Hermeneutik Tarihselcilik

Paylaş

Hermeneutik, Grekçe hermeneuein fiilinden türetilmiş olup, “bildirme, çeviri yapma ve açıklama” anlamlarına gelir. Grek mitolojisinde tanrıların mesajlarını insanlara aktaran elçiye “Hermes” adı verilmiştir. Hermeneutik kavramı etimolojik olarak Hermes’e kadar götürülür. Tanrıların elçisi Hermes, tanrıların mesajlarını ölümlülere aktarırken dümdüz bir şekilde aktarmamış, bu mesajları onların anlayabilecekleri bir şekilde çevirerek ve açıklayarak aktarmıştır. Yani, elçi Hermes, tanrıların mesajlarını sadece nakletmekle kalmamış, ayrıca bu sözlerin anlaşılması için kendi yorumlarını da katmıştır. İşte hermeneutik kavramının buradan türemiş olabileceği söylenmektedir. Hermeneutik kelimesi Türkçe’ye “yorumsama”, “yorumbilgisi” kelimeleriyle çevrilmektedir.

Hermeneutik kavramı, tarihi süreç içerisinde farklı anlamlarda ve değişik alanlarda kullanılageldiğinden tek bir tanımla ifade edilmesi güçtür. Bu nedenle herkes hermeneutiği bir yönüyle ele almakta ve ilgilendiği sahaya göre ona bir anlam yüklemektedir. Kısaca hermeneutiğin farklı tanımlarının olması onun doğasından kaynaklanmaktadır. Biz burada çok kısa bir şekilde hermeneutiğin tarihçesi ve Dilthey’ın hermeneutik tarihselciliği üzerinde duracağız.

Gadamer, Aristoteles’in, Organon’un "Peri Hermeneias" adlı bölümünde hermenutik kavramını, bugün anlaşıldığı şekliyle “yorum” anlamında kullanmadığını kaydeder. Bu bölümde hermeneutik kavramı, olumlu ve olumsuz önermelerin mantıksal yapısını ve logos’un doğruluk gözetilmeyen kullanımlarını araştıran bir mantıksal gramer türünü adlandırmak için kullanılır. Platon’a göre ise hermeneutik; düşüncelerin ifade edilmesiyle değil, bir kral buyruğunun, bir tanrısal ifadenin açıklamasıyla ilgilenir. Hermeneutik, “Yasalar”da tanrıların iradelerini, hem haber ve hem de kendilerine itaat edilmesi gereken buyruklar olarak bir çift anlam içinde açıklayan sanat olarak anılır. Sonraki dönem Grekçesinde hermeneuia çok açık bir şekilde, “bilgece açıklama” ve hermeneios “açıklayan, çeviren” olarak geçer. Dolayısıyla hermeneutik, kutsal alana ait olanın, özellikle kutsal ve otorite sahibi iradenin, ölümlüye, yani dinleyene uygun şekilde açıklanma etkinliğidir.

Yorumlama çabası ve tarihi her dönemde kendine özgü denebilecek formlar kazanmış ve özellikle Ortaçağ’da kelamî/teolojik düşüncenin aslî bir parçası haline gelmeye başlamıştır. 16. yüzyıldan itibaren kutsal metinleri anlama ve yorumlamada kilise otoritesi ile geleneğe dayanan Katolik düşüncesine karşı bir tepki olarak reformistlerin ortaya çıkışı, hermeneutik tarihinde önemli adımların atılmasına yol açmıştır. Hermeneutik kavramı, 17. yüzyılda mesajın örtüsünün kaldırılmasını, kapalılığın giderilmesini ve daha mükemmel bir kutsal kitap yorumunun yapılmasını hedef edinen bir disiplini tanımlamak için kullanılmıştır. Hermeneutikçinin görevi ise, bir nesneyi, sözü veya durumu anlaşılmaz olmaktan çıkarıp, anlaşılır kılmaktır. Bu anlaşılır hale getirme süreci ise, dille ve dilde gerçekleşir. Çünkü dil, anlaşılır kılma sürecinin içinde yer aldığı ortamın kendisidir. Yazılı bir metnin yorumunda da yapılan iş, bize uzak, anlamca karanlık olan bir şeyi anlaşılır kılmaktır. Kutsal kitaplara yönelen bir yorum, bu kitaplardaki sözcüklerin sözel/literal anlamları yanında, ruhsal anlamlarına da dayanmalıydı. Ruhsal anlam da kendi içinde remzi, işari (alegorik), batıni (anagogik) ve moral olmak üzere yönler içerir. Bir metnin anlamını ortaya koymak için, o metnin sözel, alegorik, moral ve anagogik yönden ele alınması gerekiyordu. Bir metindeki bu dört anlam öğretisi, Ortaçağ için model olmuştur. Yazının dört yönlü anlamı, dört yönlü bir yorumlama ile ortaya konulabilirdi.

Hermeneutik, Reformasyon’da kutsal yazılara tekrar yönelme hareketiyle birlikte yeni bir ivme kazanmıştır. Reformcular kilise öğretisi geleneğiyle polemiğe girmişler ve kutsal metinleri hermeneutik yöntemle ele almışlardır. Reformistler işari (alegorik) yöntemin terk edilerek nesnel, her türlü keyfilikten arınmış yeni bir yöntemin benimsenmesini arzulamışlardı. Bu dönemde kutsal metinlerin gizli anlamları araştırılmış ve asıl anlam ortaya konulmaya çalışılmıştır. Bundaki amaç, kilise geleneğinin ve Skolastiğin Latincesiyle çarpıtılmış olan esas anlamı ortaya çıkarmaktır.

Bir Alman düşünür, dilci ve Protestan ilahiyatçı olan Friedrich Schleirmacher (1768-1834) hermeneutiğin klasik ekolünü temsil eder. Schleirmacher hermeneutiği, sadece kutsal metinleri anlama ve yorumlama için kullanılan bir yöntem olmaktan çıkarıp, evrensel bir anlama ve yorumlama öğretisi haline getirmiştir. Onun yorumsamacı yaklaşımın oluşumuna yaptığı temel katkı, geçerli yorum olasılığının koşullarını sorgulamak ve yeni bir anlama kavramı geliştirmek olmuştur. Denilebilir ki Schleiermacher hermeneutiği ilk kez bilgi kuramsal/epistemolojik değerlendirmeler yapabilmek için bir yöntemsel tartışmaya sokan kişi olmuştur.

Shleiermacher için edebî bir metin bir yandan yazarın tüm eserinin bütününe, yani bağlı olduğu edebî türüne ait iken (metnin nesnel etkenleri); bir yandan da bu metnin özgün anlamı, yazarın eserini oluşturma anındaki öznelliğine (metnin öznel etkenleri) bağlıdır. Ona göre anlama, daima önceden bilinen bir başvuruyu içerdiğinden dairesel ve diyalektik bir akış içerisinde işleyen yaratıcı bir yeniden formüllendirme ve yeniden yapılandırmadır. Onun anlamı bu ele alış tarzı yorumsama dairesini öncelemektir.

Schleiermacher, hermeneutiğin temel görevinin metindeki zor pasajları anlaşılır hale getirmek veya yanlış anlamanın önündeki zorlukları kaldırmak değil, doğrudan anlamayı mümkün kılan şartları ve onun yorumlama tarzlarını açığa çıkarmak olduğunu ileri sürmüştür. Dolaysıyla Schleiermacher, birbirinden ayrılmayan iki sürece dikkat çeker. Birincisi, anlamanın dil ve gramerle olan ilişkisi. İkincisi, anlamanın konuşmacı veya yazarın hayat süreciyle ilişkisi. Bu durumda her bir ifade aynı zamanda konuşmacı veya yazarın içsel veya zihinsel tarihinin bir parçasını teşkil eder. Schleiermacher’e göre bir sanat olarak anlama, metnin yazarının zihinsel sürecini yeniden tecrübe etmektir. Bu yazmanın tersten ele alınışı olup, metnin açığa çıktığı zihnî yaşama geri dönmektir. Konuşmacı veya yazar bir cümle oluşturmuştur, işiten veya okuyan da cümlenin yapısına ve düşüncesine nüfuz etmektedir. Schleiermacher’e göre yazarın zihinsel sürecini yeniden tecrübe sayesinde “bir metni kendi yazarı kadar hatta ondan daha iyi anlamak” olanaklıdır.

Schleiermacher, yanlış anlamadan sakınabilmek için yorumcunun – her ne kadar onunla metni ayıran tarihsel bir mesafe bulunsa da – kendi zatından ve onu etkileyen tarihsel ufkun uzaklaşmasını gerekli görür. Böylece o metnin tarihsel ve nesnel anlamına ulaşılacağı düşüncesindedir. Yine o, yukarıda da belirttiğimiz gibi, öncelikle yorumcunun kendisini metnin yazarına müsavi kılmasını, metnin aracılığıyla yazarın tecrübesini yaşamak için kendini onun yerine koymasını ister ki, bilimsel açıdan bu eşitlik muhaldir. Ama Schleiermacher, doğru anlama ulaşmak için bunları temel esas olarak kabul eder.

Bununla beraber Schleiermacher, kendisinden sonra gelen Dilthey’ın görüşlerine zemin hazırlamıştır. Bir anlamda o hermeneutik tarihselciliğin temellerini atmıştır.

Hermeneutiği bugün anladığımız anlamda doğal bilimlerin yöntemine bir alternatif olarak beşerî bilimlerin hizmetine sunan ilk kişi Alman Tarih Okulu içinde yetişmiş olan Wilhelm Dilthey’dır (1833-1911). Dilthey’ın çalışmaları doğal bilimlerle tarihî ve beşerî bilimler arasındaki ayırım ve bu ikisi arasında metod bakımından bir fark gözetmeyen pozitivistleri red üzerine yoğunlaşmıştı. O, beşerî bilimleri doğal bilimlerden farklı bir metotla ele alma gereğini belirtmiş, doğal bilimlerle beşerî bilimleri birbirlerinden açıklayıcı ve anlayıcı bilimler olarak ayırmıştır.

Dilthey, dışımızdaki dünyayı daha nesnel bir şekilde bilebileceğimiz şeklindeki pozitivist bilgi kuramına tam bir inançsızlık besler. Bizim hisseden, amaçlayan, kendi tarihselliği içerisinde başkalarıyla bir arada yaşarken oluşmuş özümüz, dış dünyadan daha kesin bir veridir. İnsan bir özbilince sahip olduğu gibi kendi özbilinci üzerinde düşünebilme yeteneğine sahiptir. İnsan gibi yaşam da bir bütündür, her şeye ancak yaşamın içerisinden bakabiliriz. Buradaki yaşam kavramı bizim duygularımızdan, yapıp etmelerimizden, başkalarıyla etkileşimimizden ve tarihselliğimizden oluşan tinsel bir yaşamdır. Yaşamın gerisinde yaşama temel olabilecek zaman dışı bir şey, bir dayanak, bir taşıyıcı bulamadığından bilme eylemi yaşamın gerisine gidemez.

İnsan tarihsel bir varlıktır, zamana çakılıdır; bu nedenle bilme yalnızca belirli bir tarihsel perspektiften olanaklıdır. Tarihi ancak bu günden bakarak, geçmişi yeniden yaşayarak ve yeniden kurarak anlayabiliriz. Bunun için de anlayıcı bir psikoloji geliştirmek gereklidir. Tarih, belirli bir zamana özgü dilsel ürünleri ve yazılı eserlerin dilini anlamaya çalışırsa; yani bütünü anlamak için merkeze yönelişi gerçekleştirir tarzda hemeneutik yaparsa doğru bir yol izlemiş olur.

Dilthey, edebî çalışmayı yaşanan hayat tecrübesinin bir ifadesi sayması nedeniyle, bir edebi çalışma veya tarihsel bir olaydaki sabit anlam fikrini reddetmektedir. Edebi çalışmada biz, tarihin belirli bir anında şahsi tecrübemizle işe başlarız ve bu çalışmadan elde ettiğimiz anlam, zamanın bu anıyla sınırlı olur. Fakat bizzat tecrübemiz, çalışmanın bize açtığı yeni ihtimaller aracılığıyla değişir ve yeni boyutlar kazanır. Böylece bizim o çalışmayla ilgili anlayışımız değişir. Böylece hermeneutik daire denen şey meydana gelir. Edebî metinde ve tarihte anlam ne tamamıyla nesnel, ne de özneldir. Yorumcu ile eser arasındaki ilgi zamana ve mekâna göre değiştiği sürece anlam da devam eden bir değişim halindedir.

Dilthey böylesi bir anlamayı gerçekleştirecek olan varlığın (yani insanın) tarihselliğini ısrarla vurgular. Ona göre tarihsellik , insanın ve kültürün var oluş biçimidir. Bu nedenle Dilthey, tarih bilimini tin bilimlerinin en köklüsü sayar. Tarih, insan tininin doğasını tanımlamaya çalışır. Çünkü tarih tek tek bireylerin deneyimlerini içeren ereksel bir yapıdır. Tarihçi de bu belirleme çerçevesinde, her çağda varolan ilkeleri keşfederken geçmişi kendi zihninde yeniden canlandırır ve tarihçi, tarihçi olacaksa yeniden canlandırdığı geçmişi anlamalıdır. Sonuçta anlam insan (düşünme ve bilinç) yaşamının ve tarihinin ürünüdür.

Son olarak Dilthey’a göre hermeneutik, insanın tasarlayıp gerçekleştirdiği her şeyin tarihsel olduğu ve kaldığına ilişkin temel tarihselci teze dayanacaktır. Bu tez aynı zamanda insanın kendisini tanıma/bilme imkanının tarihte bulunduğu tezini de zaten içerir. Bu tanıma/bilme, tek bir edimmiş gibi görünen bir edimler birlikteliği olarak, "anlama" adını alır. Yaşamın ve tarihin herhangi bir dönemi, birçok yönden bir sanat eseri gibi, kurulan, inşa edilen, yaratılan bir şeydir. Bir sanat eseri karşısında nasıl ki tüm benliğimizle, sahip olduğumuz tüm yetilerin birlikte harekete geçmesiyle bir tavır alıyor ve o sanat eserini anlama şansımızı ancak böyle bulabiliyorsak; bir tarihsel dönem de ancak bir edimler birlikteliği olarak "anlama" yoluyla kavranabilir. Ve anlama, bir edim ve yöntem olarak, tarihte tekil halde gerçekleşenleri, yine kendi tekillikleri ile tanıma/bilme edimi ve yöntemidir ve bu edim ve yöntemle elde edilen ilgi de ancak "yorum" adını alabilir. Bilgi, esasında en azından bir değerin veya bir değerler çokluğunun motivasyonu altında gerçekleştirilen bir "yorum"dur; çünkü o, düşünme/bilme, hissetme/değer verme ve arzulama/eyleme yetilerinin bir birlikteliği zemininde elde edilmiştir. Her kuşak kendi çağını ve geçmişi, kendi tekil kalan anlama/yorumlama imkanları altında tanır/bilir. Sonraki kuşaklar, tarihi yine kendi tekil kalan anlama/yorumlama imkanları altında tanıyıp bildikleri gibi, kendilerinden önceki kuşakların tanıyıp bildiklerini de yeniden bir anlama/yorumlama faaliyeti içerisinde irdeleyip değerlendirirler. Tarihsel bir varoluş olarak insan, bu yüzden sürekli bir hermeneutik faaliyet içerisindedir. Tarihle bağımızı evrendeki felsefe, teoloji ve ideolojiler aracılığıyla değil, bitip tükenmeyen ve hep tekil kalan anlama/ yorumlama faaliyetimiz aracılığıyla kurarız.

 

KAYNAKÇA

  1. Doğan Özlem, “Tarihselci Gelenek-Dilthey-Weber-Gademer”, Notos Yayınları, 2018
  2. R. G. Collingwood, “Tarih Tasarımı”, çev. K.Dinçer, Doğu Batı Yayınları, 2017.
  3. Ali Taşkın-Metin Becermen, “Rönesans, Yeniçağ ve 19. Yüzyıl Felsefesi Tarihi”, Sentez Yayıncılık, 2013
  4. Ahmet Cevizci, “Felsefe Sözlüğü: Dilthey, Wilhelm mad.”, Say Yayınları, 2012
  5. Takiyettin Mengüşoğlu, “Felsefeye Giriş”, Doğu Batı Yayınları, 2014
  6. Emre Öztürk, “Hermeneutiğin Tarihsel Dönüşümü”, Journal Of World Of Turks, VOL 1, NO 2 (2009)
  7. Yüksel Çakırca, “İslam’da Tarihselciliğin Tarihi”, Hacettepe Üniversitesi
  8. Doğan Özlem, “Felsefi Hermeneutiğe Geçiş Yolu Olarak Tarihselcilik”, Yazarın, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanlığı'nın daveti üzerine, anılan fakültede 19.03.1999 tarihinde vermiş olduğu konferans metni
  9. Sevra Fırıncıoğulları, “Sosyal Bilimler ve Hermeneutik Üzerine Kısa Bir Değerlendirme”, Sosyoloji Dergisi Yıl: 2016, Sayı 33: 37-48
  10. Recep Demir, “Kur’an “Tefsirinde Tarihselci Yöntem”, Tarih Kültür ve Sanat Araştırmaları Dergisi, Yıl 1, Sayı 1, Mart 2012, Karabük Üniversitesi
  11. Rystan Zhanerke, “Çağdaş Epistemoloji Yaklaşımlarında Tarihselciliğin Rolü”, İstanbul Medeniyet Üniversitesi Yüksek Lisans Tezi, Temmuz-2019
  12. Murat Acet, “Hermeneutik(Yorum Bilgisi): Kısa Bir Tarihçe”, medium.com
  13. Arslan Topkaya, “Felsefi Hermeneutik”, Felsefe ve Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı 4

Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir