Hristiyan Teolojide Kopernik Devrimi İstenci

Paylaş

Bu çalışmamızda küreselleşen dünyanın bir sonucu olarak ortaya çıkmış olan “dinsel çeşitlilik”e karşı ortaya konulmuş olan hipotezlerden biri üzerine yoğunlaşacağız. Yoğunlaşacağımız hipotez çoğulcu hipotezlerden John Hick’in “Dini Çoğulculuk” hipotezidir. Bu hipotez kısaca şöyle der:

Dinsel çoğulculuk, her biri “KUTSAL” ile ilişkili olan ve bu ilişkilerini kendi inanç ve uygulamaları vasıtasıyla ortaya koyan pek çok dinsel geleneğin varlığına vurgu yapar. Ve bu hipotez bütün dinlerin hakikat ve kurtuluş açısından eşit seviyede bulunduğunu iddia eder. Din felsefesinin konu edindiği bu konu daha çok Hristiyan teoloji üzerinden şekillenmiş bulunmakta olduğu için ve hipotezin sahibinin de Hristiyan olması hasebiyle tartışmadaki ana eksen Hristiyan Teoloji temelinde olacaktır.

John Hick’in hipotezine geçmeden önce öncelikle 18. Yüzyıl Aydınlanma Felsefesi ile Batı düşüncesinde ortaya çıkan/ değişen epistemik paradigmayı kısaca ana başlıklarıyla -çoğulcu hipotezi yakından ilgilendirmesi hasebiyle- aktaracağız. İkinci bölümde ilerlemeci tarih anlayışı bağlamında değerlendirebileceğimiz Aksiyal (Axial) Dönem hipotezini ele alacağız. Üçüncü bölümde küreselleşen dünyada dinsel çeşitliliğin ortaya çıkma sebeplerini ve bu çeşitliliğe karşı alınan tavırları/ hipotezleri aktarmaya çalışacağız. Dördüncü bölümde John Hick felsefesinde “din, bilgi, mutlak kavramı” mefhumlarını inceleyeceğiz. Beşinci bölümde ise John Hick’in dini çoğulculuğunu temsil edecek olan “Hristiyan Teolojide Kopernik Devrimi İstenci”ni aktaracağız.

19. Yüzyıl Epistemik Paradigması ve Hakikat Anlayışı*

Çalışmamızın temel perspektifini çizdikten sonra dini çoğulculuğu hazırlayan düşünsel arka planı aktarmaya çalışacağız. Aydınlanma düşüncesinden önce Hristiyan paradigmasında hakikat anlayışı büyük oranda mutlak, statik, monolitik ve dışlayıcı bir karakter arz ederken Aydınlanma düşüncesinin etkisiyle ortaya çıkan yeni paradigma, kendinden önceki hakikat anlayışının aksine mutlaklıktan çıkarılarak; dinamik ve diyalojik bir yapı haline gelmiştir. Bu değişim konumuz açısından bakıldığında, klasik teoloji (ortaçağ teolojisi) Tanrı tarafından belirlenmiş ve mutlak bir karakter arz ederken; modern teoloji (aydınlanma sonrası teoloji) insanın dini tecrübesi ile oluşmakta ve bu sebepten mütevellit izafi bir karakter arz etmektedir.

Temel değişim bu şekilde aktarılabilir. Ancak John Hick’i daha iyi anlamak sadedinde Leonard Swidler’in maddeleştirmesiyle bu değişimin ana noktalarını aktaralım:

A.      Tarihsellik: 19. yüzyıla gelindiğinde bu anlayış neticesinde “bir şeyin anlamının hakikatine dair tüm ifadeler tarihi şartların ürünü” olarak görülmeye başlanmıştır. Bir şeyi doğru bir şekilde anlayabilmek için onun tarihi bağlamı doğru anlaşılmalıdır. Bu sebepten tarihi şartların ürünü olan eşyanın hakikatine dair ifadeler hiçbir zaman mutlaklık kazanmayacaktır.

B.      Niyetsellik: Tarihsellik bilgiyi tarihselleştirip geçmişle irtibatlandırırken “niyetsellik” bilginin gelecekle ilişkisini ele alır diyebiliriz. Kişi yaşamak istediği şekilde bir bilgi ve hakikat elde etmek için gerekli soruları sorarak niyeti doğrultusunda bir bilgi/ hakikat elde eder. Yani hakikat kişinin niyeti doğrultusunda şekil alan bir mahiyet kazanmaktadır.

C.      Bilgi Sosyolojisi: Kark Mannheim’in öncülüğünü ettiği bu görüşe göre bir şeyin hakikatine dair ifadeler kültür, sınıf, cinsiyet ve zaman gibi sosyolojik faktörlerden etkilenmektedir. Yani bir şeyin hakikatine dair gerçeklik, onu kavrayanın dünya görüşüne bağlı haldedir. Bu sebeple bir şeyin hakikatine dair her ifade onu dile getiren kişinin dünya görüşünden bir iz taşıyacağı için mutlaklık ifade etmesi mümkün değildir.

D.      Dilin Sınırları: Ludwig Wittgenstein’ın öncülüğünü yaptığı bu görüşe göre gerçeklik hakkındaki herhangi bir ifade, o gerçekliğin bir kısmının tasviridir. Gerçeklik sınırsız sayıda bakış açısı ile görülebilmesine rağmen insan dilinin yapısı gereği onu bir veya birkaç açıdan ifade edebilir. Yani bir şeyin hakikatine dair bir ifade, insan söyleminin tabiatından dolayı sınırlandırılır ve bu sebepten izafi bir karakter arz eder.

E.       Hermenötik: Bu anlayışa göre bir metin hakkındaki tüm bilgiler aynı zamanda metnin yorumudur. Bir metin hakkındaki tüm bilgiler yorumlanmış bilgiler olduğu için kavrayan kişi kavrananın parçası haline gelir ve anlam hakkındaki ifadeleri, iddiaları izafileşir.

F.       Diyalog: Kişi hakikati onunla diyalog içinde öğrenebilir. Kişi gerçeklik ile ilgili sorular sorar ve bu şekilde onu kendi sorularına cevaplamaya zorlayarak onun konuşmasını sağlar. Ancak bu konuşma kişinin dil ve düşünce kalıpları içerisinde gerçekleşir. Bu sebeple de izafi bir karakter arz eder.

19. yüzyılın insanlığa sunduğu epistemik paradigma bu 6 ana başlığın ortak noktası olan bilginin insan eliyle oluştuğudur ve mutlak hakikate ulaşılamayacağı, ortaya konulduğu iddia edilen mutlak hakikat söylemlerinin aslında -eğer varsa- mutlak hakikatin bir görüntüsü olacağı yani izafi olacağıdır.

Aksiyal Dönemler ve Özellikleri

Düşünsel altyapının izafileşerek bir dönüşüme uğradığını aktardıktan sonra John Hick düşüncesinde karşımıza çıkacak olan Aksiyal Dönemleri kısaca tanımaya çalışalım.

“Aksiyal Dönem” fenomeni Alman filozof Karl Jasper tarafından ortaya atılmıştır. John Hick’in düşüncesinde karşımıza çıkan pre-Aksiyal, aksiyal, post-aksiyal dönemlendirmeleri Jasper’a ait değildir. John Hick, Jasper’ın açtığı başlıkta yapılan eklemeleri bir arada kullanmaktadır diyebiliriz aslında.

Karl Jasper’ın “Aksiyal Dönem”i bir nevi A. Comte’un “Üç Hal Yasası”na benzemektedir. Aksiyal dönem fenomeni insanlığın dönemsel bir bilinçlenme olgusunu ortaya koymaya çalışır. Karl Jasper M.Ö. 800-200 yılları arasını “Aksiyal Dönem” olarak isimlendirir. Bu dönemde bildiğimiz anlamda insan ortaya çıkmıştır. Bu ortaya çıkma varlık alanında ortaya çıkmak değil bilinçsel olarak ortaya çıkmaktır. İnsanın bilinç kazanmak suretiyle kendini gerçekleştirmesidir. Bu dönemde insanlık filozoflar ve din tebliğcileri vasıtasıyla radikal bir değişim geçirmiş ve bu radikal değişim insan bilincini değiştirerek geliştirmiştir. Bu değişim ve gelişim sonucunda kültürün tüm veçheleri değişerek Asya, Ortadoğu, Avrupa’nın büyük medeniyetleri oluşmuş/gelişmiştir.

Burada John Hick’in düşüncesinde kullandığı pre-aksiyal dönem fenomenine ulaşmak için Leonard Swidler’e kulak vermeliyiz. Swidler, “Aksiyal Dönem”in etkisinin yadsınamayacağını hatta bu gelişen düşünce şeklinin bundan sonraki her düşünüşte bir payı olacağından dolayı aksiyal dönem öncesinin de bilinmesi gerektiğini söyleyerek pre-aksiyal döneme kaynaklık etmiştir. Aksiyal Çağlar başlığında üçüncü dönemimiz olan post-aksiyal döneme ise Ewert Cousins tarafından global bir bilinçliliğin varlığına işaret edilen “ikinci aksiyal çağ” olgusu kaynaklık etmektedir. Şimdi bu dönemlerin özelliklerini kısaca ele alalım.

Aksiyal öncesi (pre-aksiyal) dönemde insanlar “kabilesel bilinç” diye adlandırabileceğimiz kabile hayatı sürdürmekteydi ve kozmos, tabiat ve diğer kabileler ile ilişkiler gibi sosyal yaşantılarında tamamen kabileye göre şekillenilen bir yaşantı hâkim idi. Düşmanlık, dostluk, kurtuluş, ceza gibi olgular kabilesel birlikteliğin bir ürünüydü.

Aksiyal döneme gelindiğinde ise radikal bir değişim yaşandı. Radikal bilinç değişmesi diyebileceğimiz bir değişmeyle kabilesel bilinçten ferdiyetçi bilince doğru bir evrim gerçekleşti. Bu dönemde filozoflar ve din tebliğcileri insanlara “kendini bil” düşüncesini yerleştirdi/ortaya çıkardı/geliştirdi. Bu dönemde insanlığın gelişiminde yapı taşı olan ferdiyetçi bilinç; tüm dini kültürlerde kendini dini, içtimai ve felsefi bir gerçekleştirme ile ferdi manevi yolculuğun haritası kılmıştır.

M.Ö. 200’den günümüze gelen dönem olan ikinci aksiyal dönem/aksiyal sonrası (post-aksiyal) dönemde yeni bir bilinçlilik ortaya çıkar. Bu dönemin bilinçliliği “gezegenleşme” bilinçliliğidir. Gezegenleşme yüzyıllardır süren bir süreç olup yaşanan bu evrimleşme, ayrılma ve uzaklaşmadan bir araya gelişi öngörmektedir. Bu geçiş farklı kültürleri ve inançları tek bir dünya toplumuna doğru yönlendirmektedir. Bu bilinç farklılıkları tasfiye ederek dünya toplumunu oluşturmayacaktır. Aksine farklılığın ve çeşitliliğin daha da yoğun olacağı yaratıcı bir dünya öngörmektedir. Bu yaratıcı birliktelik kutuplaşmanın hâkim olduğu diyalektik diyalogdan muhatapların karşılıklı saygı ve anlayış içerisinde birbirini anlamaya çalıştıkları ve farklı değerleri takdir ettiği, tarafların birbirinin değerlerinin empati ile tecrübe edip manevi yolculuklarındaki gelişimlerine bu tecrübelerinde katkısıyla devam ettiği bir anlayışa hâkim olan “diyalojik diyalog” ile ortaya çıkacaktır.

Buraya kadar ele alınan epistemik paradigma değişimi ve aksiyal dönem anlatıları “küresel bir köy” haline gelen dünyada farklı dinsel kültür ve geleneklerin taraftarlarının birbiriyle kolayca iletişim kurabilmeleri ve bu iletişimin sağlıklı ve barışçıl olabilmesi için karşılıklı saygı ve anlayış çerçevesinde bir diyaloğun gerekliliğine işaret edecek olan “Küreselleşen Köyde Dinler: Dinsel Çeşitlilik” anlatısına altyapı oluşturur.

Küreselleşen Köyde Dinler: Dinsel Çeşitlilik

Aydınlanma düşüncesinin etkisiyle ortaya çıkan yeni epistemik paradigma ve global bir bilincin varlığını öngören “ikinci aksiyal dönem” teorisi dinsel çeşitliliğe cevap olarak ortaya atılacak olan hipotezlerin düşünsel altyapısını oluşturmuşlardır. Şimdi bu hipotezlere geçmeden önce ortaya atılacak olan hipotezlerin çıkmasına sebep olan etmenleri aktarmaya çalışacağız.

1)      İlk etmen -yaşadığımız çağda da hızla gelişmekte olan- ulaşımın gelişmesi ve teknolojik gelişmelerdir. Ulaşımın gelişmesi ve teknolojik gelişmeler farklı dinsel geleneklerin müntesipleri aracılığıyla doğdukları veya kabul gördükleri coğrafyaların dışına çıkabilme imkânını sağlamıştır. Ayrıca bu seyahatler farklı dinsel geleneklerin etkileşime geçmesine ön ayak olmuştur.

2)      Aydınlanma felsefesi sonrasında Batı’nın kendi dışında bulunan geleneklere bilimsel ölçütler ile araştırmada bulunması farklı din ve inançlara dair tarafsız bilgiler elde edilmesini sağlamıştır.

3)      II. Dünya Savaşı sonrasında başlayan göç hareketleri dünyanın farklı bölgelerinde bulunan farklı dinsel gelenekleri bir arada yaşamaya zorunlu kılmıştır.

Batı dünyasının bu yaşanılan gelişmelerde merkezi konumu ihata etmesi sebebiyle Hristiyan teologların ortaya çıkan dinsel çeşitliliğe bir cevap vermesi gerekiyordu. Bu çeşitliliğe entelektüel ve pratik manada üç hipotez/dinî tavır ortaya atıldı. Bunlar dışlayıcılık, kapsayıcılık ve çoğulculuk hipotezleridir. Dışlayıcılık, kapsayıcılık ve çoğulculuk kısaca var olan dini çeşitlilik içinde her dinin bir kurtuluş doktrininin karakteristiğini ihtiva etmektedir. Dışlayıcılık karşıdakini kurtuluş dairesinin dışında bırakan; kapsayıcılık karşıdakini kendi koyduğu şartları yerine getirmesi halinde kurtuluş dairesinin içine alan; çoğulculuk da tüm dini geleneklerin kurtuluşa erdirme açısından eşit olduğunu dile getirmektir. Şimdi kısaca bu doktrinleri ele alalım.

(i) Dışlayıcılık

Bu görüş aslında yeni bir görüş olmaktan çok geleneksel Hristiyan teolojinin kurtuluş doktrinini var olan soruna cevap olarak sunmaktır. Bu görüşe göre tek bir doğru din vardır ve bu dinin dışında kalan tüm dinsel gelenekler yanlıştır. Bu tek doğru dinin diğerlerine karşı temel hedefi uzlaşmaz bir tutumla diğerlerini kendi mensubu yaparak doğru yola ve kurtuluşa erdirmektir.

(ii) Kapsayıcılık

“Diyalog Çağı” olarak adlandırılan 1960’lardan itibaren dışlayıcılığın savunulamayacak bir tavır olduğu genel geçer bir kabul haline gelmeye başlayınca “uzlaşmacı” bir tavır sergileyen kapsayıcılık ortaya çıkmıştır. Bu görüşe göre Tanrı’nın kurtarıcılığı evrenseldir. Dolayısıyla sadece belirli bir dinin mensupları değil, diğer dinlerin mensupları da kurtuluşa erebileceklerdir. Ancak bu kurtuluşa erme dinlerin eşit olmasından kaynaklanmaz. Hala var olan doğru bir din vardır. Diğer dinler ise tek ve mutlak olan “doğru”dan/hakikatten bir parça taşımaları sebebiyle kısmen kurtuluşa erebileceklerdir. Çünkü Tanrı’nın kurtarıcılığı evrenseldir ve ondan bir parça dahi olsa onun kısmi yansımaları olan diğer dinlerin kurtuluşa ermemeleri Tanrı’nın şanına yakışmayacaktır. Burada diğer dinler İsa’nın hürmetine kurtuluşa ereceklerdir. İster bilsinler ister bilmesinler…

(iii) Çoğulculuk

Çoğulculuk, kendinden önceki modellerin aksine her dinsel geleneğin veya inancın kendi başına diğerlerinden bağımsız olarak mensuplarını kurtuluşa erdireceğini savunur. Bütün dinsel gelenekler Nihai Aşkın Varlık’a dair farklı cevapları teşkil eder. Bu anlayışa göre hakikat mutlaktır ancak bizim insan olarak bu hakikati tam olarak kuşatabilme ve kavrayabilme imkânımız ve istitaatimiz yoktur.

 

John Hick Felsefesinde Dini Çoğulculuk

Bu bölümde John Hick’in dini çoğulculuk teorisinin felsefi altyapısı olan “Din, Bilgi ve Mutlak” kavramlarına göz atacağız. John Hick’in bu kavramlara yüklediği anlamları ve bu kavramları değerlendirişini ortaya koymamız onun çoğulcu hipotezinde ortaya koyduğu sonucu anlamamız açısından önemlidir. Şimdi “DİN” kavramını Hick’in nasıl kullandığını ele alalım.

 

 

A. DİN

John Hick’in din kavramına dair açıklamalarını ele alırken sırasıyla dinin tarifi, dinin kaynağı, dinin oluşumu ve dinin değişmeler karşısındaki konumunu konu edineceğiz. Hick’e göre dinin tatminkâr bir tarifine ulaşmak mümkün değildir. Yani dinin evrensel, nesnel bir tanımına ulaşılamaz. Ancak genel geçer bir tarifi yapılabilir. Bu tanım da “tabi dünyanın ötesinde, Tanrı’ya veya Tanrılara veya Mutlak’a veya aşkın bir nizama veya bir sürece referansla kurulmuş bir hayat tarzı ve kâinat anlayışı” şeklindedir. Hick dinleri açıklama ve tarif olarak değil tasvir ve yorum olarak değerlendirir. Dinin tarifini tasvir ve yoruma oturtan Hick dinleri, yoğun dini tecrübe anında İlahî Varlık’ın etkisiyle oluşan, ampirik ve rasyonel olan daima gelişen sistemler olarak değerlendirir. Yani dinin kaynağı dini tecrübenin yoğunlaştığı (mistik tecrübe) bu anlardır. Dinin teşekkülü ise Mutlak’ın insan ruhunu doğrudan ve dolaylı olarak etkilemesi sonucunda, Mutlak’ın oldukça duyarlı ve hassas şahsiyetleri kendi varlığı ve insanın varoluş anlamı üzerine bilgilendirmeye başlamasıyla gerçekleşir. Hick’e göre insan Mutlak’tan aldığı bilgiyi kendi zihni ve yaratıcı muhayyilesi vasıtasıyla lafza döker. Bu bilgi aktarımı veya Mutlak’la iletişim “dini tecrübe” olarak isimlendirilir. John Hick dini tecrübeyi tabi ve mistik olmak üzere ikiye ayrılır. Tabi tecrübeyi hastalıktan iyileşmenin ilahi bir mucize olarak görülmesini örnek vererek açıklayan Hick, mistik tecrübeyi ise iki zihin arasındaki telepatik ilişki olarak tanımlar.

Hick’e göre mistik, dini tecrübe anında Mutlak ile vasıtalı ve vasıtasız olmak üzere iki şekilde iletişime geçebilir. Vasıtasız dini tecrübe ile aracısız olarak Mutlak ile iletişime geçmek, vasıtalı dini tecrübe ile ise görme-işitme vb. aracılar vasıtasıyla iletişime geçmek kastedilmektedir. Mistik bu iletişim sonucunda elde ettiği bilgiyi kendi iç dünyasında bir şuur haline dönüştürür. Bu şuur sevgi, merhamet, iyilik vb. hasletler olarak gün yüzüne çıkar. Hick’e göre bu hasletler çok önemlidir. Çünkü bu hasletler Mutlak’ın tezahürleridir ve bu tezahürler dinlerin doktrinleri oluşturmaktadır. Hick insanın etkisini ortadan kaldırdığı ve mutlak bilgi ifade edeceği için vasıtalı mistik/dini tecrübeyi kabul etmez.

Hick’e göre mistik tecrübe dinin oluştuğu zemindir. Dinin “tohumları” Tanrı-mistik karşılaşması anında atılır ve tecrübe edilen bilgiler mistik tarafından bir şuur formuna dönüştürülerek, mistiğin ait olduğu kültürün kavramları ile diğer insanlara aktarılır. Dinin oluşumu haliyle bu dini oluşturan şahsiyet/mistik olgusunu ortaya çıkarmaktadır. Peki, kimlerin dini tecrübesi din olarak kabul edilir?

Hick’e göre Mutlak’la iletişime geçen şahsiyetler ikiye ayrılır: birinci derecede aracı olan mümtaz şahsiyetler ve tali veya ikinci derecede şahsiyetler. Birinci derecede aracı olan mümtaz şahsiyetler büyük dinlerin kurucularıdır. (Gautama, Konfüçyüs, İsa ve Muhammed) tali veya ikinci derecede şahsiyetler ise var olan büyük dinler içerisinde kollar oluşturan veya küçük dini gelenekler oluşturan şahsiyetlerdir. Dikkat edilirse Hick şahsiyetleri direk doğru bir iletişim geçme üzerine sınıflandırmaktadır. Burada “akıl melekesi”nin bu iletişimin doğruluğunu veya sahteliğini nasıl bileceği sorusu akla geliyor. Hick bu soruya üç kıstas ile cevap verir. Birinci olarak ahlaki olma kriterini koyar. Toplumdan topluma iyi ve kötü kısmen değişiklik gösterse de her dini gelenekte evrensel bir şuur olarak “ahlak” doktrini bulunur. Mutlak ile insanlar arasında aracı olduğunu iddia eden kimsenin ahlaki mükemmelliği kendi hayatında gerçekleştirmiş olması gerekir. İkinci kriter olarak insanlara sunulan şuurun/bilginin yeni, heyecan verici ve tesirli olması gerektiğini belirler. Üçüncü kriter olarak ise iletilen mesajın hitap ettiği insanların kalp ve akıllarını kazanabilmesi gerektiğini belirler. Hick, dinin oluşumu noktasında bunların yanında ayrıca sosyal krizlerin, tarihteki bunalımların ve kargaşaların büyük yaratıcı zamanı doğurduğunu ve Mutlak’ın tarihe müdahale etmek zorunda kaldığını söyler.

“Din” kavramı bağlamında din ve sosyal değişme mefhumunu ele alıp bu kısmı bitirelim. Hick’e göre din, Tanrı-insan ilişkisi sonucunda ortaya çıkmış, zaman ve mekân dairesinde gelişen ve daima gelişecek olan sosyal bir organizmadır. Dinin oluşumunda mistiğin yaşadığı kültürel ve sosyal ortam dini şekillendirmektedir. Özellikle dinin gelişmesi açısından Hick’in görüşü “ilerlemeci tarih anlayışı”nın bir ürünü gibidir. Hick’in dinlerin gelişmesi tezi daha öncede değindiğimiz aksiyal dönemler ile oluşmuştur. Hick’e göre dinlerin tarih boyunca gelişim süreci üç ayrı döneme ayrılır: Pre-aksiyal dönem, aksiyal dönem ve post-aksiyal dönem.

Hick’e göre pre-aksiyal dönemde din “kaosa, anlamsızlığa ve sosyal nizamın bozulmasına karşı bir savunma” mekanizması rolünü üstlenir. Bu dönemde dinlerin Tanrıları sadece bir koruyucu olarak görülürler. Aksiyal dönemde ise din, kabilesel bilincin hâkim olduğu anlayıştan çıkarak “kendini bil” anlamında ferdi bir bilince sahip olarak koruyucu bir Tanrı anlayışının yanında kurtarıcı bir Tanrı anlayışı şeklinde gelişim göstermiştir. Post-aksiyal dönemde dinin gayesi değişmiş, insanları ben-merkezli yaşantıdan Tanrı-merkezli yaşantıya taşımayı gaye edinmiştir. Kısaca Hick, dinin mükemmelliğe doğru yol alan, akıp giden bir gelişim içerisinde olduğunu düşünür.

B. BİLGİ ve MUTLAK

Bu bölümde John Hick’in bilgi kuramına Mutlak’ın/Tanrı’nın bilgisi, Mutlak’ın aktardığı bilgi zaviyesinden bakacağız. John Hick’in epistemik kuramı temelde empirik ve rasyoneldir.

Öncelikle Tanrı’nın varlığının delillerinin başında kabul edilen evren/kâinat anlayışı ile başlayacağız. Çünkü insanın duyu ve gözlemleri ile bilgi edinebilme imkanını barındıran kâinatın Tanrı ile ilişkisi aynı zamanda Tanrı’nın bilgisine ulaşmayı da sağlayacaktır. John Hick kâinatın Tanrı’nın varlığının delili olması açısından tarafsız olduğunu düşünür. Çünkü Tanrı, insan ile kendi arasına inanma hürriyetinin sebebini teşkil eden bir epistemik mesafe koyar. Bu sebepten dolayı Tanrı’nın varlığına dair deliller kesin ve bağlayıcı olmayacaktır. Çünkü bu deliller bir inanca ulaşmak için değil var olan inancı savunmak için ortaya atılır. Hick’e göre kâinatın taraflı olması demek “inanma hürriyeti”nin ortadan kalkması demektir. Epistemik mesafeyi Tanrı’ya inanma bağlamında ele alırsak; Hick “İmanın bir değer olabilmesi için Tanrı’nın varlığına kesin delillerin olmaması veya Tanrı’nın varlığını açıkça ortaya koymaması gerekir. Hick’e göre kâinat dini veya gayr-i dini olamaz.”

Şimdi bilgi edinme olarak dini tecrübe ve vahiy olgularını inceleyelim. Hick tecrübeyi “bir şuur halinin kavramsallaştırılarak ifade edilmesi”; dini tecrübeyi “dini kavramlarla ifade edilen şuur hali” olarak tanımlar. Dini çoğulculuk bağlamında ise dini tecrübeyi “insan ruhu ile Mutlak arasındaki ilişkiden ortaya çıkan bilginin ifade edilmesi” olarak kullanır. Dinin oluşumunda değindiğimiz dini tecrübenin yoğunlaşmış haline mistik tecrübe denir. Hick mistik tecrübeyi vasıtalı ve tevhidi olarak ikiye ayırır. Tevhidi mistik tecrübe Tanrı’nın tabiatıyla bir olmak, Mutlak ile vasıtasız iletişime geçmektir. Vasıtalı mistik tecrübe ise görüntü, ses ve konuşma yoluyla Mutlak ile iletişime geçmektir Hick’e göre her gelenek bu mistik tecrübeyi kendisine göre şekillendirir. Hick’in bunu iddia etmesinin sebebi dinlerin peygamberlerinin Tanrı ile iletişimlerinin sonucunu farklı farklı imajlar ve fikirler ile anlatmalarıdır. Bu imaj ve fikir farklılığı ise mistiğin içinde bulunduğu geleneğin beklentilerini, tarihi ve mitolojik temalarını şekillendirmesindendir. Kısaca Hick’e göre Tanrı, insanın etkin olduğu bir dini tecrübe ile bilinebilecektir. O ilahi iradenin etkisinde, vahiy ile insana verilen bir bilgi anlayışını kabul etmez. Hick vahiy konusunda modern Tarihi Vahiy anlayışını benimseyerek vahyin dini gerçeklerin Tanrı tarafından bildirilmesinden ziyade Tanrı’nın insanlık tarihindeki fiilleri olduğunu söyler. Yani vahiy, Tanrı’nın fiilleri vasıtasıyla kendini bildirmesidir.

C. MUTLAK KAVRAMI

Bu bölüm John Hick’in dinlerin Tanrı tasavvurlarının farklılığından mütevellit ortaya attığı “Mutlak Postulatı” etrafında dönecektir. Konuya öncelikle Hick’in “MUTLAK” kavramı ile başlayalım.

John Hick büyük dinlerin Tanrı için kullandıkları “Nihai Hakikat”, “En Yüce İlke”, “İlah”, “Aşkın”, “Allah” gibi terimleri kapsayacak bir kavram olarak Mutlak/Gerçek (The Real) kavramını kullanır. Çünkü bu kavram büyük dinlerin tümünün Mutlak için kullandığı terimleri içine almaktadır. Tanrı (God) kavramı sadece Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam için kullanabilecekken Mutlak kavramı tüm dinlerin ilah tasavvurlarını karşılayabilecek şümullü bir kavramdır. Ancak John Hick dinlerin ilah tasavvurları yerine koyduğu Mutlak kavramının dinler açısından tercih edilip edilemeyeceğini göz ardı etmektedir. Hick’in Tanrı’nın isim ve sıfatlarını içine alan bu kavramsallaştırmada serbestçe konuşabiliyor olması insanın kullanmakta olduğu kavramların insana “verilmiş” kavramlar değil insanının “kazanmış” olduğu kavramlar olduğunu düşünmesindendir.

John Hick’in çoğulcu hipotezinin temel noktası “Tanrı” kavramı ve tasavvurlarının insan tarafından dini tecrübe yoluyla oluşturulmuş olmasıdır. Bu gerçek kavrandığı takdirde Mutlak’a giden farklı yollar olan dinler, aynı Tanrı’ya ibadet ettiklerinin şuuruna varacaklar, dinler arası çatışma ve düşmanlığın sebebi olan doktrin ve prensiplerin asli unsurlar değil tali unsurlar olduğunu anlayacaklar ve çatışma ve düşmanlık yerini diyalog ve barışa bırakacaktır. Kısaca diyebiliriz ki Hick’in çoğulculuğu bu hakikati tanıtmayı amaçlar. Hick’in ortaya attığı Tanrı tasavvuru bir ayrım doğurur: Biri “Mutlak” olan Tanrı diğeri de onun tezahürleri olan dinlerin Tanrıları. Yani Numen Tanrı ve Fenomen Tanrı. John Hick’in kullandığı bu ayrım Kant’ın epistemik modelinden uyarlamadır. Kant’a göre algılarımızdan bağımsız bir dünya (numen) ve algılarımıza, şuurumuza yansımış bir dünya (fenomen) vardır. Kant’ın varlık alanında kullandığı bu ayrımı Hick “Mutlak” kavramını oluşturmak için kullanır. Hick bunu şöyle açıklar:

“Dinlerdeki, benim kavramsallaştıracağım tarzda söylemek gerekirse, bu zati ve zati-olmayan ilah tasavvurları bir zihin yanılgısı olmayıp, aksine Mutlak’ın ampirik ve tecrübi olan reel tezahürleridir.”

Hick’e göre Aşkın İlahi Gerçeklik insan şuuruna, fiziki dünyanın sunduğu kavramların yorumlanarak algılanması yoluyla girmektedir. “Mutlak Postulatı”nın oluşumunun sebebi dinlerin tanrı tasavvurlarının varlığı içindir diyebiliriz.

“Mutlak” kavramının oluşumunun ardında Mutlak’ın sıfatları konusunu ele alalım. Tüm dinlerin Tanrılarının sıfatları vardır. Mutlak postulatı da bu farklı isim ve sıfatlara sahip Tanrı tasavvurlarının çelişmesinden dolayı oluşturulmaya çalışılmıştır. Haliyle tüm dinlerde tezahürlerinin sıfatı olan numen -Mutlak’ın sıfatları da olacaktır. John Hick’e göre Mutlak’ın en temel özelliği sonsuz ve sınırsız olan Tanrı’nın doğası gereği bilinemez olduğudur. Hick bu bilinemezlik üzerine Mutlak’ın sıfatlarını inşa eder. Hick’e göre Mutlak’ı selbi yolla- ne olmadığını söyleyerek ifade etmek gerekir. Mutlak hakkında müspet olarak sadece Anselm’in “kendinden daha yücesi düşünülemeyen” ve “dini geleneklerin müşahede ettiği bütün ilah tasavvurlarının numenal zemini” ifadelerini kullanmakta beis görmez. Son olarak John Hick, Mutlak’ın insan idrakinin ötesinde olduğunu ancak insanın ondan etkilenip bu etkiye mukabelede bulunduğunu kabul eder.

Teolojide Kopernik Devrimi İstenci

Buraya kadar John Hick’in görüşlerini ve bu görüşleri oluşturan bazı etmenleri parça parça, kısmi olarak irdeledik. Şu haliyle John Hick’in görüşleri de aşağı yukarı aktarılmış oldu. Ancak buraya kadar irdelemeye çalıştığımız nokta daha çok Hristiyan Teolojide süregelen teolojik münakaşalar sonucunda ortaya çıkmış olan “kurtuluş tipolojileri”nden dinsel çoğulculuk/çeşitlilik/ dini çoğulculuk tipolojisinden John Hick’e ait olan dini çoğulculuk görüşüydü. Ve John Hick’in bu görüşünün/yorumunun entelektüel alt yapısını aktarmaya çalıştık.

Bu bölümde, John Hick’in pratik olgular üzerinden dini çoğulculuğunu ortaya çıkaran sebepleri ve bu sebeplerden yola çıkarak çoğulculuğuna nasıl ulaştığını aktarmaya çalışacağız. Bunu yaparken John Hick’in İnançların Gökkuşağı kitabının I. Bölümü: Çoğulcu Hipotezler kısmındaki anlatımını temel alacağız. Çoğulcu Hipotezler kısmındaki “çoğulcu yanıt” başlığı altında aynı zamanda Teolojide Kopernik Devrimi makalesinden de yararlanacağız. Şimdi John Hick’in bu bölümde teolojide yapmak istediği devrime nasıl ulaştığına bakalım.

Çoğulcu Hipotez

“Onları meyvelerinden tanıyacaksınız. Dikenli bitkilerden üzüm, devedikenlerinden incir toplanabilir mi?” (1)

John Hick, ilk olarak Hristiyanlık ve “farklı inanç mensupları”nın beraber yaşam sürdüğü “günümüz” dünyasında hangi sebepler Hick’i ve çoğulcuları, çoğulcu tipolojiye itmiş bulunmakta onları ele almaktadır. Aslında Hick’in ortaya koyduğu sebeplerin bir benzerini  “Küreselleşen Köyde Dinler: Dinsel Çeşitlilik”  kısmında ele almıştık. Ancak Hick’in burada ortaya koyduğu sebepler daha çok bir Hristiyan’ın hayatında yaşananlar şeklinde karşımıza çıkmaktadır.

İlk olarak Batı’da, “farklı inanç mensupları”nın dinlerine ait birçok temel kaynak temin edilebilir hale gelmiştir bu da insanların bu dinleri birinci elden tanımalarına imkân tanımıştır. İkinci nokta, seyahat imkânlarıyla birçok Batılı/Hristiyan, “farklı inanç mensupları”nın yaşamakta olduğu (Ortadoğu, Asya, Hint Alt Kıtası, Uzakdoğu gibi) yerlere gidebilmekte ve orada bir süre yaşamlarını sürdürmektedirler. Bu durum sonucunda Batılılar/Hristiyanlar “farklı inanç mensupları”nın hayatlarını bizzat gözlemleyebilir hale gelmiştir. Gözlemleri sonucunda da bu inançlara, kültürlere, medeniyetlere ve orada yaşam süren insanlara karşı bakış açılarında değişmeler ya da iç dünyalarında tutarsızlıklar baş göstermiştir. Üçüncü nota Batı’ya yaşanılan göçlerdir. Göçler neticesinde birçok Müslüman, Yahudi, Budist, Hindu, Sih bir arada yaşamak durumunda kalmıştır. Beraber yaşamak zorunluluğu kilise, sinagog, camii, vb. benzeri birçok ibadethanenin bir arada var olmasına olanak sağlamıştır.

Sunmuş olduğumuz üç sebep ile Hristiyanlar ve “farklı inanç mensupları” birbirlerini tanıma imkânı bulmuşlardır diyebiliriz. John Hick yaşanan tanışmanın neticesinde de şuna ulaştığını söyler: Hristiyanlık dışındaki “farklı inanç mensupları”, Hristiyanlara göre ne daha az dürüst; ne daha az güvenilir; ne daha az şefkatli; ne daha az düşüncesiz; ne daha az onurlu ve de ne daha az şereflidirler. Diğer din mensupları ile Hristiyanlar arasında iyi insan olma veya kötü insan olma olgusu inanca bağlanabilecek bir olgu değildir. Hick yaşamında deneyimlediği yaşanmışlıklar üzerinden; her ne kadar bir Müslüman/Yahudi/Budist farklı teolojik sisteme sahip de olsalar ahlaki ve manevi meyveleri Hristiyanlığın ahlaki ve manevi meyveleriyle eşit oldukları sonucuna ulaşır.

Hick “İyilikler ve kötülükler çoğu zaman kıyas kabul etmezler.”(2) demektedir. Çünkü ona göre bir kıyas yapmaya kalktığında tarihsel olarak her inancın tarihinde kötüye ve iyiye dair bulgular bulabilmekteyiz. Bu sebeple de dünya dinleri iyiyi ve kötüyü yan yana bulundurma noktasında eşit noktalarda bulunmaktadırlar. Hick, bu gözlemlenen “gerçek” sebebiyle herhangi bir dine insani bakış açımızla üstünlük atfetmemizin mümkün olmayacağını ama belki Tanrı/Nihai Olan katında böyle bir üstünlüğün var olabileceğini düşünmektedir.

Hick, yaşanan değişimler ile geleneksel Hristiyan teolojiyi kıyaslamakta ve bu değişimler sonucunda ortaya çıkan realite ile geleneksel Hristiyan teolojinin bir uyumsuzluk içerisinde olduğu sonucuna varmaktadır. Geleneksel Hristiyan teoloji Hick’e göre kısaca; İsa’nın Tanrı’nın inkarnasyonu olduğu ve İsa’nın kefaret için çarmıhta öldüğü; bu suretle de İsa’nın kurtuluşu mümkün kıldığını ve yine İsa’nın bahşettiği bu kurtuluş için Kilise’yi kurduğunu ihtiva etmektedir. Kilise’yi İsa’nın kurması aynı zamanda Kilise’ye “Tanrı” tarafından kurulma statüsü de vermektedir. John Hick, Kilise’nin Tanrı’nın bir buyruğu niteliğinde olması demenin bu dinin müntesiplerinden seçilen herhangi bir Hristiyan’ın hayatındaki ahlaki meyvelerin; yine farklı inanca mensup herhangi birinin hayatındaki ahlaki meyvelerden daha tam olması demek olacağını düşünmektedir. Ancak böyle bir iddiada kimsenin bulunamayacağını da ekler. Devamında da ahlaki meyvelerin Hristiyanlık dışında da görülebileceğine dair Matta 7:16 “Onları meyvelerinden tanıyacaksınız. Dikenli bitkilerden üzüm, devedikenlerinden incir toplanabilir mi?” ayetini delil getirir. Ortada bariz bir şekilde duran bu uyumsuzluğa çözüm için de geleneksel teolojinin 21. yüzyıl için kof ve yetersiz kalmasından dolayı bu teolojinin revize edilmesi/anlamlı hale getirilmesi gerektiğini söyler.

 Kurtuluş

“Diğer bir deyişle ilahi yargının ölçütü bizim ruhun meyvelerini yaşamamızda gösterip göstermediğimizdir.” (3)

Hick yaptığı kıyası biraz daha detaylandırarak konuyu teolojik sistemde “kurtuluş” doktrinine getirir. Geleneksel sistemdeki “kurtuluş” mefhumunu irdeleyerek revize edilmiş teolojiye ulaşır. Yaptığı irdelemeyi de günümüz dünyasında yaşanan dinsel çeşitlilik olgusu karşısında Hristiyan teolojinin bu olguya getirmiş olduğu cevaplar üzerinden yapar. Bu cevaplar dışlayıcılık, kapsayıcılık ve çoğulculuk olarak kategorize edilerek irdelenir. – Hristiyan teolojinin vermiş olduğu cevapları Karl Rahner bir tasnife tutmuştur. Bu tasnif dışlayıcılık, kapsayıcılık, çoğulculuktur. Rahner bu tasnifi dindarlık tipolojileri olarak adlandırır.- Biz bu tasnifi “Küreselleşen Köyde Dinler; Dinsel Çeşitlilik” başlığında kısaca aktarmıştık. Şimdi John Hick’in gözüyle tipolojilere bakalım.

Hick, öncelikle geleneksel Hristiyan teolojinin kurtuluş hakkında ne söylediğini açıklar. Kurtuluş; İsa’nın kefaret edici ölümü sayesindedir. İsa Hristiyanların kefareti/affedilmesi için can vermiştir. Bu sebeple insan İsa’nın sunduğu affedilmeyi talep etmeli ve Kutsal Ruh’un meyvelerinin bolca bulunduğu arınmış bir topluluk olan Kilise’ye intisap etmelidir. Yani bir insanın kurtuluşu; Tanrı’nın gösterdiği yol olan Kilise’ye müntesip olması ile mümkün olabilir. Ancak Hick’e göre geleneksel teolojinin sunmuş olduğu gerçek ile yaşanmakta olan gerçek uyuşmamaktadır. Kutsal Ruh’un ahlaki meyveleri arınmışlar topluluğu olan Kilise mensuplarına has kılınmışken açık dünyada farklı inanç mensuplarında da ahlaki meyveler gözlemlenmektedir. Bu olgu Kilise’nin sunduğu kurtuluş mefhumu ile çatışmaktadır ve Hick bundan dolayı kurtuluşun “ne”liğini sorgulamaya başlar.

Hick, kurtuluşu yeniden tanımlayarak işe başlar. Yaptığı tanımlamayla İsa’nın sunduğu “şey”in “ne”liğine ulaşmaya çalışır. Ona göre İsa “teolojik teklifler sunmak yerine” insanların hayatlarını değiştirecek/dönüştürecek teklifler sunarak insanların hayatlarıyla ilgilenmiştir. Yani İsa’nın sunduğu “şey” insanın değişimi idi. Hick’e göre Kilise bu temel misyonu kabul etmekte etmesine ama bu misyonun sadece Hristiyanlıkta var olduğunu; insanı değiştirme misyonu ve gayesine, neticesinde ulaşmada yegâne unsurun Kilise olduğunu da eklemektedir. Ancak yaşantıları sonucunda insan gözlemlemektedir ki; ahlaki meyveler (değişim/temel misyon) Hristiyan şahsiyete has kılınmamış, gayr-ı Hristiyan şahsiyette de kendini göstermektedir. Peki, bahsedilen bu değişim; İsa’nın sunduğu şeyin mefhumu ne idi? Hick bu soruya İncil’de geçen koyun-keçi kıssası üzerinden cevap verir. İsa, “aç insana yardım etmeyi, yabancıyı hoş karşılamayı, çıplağı giydirmeyi, hastayı ve hapiste olanı ziyaret etmeyi” insana sunmuş, tavsiye etmiştir. İsa’nın sunmuş olduğu istekler insanı “ben-merkezcilik”ten alarak Aşkın Varlık’ta merkezileşmeye davet etmekteydi aslında.

Hick, dinleri de insanın tarihsel olarak gelişiminde (aksiyal dönemler) yaşadığı değişime göre sınıflandırdığı için, ona göre insanı “ben-merkezcilik”ten alarak Aşkın Varlık merkezli bir varlık haline getirmek, ruhi yolculuğunda insana rehberlik etmek, insanı heva ve hevesinden alıkoymak Hristiyanlık gibi tüm post-aksiyal geleneklerin/dinlerin en temel özelliğidir. İslam, Allah’a mutlak teslimiyeti; Yahudilik, Tevrat’ın hükümlerine uyarak insanın nihayetine ulaşmasını; Hindu ve Budist öğretiler insanın egosunu öldürerek hakikate ulaşmayı insanlara vaaz etmektedir. Hick’e göre farklı inançlar çeşitli kurtuluş yolları olarak görülmelidir.

Hick bu noktadan sonra, Karl Rahner’ın dindar tipolojilerini ele alır. -Burada temel alınan üç tipoloji nihai bir sınıflandırma olmamakla birlikte Hristiyan teolojide kabul görmekte olan bir taksimdir. Schubert Ogden’in “muhtemelen” sıfatını ekleyerek bu tipolojileri en az ikiye çıkarılabileceği düşüncesi de varlığını korumaktadır.- Şimdi Hick’in bu tipolojileri ele alışına geçelim.

Hick’e göre dışlayıcılık geleneksel Hristiyan teolojinin karakteristiğini ortaya koyar. 1962-1965 II. Vatikan Konsili “Kilise dışında kurtuluş yoktur.” diyerek bunu bir kere daha deklare etmiştir. Yukarıda geleneksel teolojiyi kısmen ele aldığımız için üzerinde fazla durmuyoruz. Bir diğer tipoloji kapsayıcılıktır. Kapsayıcılık, her büyük dünya dininin içinde ve dışında kurtuluşun mümkün olduğunu deklare eder. Ancak kurtuluş İsa’nın kefaret edici ölümü sayesindedir. Yani İsa’nın ölümü sadece Kilise mensuplarının değil tüm insanlığın kurtuluşu içindir. İsa’nın ölümü tüm insanlar için olduğundan insanın kurtuluşu -ister haberi olsun ister haberi olmasın- Hristiyan kurtuluşu içerisindedir. Karl Rahner dünyada farklı inanç mensupları için “İsimsiz Hristiyanlar” kavramını kullanır. Peki Hristiyan olmayan biri nasıl kurtuluşa erişir? Kapsayıcılık ikiye ayrılır. Birincisi, kurtuluşun İsa’nın Rabbliğini ve kurtarıcılığını kabul etmek münasebetiyle olacağını temel alır. Hristiyan olmayanların ise ya ölürken ya da ölüm sonrası İsa’nın Rabbliğini ve kurtarıcılığını kabul edecekleri için kurtuluşa ereceklerini söyler. İkincisi, yukarda kapsayıcılığa tanımını veren görüştür. Bu görüş farklı inançlarda İsa’nın rolüne odaklanır. Bu kapsayıcılığa göre -fiili transformasyon- Hristiyanlık harici tüm geleneklerin kurtarıcı etkilerinde gizli olarak iş gören İsa Mesih figürü bulunmaktadır. İslam’ın/Yahudilik’in/ Budizm’in/ Hinduizm’in bilinmeyen Mesih’i… İkinci çeşit kapsayıcılık tarihsel İsa figürü nedeniyle İsa’dan daha eski geleneklerdeki kurtuluşu açıklamada zorlamaktadır. Problemi aşmak için de tarihsel İsa figürü yok sayılmaya yaklaşılarak İkinci Ruh’a/Logos’a odaklanılır. Bu haliyle tarihsellikten sıyrılarak tinselleşen bir İsa figürü büyük dünya dinlerine kaynaklık edebilme imkânı bulabilmektedir. Hick, kapsayıcılığın kurtuluşu açıklamak için bütün çabalarının çoğulculuğa kapı aralaması nedeniyle belirsiz bir kavram olduğunu düşünür.

Hakikat İddiaları

Hick çoğulculuğa ulaşmak için hakikat mefhumuna odaklanır. Kurtuluş vaad eden veya insanın hakikate ulaşması şeklinde karşımıza çıkan hakikat iddialarındaki Nihai Varlık’a odaklanır. Kurtuluş açısından ahlaki meyvelerin farklı inançlarda görülmesi ne kadar gerçekse, yine bu farklı inançların Nihai varlık mefhumlarının ve ortaya koymuş oldukları inanç sistemlerinin farklılığı da yadsınamaz bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır.

Hick Nihai Olan’a dair mefhumları, kişisel olan ve kişisel olmayan olarak sınıflandırır. Bazılarının Nihai Olan mefhumu, kişisel bir varlık olarak ortaya çıkar. Yahudilik, Bir ve Tek, Yahudi ırkına has, Yahudilerin hayatına müdahalede bulunan bir Tanrı; İslam, Bir ve Tek, Müslüman toplumun hayatını domine eden bir Tanrı; Hristiyanlık, üçlü yapıya sahip Bir ve Tek, bu üçlü Tanrı’nın beşer hayatı yaşayan kısmının İsa olduğu bir Tanrı; Vaisnavite Hinduizmi, Krişna ve birçok varlıkta bedenleşmiş Vişnu/Tanrı mefhumuna sahiptir. Bazılarının da Nihai Olan mefhumu, kişisel olmayan bir varlık şeklinde ortaya çıkar. Budizm/Advaitik Hinduizm/Taoizm evrensel bir bilinç mefhumuna sahiptir.

John Hick bu gerçeği ortaya koyduktan sonra, farklı mefhumların hakikatin tekliği açısından bakıldığında birden fazlasının doğru olamayacağı sonucuna varır. Bunun içinde Nihai Olan ve insanın Nihai Olan’la ilişkisini dinlerin nasıl kurduğunu ortaya koymaya çalışır. Kısaca insanın nasıl bilgi elde ettiğini sorgular.

Hick, Wittgeinstein’ın “Felsefi Sorgulamalar” adlı eserindeki psikolog Jastrous’un muğlak ördek-tavşan resmi tartışması ile bir kıyas kurmaktadır. Bu tartışmada, bir şeyi olduğu gibi görme olgusu sorgulanır. Tartışmada, biri ördek figürüne sahip olmayıp ama tavşan figürüne sahip olan; diğeri de tavşan figürüne sahip olmayıp ördek figürüne sahip ola iki kültür/insan topluluğu varsayılır. Bu topluluklardan ördeğe aşikâr olan topluluk tavşanı gördüğünde; belirsiz bir figür görecek ancak belirsiz figürü gördüğünde haberdar olmadığı için bu figürü/tavşanı ördeğe/bilindik figüre benzetecek hatta tavşanı iyi bir şekilde bildiğini iddia edecektir. Aynı şey diğer topluluk içinde geçerlidir.  Ve kendilerine o resim/figür hakkında başka bir kültür/topluluk tarafından tamamen değişik ve yabancı bir tanımlama getirildiği söylendiğinde o topluluğun ortaya koyduğu tanımın hatalı olduğunu iddia edeceklerdir. Wittgeinstein her grubun tasdik ettikleri şeyde haklı olduklarını ancak diğerini yanlış görme konusunda hatalı olduklarını söyler. Çünkü gerçekte olan şey değişmemekte; değişen şey onu algılama şeklidir. Hick, bu kıyası insanın Nihai Olan’ı algılamasına uygular. Böylelikle Nihai Tanımlanamaz Gerçeklik, farklı dini geleneklerde şahsi ve gayr-i şahsi olarak tecrübe edilmekte ve farklı dinsel gelenekler oluşmaktadır.

Çoğulcu Yanıt

John Hick, çoğulcu yanıta Nihai Olan’ın bilinemezliği üzerinden ulaşır. İnançların Gökkuşağı’nda bölümün sonunu bu “bilinemezlik” ile bitirir diyebiliriz. Bu yüzden bu yazıya “Teolojide Kopernik Devrimi” makalesinden hareketle devrimi kısaca ortaya koyup noktayı koymaya çalışalım.

John Hick teolojide yapılmasını gerekli gördüğü revize programını Kopernik’in yaptığı devrim ile anlatır. Hick, yukarıda bahsettiğimiz geleneksel teoloji ile Batlamyusçu evren teorisi arasında bir benzerlik kurar. Batlamyusçu evren de nasıl ki evrenin merkezinde dünya bulunmakta ve tüm gezegenler dünyanın etrafında dönmektedir. Batlamyusçu teolojide de merkezde Hristiyanlık bulunmakta ve tabiri caizse tüm dinler Hristiyanlık’ın etrafında dönmektedir. Kopernikçi evrende ise evrenin merkezinin dünya olmadığı gerçeği ile evren algısı değişerek evrenin merkezinde güneş bulunmakta ve tüm gezegenler güneşin etrafında dönmektedir. John Hick Kopernik’in evren teorisini teolojide yapmak istediği revize programına uygular. Bu benzetme sonucunda revize edilmiş teoloji; merkezde Nihai Olan’ın/Tanrı’nın bulunduğu ve tüm dinlerin Tanrı’nın etrafında dönmekte olduğu bir teolojidir. Yani dinler Tanrı’nın etrafında eşit hakikat değerine sahiptirler. Bu yüzden bir dinin diğerine karşı bir üstünlüğünün olamayacağı da revize edilmiş teolojinin temel karakteristiğini oluşturmaktadır.

Sonsöz

Yaşadığımız çağda Tanrı ile insanlar arasındaki ilişkinin en büyük göstergesi olan dinlerin kurtarıcılığı üzerine birtakım münakaşalardan bir kısmını zihnimizde oluştuğu kadarıyla aktarmaya çalıştık. Kurtuluş meselesinde bir pencere olan John Hick’in dini çoğulcu görüşünden dinlere bakış attık da diyebiliriz. Dini çoğulculuk; kurtuluş meselesine, dinler ve çoğulculuk üzerinde bir sosyal özerklik oluşturarak değil Tanrı’ya götürmede şahsına münhasır geleneklerin hakikat değeri açısından eşitliği yani dinlerin eşit hakikat değeri taşıması üzerinden bakar. Dini çoğulculuk alanında John Hick’in öncülü sayılabilecek insanlarla birlikte Seyyid Hüseyin Nasr’ın da savunuculuğunu yaptığı bir diğer ekol olan Geleneksel Ekol de göz atılabilecek alanlardır.

Ne kadar başarılı olduk meçhul ancak John Hick özelinde bu münakaşa hakkında zihnimizde oluşan tasarımı aktarma gayretinde olduk. Bu sebeple bu yazıda aktarılanlar mutlak anlamda John Hick’i görüşlerini aktarma iddiasında olmayıp bunun çabasından ibarettir. Yani bir soruşturma ve araştırmanın aktarımıdır.

Selamette kalınız…

“Arıyoruz âlemin iç yüzünden zihnimize /  Yansıyan bir tasarımla gerçeği.”(İ.Ö.)

 

____________________________________________________________

*Bu kısım yazılırken İnançların Gökkuşağı kitabını çevirisini yapan Mahmut Aydın hocanın ön söz kısmındaki anlatımı referans alınmıştır.

(1)  Matta 7:16

(2)  İnançların Gökkuşağı, sayfa 49

(3)  İnançların Gökkuşağı, sayfa 52

KAYNAKÇA

Kitaplar

Adnan Aslan, Dinler ve Hakikat, İsam Yayıncılık, 2006

John Hick, İnançların Gökkuşağı, Ankara Okulu, 2002

Mortimer J. Adler, Dinde Hakikat: Dinlerin Çokluğu ve Hakikatin Birliği, Rağbet Yayınları,2014

Ruhattin Yazoğlu/Hüsnü Aydeniz (Derleyen-Çeviren), Dini Çoğulculuk: John Hick’in Düşünceleri Etrafında Tartışmalar, İz Yayıncılık, 2006

Doğu ve Batı Kaynaklarında Birlikte Yaşama, Orhan Atalay, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Yayınları, 1999

Makaleler

Batı’da Yanlış Giden Neydi? (Bernard Lewis’e Reddiye), Bülent Şenay, 19 Ağustos 2007, Zaman Gazetesi

Dini Çoğulculuk mu, Dinde Çoğulculuk mu?, Recep Kılıç Dinî Araştırmalar, Ankara 2004, Sayı: 19

Bütün Dinler Aynı Hakikate mi Götürür? Sait Kar, Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Erzurum 2014, Sayı: 41

Dinî Çoğulculuk: Tarihsel Gelişimi ve Kutsal Metindeki Sınırları, Orhan Atalay, Ekev Akademi Dergisi, Cilt: 7, Sayı: 17, 2003


Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir