eder elbette ama tasdik etmesi gereken yerde de bunu bir dil, üslûp sorunu olarak görmeden tasdik eder. Sorgular ama sorgulanır da… İçe doğru derinleşip öze dönüşün yollarını arar ama aynı zamanda düşüncenin ve tahayyülün kanatlanacağı ufukları da arar. Evet, bütün bu söz ve yazı imkânlarının önünde, modern hayatın öne sürdüğü ve çoğu zaman hepimizi teslim alan somut olarak sermaye, soyut olarak da sanal aldanış kuşatması var. Her ikisi de sanki bize, söze ve yazıya yeni imkânlar sunuyormuş gibi yaklaşır. Çoğu zaman umursamadan yanlarından geçip gidemeyiz, takılır kalırız, aldanırız. Sözümüzü ve yazımızı, hayatımızda sağladıkları çok küçük ve albenili kolaylıklar uğruna rehin verdiğimizin farkında bile olamayız. Sözünü ettiğiniz tuzaklara düşmüş oluruz böylece. Bunları dilin ferasetiyle aşabilenler de var kuşkusuz. Umutsuz olmamak gerekir…

Türkiye’deki İslâmî bilincin oluşumunda edebiyatın ve edebiyatçının rolü ne olmuştur?

Çok önemli bir rolünün ve etkisinin olduğu kanaatindeyim. Sadece İslâmî bilinç açısından değil, her tür siyasal düşünce ve dünya görüşü açısından da böyle olduğunu düşünüyorum. Eğer bir düşüncenin, siyasa görüşünün dili, estetik algısı ve genel donanımı itibariyle bütün kanalları edebiyata, sana açık değilse, sadece zenginleşme açısından bir kısırlık yaşamakla kalmaz, dili açısından da kuru, ısırgan, iletişimsiz ve etkisiz bir duruma düşer. Edebiyattan ve sanattan gelen düşünür, akademisyen, siyasetçi, aktivist, eylemci ve devrimciler, hem dilleri hem de düşünce ufukları itibariyle çok daha fazla imkânlara sahip olurlar. Bu açıdan bakıldığında, özellikle modern Türkiye’nin düşünce ve kültür koşullarının belirleyici olduğu dönemlerde İslâm düşüncesinin oluşumunda, sanattan ve edebiyattan gelen aydın, entelektüel ve düşünürlerin önemli rolleri ve etkilerinin olduğunu görürüz. Ülkemizin modernleşme, Batılaşma sürecine bu açıdan bakıldığında bunun önemini daha iyi görebiliriz. Şunu da belirtmekte yarar var: Eleştirel bakmak, bütünüyle yok saymak anlamına gelmez; gelmemelidir. Namık Kemal’den bugüne İslâm düşüncesi çizgisi, önemli ölçüde, sanat, edebiyat ve entelektüel etki taşır. Bu çizgiyi, bütün sorunları ve imkânlarıyla birlikte Sait Halim Paşa, Mehmet Âkif, Necip Fazıl, Nurettin Topçu, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Rasim Özdenören, Atasoy Müftüoğlu, Erol Güngör ve İsmet Özel gibi isimler özerinden okuyarak çok daha iyi anlayabiliriz.

Buna koşut olarak resmî ideolojinin İslâmî kimliğe karşı yürüttüğü savaşta edebiyatın, ortaya konulan edebî ürünlerin etkisi ne olmuştur?

Tersinden benzer etkiyi sağladığını daha çok ve daha büyük oranda görmek mümkündür. Bu da Batılaşma ve modernleşme hareketleriyle birlikte başlar. Hatta bu düşünceler, daha çok edebiyat eserleriyle sunulur halka. Edebiyat büyük oranda araç olarak anlaşılır. Batılaşma düşüncesinin, Batılı gibi yaşama çabasının edebiyat eserleriyle çok daha kolay yaygınlaştırılacağı düşüncesi önemli ölçüde amacına da ulaşmıştır. Özellikle de Tanzimat ve Cumhuriyet dönemlerinde yazarların, sanatçıların birer misyoner düşüncesi ve yaklaşımıyla eser verdiklerini görürüz. Sanatçı, edebiyatçı olduklarını, birer edebiyat ve sanat eseri verdiklerini unuturlar âdeta. Batılaşma düşüncesinin ve hayat tarzının evlerin içine nasıl gireceğinin yolunu keşfetmişler. Halkın özellikle de roman ve tiyatroya gösterdiği ilgi, her zaman bu yaklaşımın iştahını kabartmıştır. Büyük oranda da başarılı olmuştur. Bazı kalemlerin toplumsal dokumuzda açtıkları yaralar hâlâ sağaltılabilmiş değil ne yazık ki…

İslâmî camia bir bilinç savrulması yaşıyor. Adına ne derseniz; ayak kayması, şeytan ayartması, gönül paslanması, zihin tutulması… Yıllarca gençlerimizle uğraşmış, emek vermiş bir insan olarak neler söylemek istersiniz? Nedenler, nasıllar, yapmamız gerekenler…

Bu konuları düşünürken kanaatimce günümüz düşüncesi adına bir paniğe kapılmak ve gereğinden fazla karamsar olmak doğru değildir. Eğer insanlığın hikâyesini sözünü ettiğiniz zaviyeden okur ve incelersek aşağı yukarı her zaman sizin saydığınız sıfatlarla tanımlanabilecek hâllerin yaşandığını görmemiz mümkündür. Bazen daha şiddetli, bazen de daha hafif oranlarda hikâyemiz birbirine eklemlenerek sürüp gelmiştir. Hepsinin kahramanı da öznesi de biziz, başkası değil. Sorunlar karşısında ferasetimizin açıldığı da olmuş, hakikat karşısında körleştiğimiz de… Savrulduğumuz ve ayağımızın kaydığı da olmuş, derlenip toparlandığımız da… Gönül aynamızın paslandığı, sırlarının döküldüğü de olmuş, varlığı bütünüyle ayan beyan yansıttığı da… Önemli olan, bizim bütün bu ortak hikâyemizden neler öğrendiğimiz ve kıssalardan nasıl dersler çıkarttığımızdır. Nedenleri de, neleri nasıl yapacağımız da bu çıkarımlarımızdadır.

Bildiğimiz kadarıyla Edebiyat dergisi, yani Nuri Pakdil geleneğinden geliyorsunuz. Nuri Pakdil, Türkiye’deki İslâmî tefekkür ve söylemin neresinde? Mehmet Akif, Necip Fazıl ve Sezai Karakoç… Nuri Pakdil’i bunlardan farklı kılan nedir?

Sorularınızdan birini cevaplarken değindiğim gibi modernleşme süreci içinde İslâm düşüncesinde bir entelektüel çizgiden söz edebiliriz. Bu çizgiyi bütünüyle ‘İslâmî Tefekkür’ olarak nitelemek ne derece doğru olur tam bilemiyorum. Belki de amacını aşan bir ifade olur. Asıl söylemek istediğimizi de anlatamayız öyle tanımlarsak. Yalnız sizin andığınız ve benim de eklediğim diğer isimlerin hepsinin emekleri ve çabaları, birlikte bugün bir toplam oluşturuyor ve bu toplamı önemsemek gerektiğini düşünüyorum. Hem sanat, edebiyat hem de İslâm düşüncesi alanında kafa yormaları, aralarında önemli farklar olmasına karşın, onları böyle bir çizgide buluşturuyor. Düşüncelerinin yol açıcı, sağaltıcı, toparlayıcı, yenileyici işlevlerinin olduğunu söyleyebilirim. Nuri Pakdil de bu çizgi üzerinde hem benzer hem de farklı düşünceleriyle önemli bir isimdir. Bir mütefekkir olmaktan daha çok, yeni ve önemli düşünceleriyle birlikte tavır alışı, muhalif duruşu, siyasal eleştirileri ve önerileri, ekonomi, tarih ve din algımız üzerine sarsıcı bakış açısıyla diğer isimlerden daha farklı bir yerde durduğunu söyleyebiliriz. Elbette bunların hepsini artıları ve eksileriyle birlikte tek tek açmak ve kritik etmek gerekir ki daha iyi anlaşılabilsin.

Nuri Pakdil’in uzun süren sükût dönemi hakkında çok şeyler yazıldı, çizildi. Kendisi de Sükût Sûretinde’yi yazdı remizlerle. Pakdil’i sükûta sevk eden ve yıllar sonra bu sükûtu yazdıran neydi? Bunu bir de sizden duymak isteriz.

Evet, çok şeyler yazıldı, çizildi ama kendisinin sükûtla söylemeye çalıştıkları, yani görülmesi gereken ve bir yazarın sükût dili üzerinde hiç durulmadı. Her zaman olduğu gibi yine, asıl olan, üzerinden atlanarak geçildi. Ne yazık ki edebiyat, sanat, hatta siyasa alanında, görülmesi gereken hakikatten çok onun etrafındaki magazin daha çok ilgi çekiyor. Bu biraz da insanın tabiatıyla ilgili bir durum kuşkusuz. O kitapta şöyle bir dizesi var Nuri Pakdil’in: ‘Sükût sûretinde çok koyu düşer ses.’ Yazar bu dizesiyle susmadığını, hatta çok daha ağır, altını çizerek konuştuğunu belirtiyor. Kendi çağları ve yazı/söz ilgileri açısından ayrı dilin, ayrı bir düşünce kanalının insanı olmalarına rağmen, ben, Nuri Pakdil’in Sükût Sûretinde kitabıyla Muhiddin Arabî’nin Lübbü’l-lüb adlı eserini hem altdilleri, hem sizin deyişinizle remizleri, hem de ses kaynakları itibariyle birbirine çok yakın bulurum. Nuri Pakdil’in söz konusu kitabı da özün özünü dile getiriyor kendi tarzınca. Kanaatimce Nuri Pakdil susmadı, hep konuştu o dönemlerde de. Yalnızca sözle konuşmadı, yaşayarak ve yazarak da konuştu. Ama eserlerini belli bir süre yayınlamadığı için biraz da yayıncılık terminolojisiyle ‘sustuğunu’ düşünüyoruz. Bir kez daha söylemekte yara var; Nuri Pakdil, bugün elimizde olan kitaplarının yarıdan çoğunu bizim sustuğunu sandığımız dönemde yazdı; bir açıdan da en zor anlaşılabilecek eserlerini… Ben bugünlerin nasıl yaşandığına ve bu eserlerin nasıl yazıldığına bizzat tanığım. Aslında bu konuda sözü yine Nuri Pakdil’in kendisine bırakmak ve şu sözüyle cevaplamak çok daha doğru olur: ‘Dilimin döndüğünce sustum.’ Bu kadar…

Uzun yıllar Hece ve Heceöykü dergilerini çıkardınız, Hece Yayınları’nı yönettiniz. Bir edebiyat akademisi gibiydi kurum olarak Hece… Hece’nin misyonu, başarıları ve katkıları noktasında işin merkezindeki kişi bu uğraşıyı nasıl görüyor?

Evet, on sekiz yıl iki dergi ve bir yayınevini (çok bilinmemekle birlikte bir de ders kitapları ve eğitim yayınları yapan ikinci bir yayınevini) arkadaşlarımızla birlikte kurduk ve dişimizle tırnağımızla bir yere getirdik. Bu yerin, Türkiye’de edebiyat, sanat yayıncılığı açısından küçümsenmeyecek, önemli bir yer olduğunu düşünüyorum. On sekiz yıl boyunca emekleri, niyetleri, çabalarıyla omuz veren bütün arkadaşlarımızın bu sonuçta eşit payları var. Türkiye’de bu tür kültür, sanat, edebiyat işleri yapmak, hele hele bizim koşullarımızda ve bizim imkânlarımızla yapmak çok farklı bir cehdi ve çabayı gerektiriyor. Bu sorumluluğumuzu yerine getirdiğimizi düşünüyorum. Bugünden geriye bakıldığında bizim dergilerimizle yola çıkan sayısız arkadaşımız günümüz edebiyatında belirleyici konumdalar. Elbette bizimle birlikte yayımlanan başka dergiler için de böyledir. Bizim dergilerimiz ve yayın evlerimiz başlı başına bir kütüphane oluşturdu hamdolsun. Kuşkusuz ortaya koyduklarımız hususunda asıl değerlendirme bizim sözümüzle kalmayacak ve yayın yaptığımız bu dönemin edebiyat tarihi yazılırken incelemecilerin, eleştirmenlerin sözleri, kanaatleri asıl değerlendirmeyi yapacaktır. Kim bilir, belki de kuzguna yavrusunun göründüğü gibi görüyoruzdur dergilerimizi ve yayınevlerimizi. Bu da çok yabana atılacak bir tutum değildir umarım.

Son olarak gençlerimize, üniversite gençliğine tavsiyelerinizi öğrenmek, düşünsel ve edebî alanda okuma önerilerinizi almak istiyoruz.

Bugünkü gençliğin önünde büyük bir anayol var: Bu yol, hem imkânlarla hem de tuzaklarla dolu. Neredeyse mahrumiyet diye bir sorunları yok. Hem eğitim hem erişim hem de diğer donanım imkânları ellerinin altında. Bu durum aynı zamanda bir tuzağa da dönüşüyor. Ne yazık ki kolay ulaşılan hiçbir değerin önemi yeterince kavranamıyor. Ne yazık ki bilginin asıl kaynağından gittikçe uzaklaşarak bilgi ediniyorlar; edebiyat ve sanat için de böyle… Bilgi, düşünce, kültür, sanat, edebiyat açısından verimliliği sağlayacak imkânlar, sanki gençliği yoldan çıkartıyor. Dilsiz, daha doğrusu ana dilsiz bir kültür, sanat, edebiyat ve bilim üretme süreci işliyor. Ana dile değil, yabancı dile daha çok ihtiyaç var sanılıyor. Kaynağa baş vurmak, Google’da bir kez tıklamaktan ibaret sanılıyor. Lügat yok artık, lügate bakmak diye bir kavram ve bilgiye de gerek yok. Sanal bir kültür, sanat, edebiyat dünyası içinde kimsenin kendisine özgü bir üslûba, dile ihtiyacı da yok. Daha da önemlisi kimse yazdıklarını eleyecek, süzecek kadar bir zamana tahammül edemiyor. Bunlar elbette görülmesi gerektiğini düşündüğüm sorunlar. Eğer sanatın, edebiyatın gerekliliği, mahiyeti varoluş bağlamında kavranabilirse bugünün imkânlarıyla çok daha donanımlı bir gençlik yetişebilir. Birinci koşul bu. Diğerleriyse evrensel bir açıdan ve evrensel bir sorumluluk bilinciyle yeryüzü birikimini özümseyip kendilerinin ürettiklerini de bu birikime eklemlemekten ibarettir.

 


Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir