Hilafetin İlgasının Arka Planı

Paylaş

Son dönem İslam âlimlerinden ve şeyhülislamlarından olan Mustafa Sabri Efendi, çok tartışılan bir konu olan hilafeti ve onun arka planını tahlil etmeye çalıştığı ‘Hilafetin İlgasının Arka Planı’ adlı eserinde hilafetin ilga edilmesiyle beraber ümmeti parçalayan sürecin başlamasına dikkat çekmeye çalışmıştır. Siyasi anlamda çalkantılı bir atmosferin içinden geçtiği için hayatı zorluklarla mücadele ederek geçmiştir. Mebusluk ve şeyhülislamlık gibi önemli vazifeler ifa eden Mustafa Sabri Efendi hayatını ümmetin din, edep, ahlak ve her türlü konudaki mukaddesatını korumaya adamıştır. İçinde bulunduğu dönemin politik açmazları yüzünden başına gelen her türlü musibete sabırla yaklaşmaya çalışan Mustafa Sabri Efendi bununla ilgili olarak; “İlkelerden uzaklaşmamak uğruna iki defa malımı ve yurdumu terk ettim ve bu iki hicret arasında tutuklanıp hapse atıldım. Ancak mücadele yolundan asla dönmedim. Feda ettiğim dünya zevk ve rahatından dolayı asla pişman olmadım” diyerek davaya olan inancını, istikrarını ve amacını ortaya koymuştur.

              Devrin siyasi analizini yapmaya çalıştığı bu eserinde;

  • Laik hükümet,
  • İzmir’in fethi İslam ve şeriate yönelik saldırılara zemin hazırlıyor,
  • Hilafetin hükümetten soyutlanması,
  • Hilafet konusundaki mezhebim,
  • Kadın ve erkekler arasındaki mahremiyetin kaldırılması,
  • Kavmiyetçi düşünce,
  • Şer’i mahkemelerin ilgası,
  • Dinden dönmek,
  • Mustafa Kemal’in bir gazeteye verdiği demeç ve bunun tahlili,
  • Bozkurt meselesi,
  • İttihatçı ve Kemalistlerin iç ve dış politikalarının değerlendirilmesi,
  • İzmir’in fethi neye vesile yapıldı?,
  • İslami açıdan Türkiye’deki iki parti,
  • İttihatçı ve Kemalistlerin dine mugayir tavrı,
  • İzmir düşmanlarından alınıyor ve yıkılıyor, tarzındaki konu başlıklarıyla tartışmaları hala devam etmekte olan ve çatışmaların temel kaynağını oluşturan hilafet ve hükümet ilişkisini irdelemeye çalışmıştır. Hilafeti son derece önemseyen ve savunan yazarın bu eseri yazmadaki temennisi; ümmetin tekrar dirilebilmesi ve hatalarını telafi ederek yeniden eski ihtişamına kavuşabilmesi için bir dua mahiyetindedir.

Hilafetin ortadan kaldırılmasını İslam’dan uzaklaşma ile eşdeğer gören Mustafa Sabri Efendi, Kemalistlerin açık ya da gizli planlarla dini içten yıkma politikalarının olduğunu savunmuş ve bununla ilgili olarak; “Mustafa Kemal’in iddia ettiği gibi din ve siyasetin birbirinden ayrılması; böylece her birinin kendi içinde ihtisas alanında kalması. Hakikat ise şudur; İslam nizamını devlet yönetiminden uzaklaştırmak, bunun yerine lâdini bir nizam ikame etmek, dine ve dindarlara karşı baskı politikası uygulamaktır.” Kendisi din ve siyasetin ayrılmazlığı ilkesini savunmuş ve sekülerizmi kesin bir şekilde reddetmiştir. Ayrıca dini siyasetten ayıran zihniyeti de gayrimeşru ilan etmiştir. Yine kendisine göre hilafetin ilga edilmesiyle beraber İsrail’in kurulmasının ve müslümanların ilk kıblesi Mescid-i Aksa’nın ve Kudüs’ün işgaline giden ilk yolun önü açılmıştır. Bu şekilde o dönemin politikalarını, devrimlerini ve uygulamalarını sert bir dille eleştirmesi sonucu 150’likler listesine alınarak sürgüne gönderilmiştir.

Cemaleddin Afgani, Muhammed Abduh ve daha pek çok âlim gibi masonlukla suçlanan ve kendi döneminde de yabancılarla işbirliği yaptığı iddia edilen yazarın batı ile ilgili düşüncesi şudur: “Avrupa’ya tabi olarak, ilerlemek ve gelişmek mümkün değildir. Aksine onlara tabi olmak geriye dönüş, kör taklit ve bedbahtlıktır.”

              Mustafa Sabri Efendi’ye en ağır gelen ve onu üzen mevzu; âlim ve aydınların yönetimin zulmünden ya da idamlardan korktukları için değil de sadece kamuoyundaki genel yaygın kanaate ters düşmemek adına hakikati anlatmamaları veya gizleme yolunu seçmeleridir. Âlim ve aydınlara düşenin cahillere uymak ve onların yolundan gitmek olmadığını hatırlatarak asıl amaç ve görevlerinin onları irşad etmek ve yanlışlarını göstermek olduğunun altını çizmektedir. Ancak her dönemde olduğu –bugün de en muzdarip olduğumuz durum bu olsa gerek- gibi kendisi de bu mücadelede en ağır darbeyi müslümanlardan aldığını, yoluna taş koyanların en çokta kendi davasından insanlar olduğunu üzülerek anlatmaktadır. Bununla ilgili olarak şu itirafı yapmak zorunda kalmıştır: “Yazık ki yazık! Demek ben dinimi savunurken Müslümanlardan destek değil köstek göreceğim öyle mi? Müslümanların dini üzerindeki ezayı gidermeye çalışırken, Müslümanların ezasına maruz kalacağım öyle mi?

O halde hayat kötü, ilaç hastalıktır ki, doktor hastaya tabi oluyor.
İslam, bu yeni ve gizli düşmanlarından ayrıca korkak ve ahmak dostlarından gördüğü zararı, hiçbir eski düşmanından görmemiştir.

Ne yazık ki, uyuyanlar için uykusuz kalmışım!”

              Modern bilimlerde dahi ilke olarak kabul edilen ve sosyal bilimlerin de tahliline yardımcı olabilecek ‘hal mazinin anahtarıdır’ ilkesi, bizleri dün ile bugünün hakkaniyetli kıyaslamasını yapabilme noktasında doğru bir noktaya davet etmektedir. Dünün sağlıklı bir şekilde anlaşılıp yorumlanması; önyargısız, nefretsiz, tarafsız ve yargılamadan uzak bir şekilde değerlendirilebilmesiyle mümkündür. Herkesi tekfir etmek ve suçlamak kesinlikle İslami bir tutum olmamakla birlikte müslüman şahsiyetine de son derece uzak bir davranıştır. Gayretle, samimiyetle, inançla, ihlâsla din uğruna mücadele veren tüm örnek şahsiyetlerin hakkıyla anlaşılabilmesi ve hayatlarımıza fikirleriyle, mücadeleleriyle ışık tutabilmeleri temennisi ve duasıyla…

 


Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir