Hac ve Müslümanların Vahdeti

Paylaş

Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla,

“Hani Biz İbrahim’e Evin (Kâbe’nin) yerini belirtip hazırladığımız zaman (şöyle emretmiştik:) “Bana hiçbir şeyi ortak koşma, tavaf edenler, kıyam edenler, rükua ve sücuda varanlar için Evimi tertemiz tut.”

(Hac, 26)

“İnsanlar içinde haccı duyur gerek yaya gerekse uzak yollardan (derin vadilerden) gelen yorgun düşmüş develer üstünde sana gelsinler.”

(Hac, 27)

“Kendileri için birtakım yararlara şahid olsunlar ve kendilerine rızık olarak verdiği (kurbanlık) hayvanlar üzerine belli günlerde (kurban adarken) Allah’ın adını ansınlar. Artık bunlardan yiyin ve zorluk çeken yoksulu da doyurun.”

(Hac, 28)

Her dinin sembolleştirdiği birtakım değerler vardır. Peygamberlerin; Allah’ın emriyle ve yardımıyla yaptıkları bazı fiiller ya da geliştirdikleri bazı fikirler, Kur’an-ı Kerim’de sembolleştirilerek ahirete kadar bakî kılınmıştır. Her peygamber bir örnektir. Anlatılan her dönem ve mücadele süreci, insanlığın ahirete kadar karşılaşacağı durumlar karşısında takınması gereken tavrı ve cihad yöntemini insanlara öğretmek içindir. Allah insanları yaratmış ve gönderdiği bu dünya imtihanından, yolculuğundan ve sürgününden nasıl geçmesi gerektiğini peygamberleri aracılığıyla bildirmiştir. Peygamberlerin Cebrail (as) yoluyla Allah’tan aldığı vahiyler, bazen insanın fikrini nasıl şekillendirmesi gerektiğini, bazen de insanın fiilini nasıl şekillendirmesi gerektiğini muhtevasında barındırmaktadır. İşte bu fiil ve fikir şekillendirmelerinden birisi de hac ibadetidir. Hac, İslam’ı özgün kılan, onun ilahî din olduğunu gösteren en büyük kanıtlardandır.

Hac bir şuurdur, şuurlanmaktır. Farklı düşünce ve kültüre sahip milyonlarca Müslümanın haliyle hâllenmektir. Hac, Tevhidi bir öğreti, mahşeri bir provadır. Birlikte hareket edebilmenin yansımasıdır Hac. Ümmet olmanın, bir olmanın yaşandığı zaman ve mekândır Hac. Tüm meşakkatlere rağmen Allah’a doğru yürüyüşün adıdır Hac. Ahidleşmenin, şeytana rağmen nefsî arınmanın adıdır. Arafat’tan Müzdelife’ye, Müzdelife’den Mina’ya yürüyüşün; şeytanlara karşı koyuşun ve Rabb’in önünde onurlu bir duruşun adıdır Hac. Kul olmanın, ümmet olmanın adıdır…

Hac bireyin iç dünyasının evrensel olana açılımı ve toplum hayatının kaynaştırıcı bir mayasıdır. Kâbe ve çevresi için kullanılan “harem” tabiri; bölgedeki bütün ilişkilerin Allah’ın emir ve yasaklarına göre düzenlendiğini, bölgedeki bütün varlıkların ilahi koruma altına alındığını ifade eder. Tavaf, kişiye her şeyin bir başka şey etrafında belli bir düzen içinde döndüğü ve insanın da bu kozmik düzenin bir parçasını teşkil ettiği şuurunu verir. Sa’y, Müslümanın sırf Allah için katıldığı bir yürüyüş, bir arayıştır. Müslüman bu sayede kendisi gibi aynı yola girmiş, aynı niyet ve duyguları taşıyanlarla beraber mücahede etmenin ne demek olduğunu fark eder. Arafat’ta diğer müminlerle bir arada bulunan hacı, kıyafetiyle artık bu dünyayı terk ettiğini gösterir. Haşr ve hesaba çekiliş sahnesini temsilî bir şekilde yaşayarak sorumluluğun ve hesaba çekilmenin idrakine varır. Arafat’ta Rabbine yönelen insan; daha bu dünyada hiçbir yardımcının bulunmadığı şartlarda, O’nun huzurunda durmanın manasını, makam, servet ve ilim gibi üstünlüklerin gerçek değerinin hesaba çekileceği zaman ortaya çıkacağını anlar. Üstünlüğün sadece takvada olmasının ne demek olduğunu kavrar. Hac esnasında çeşitli münasebetlerle yapılan dualar, sadece Allah’a teslim olmanın ve bunu söz ve davranışlarla yaşamanın özlü bir ifadesidir. Özellikle “telbiye” çok anlamlıdır.

“Buyur Allah’ım, buyur! Davetini duydum, sana yöneldim. Şerikin(ortağın) yok Allah’ım! Emrine uydum, kapına geldim. Hamd sanadır; nimet senin, mülk senindir. Şerikin yok Allah’ım!”.

Nihayet orada kesilen kurban, müminin sırf Allah istediği için malından vazgeçebildiğini belirtmesi ve bizzat kendini dahi Allah yolunda kurban edebileceğini ameliyle göstermesi açısından manidardır. Sonuç olarak hac esnasında Müslüman, daha önce teorik olarak edindiği fakat layığı ile yaşayamadığı bir dizi imanî ve ahlâkî özellikler kazanır. Sahip olduğu olumlu nitelikleri ise geliştirir ve sağlamlaştırır. Hac, müminin kendisinin farkına varma sürecidir.

Müminin kendi kendisinin farkına varmasının yanında, müminlerle birlikte hareket edebilme yetisi kazandıracak en önemli ibadetlerden biri de Hacdır. Bu mübarek iklimde Müslümanlar; karşılıklı olarak sevgi, bilgi, edeb, tecrübe ve kültürel alışveriş yapma, birbirlerinden yararlanma imkanına kavuşurlar. Hac, dünyanın her tarafından gelen Müslümanların, aynı amaç için bir araya toplanmalarına ve böylece kolektif bilincin oluşmasına imkân veren evrensel bir olaydır. Dilleri, renkleri, ırkları, ülkeleri, kültürleri, sosyal ve ekonomik durumları farklı olan milyonlarca Müslüman, inanç ve duygu birliği içerisinde yekvücut olduklarını, kardeş olduklarını, bir bütün olduklarını yaşayarak idrak ederler. Bu hâliyle Hac, Müslümanlar arası etkileşim ve iletişim için bulunmaz bir fırsattır. Kısa bir sürede ortak duygu, düşünce ve amacın özümsenmesiyle, aynı toplumun bireyleri olduklarının bilincine varılarak, tüm hayatları boyunca unutamayacakları dostluklar kurulur. Böylece hac; topluluklar arası barış, birliktelik ve dayanışma için de fırsat bahşeder. Müslümanlar; kardeşlik duyguları içinde birbirleriyle tanışıp karşılıklı görüş alışverişinde bulunurlar, problemlerine çözüm ararlar.

Hac, bireyselliğin terk edilip yerine ümmet şuurunun ikame edildiği yerdir. Müslümanlar, birbirlerinden habersiz olarak aynı ideallere yönelik bir gayret içinde bulunduklarını fark ederler. Bu arada kendileri dışında milyonlarca insanın aynı amacı paylaştığı bilincine ulaşırlar. Hac, dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, bütün Müslümanların aynı değerlere sahip olduğu ve bu değerlerin kendileri için ortak bir zemin oluşturduğu gerçeğini ortaya koyar. Hacca giden Müslüman bir ailenin ferdi, bir köyün, bir kasabanın veya bir şehrin sakini olarak beldesinden ayrılır, bir ümmetin ferdi olarak memleketine döner.

Buraya kadar bahsettiklerimiz, olması gereken ve olmasını temenni ettiğimiz şekliyle haccı anlamaktı. Ancak bugün haccın bu şekliyle ve manasıyla ifa edilmediğini müşahede ediyoruz. Her sene ümmet ve vahdet bilincinin yoğun olarak yaşandığı hac ibadetine milyonlarca Müslümanın katılmasına rağmen İslam ümmetinde ihtilaflar derinleşmekte, düşmanlıklar şiddetlenmektedir. Acaba bunun sebebi hacda bile gösteriş ve riyadan sakınamayıp, birçok ibadette olduğu gibi haccı da manadan ve amaçtan uzak, sadece şekle indirgenmiş bir ritüele dönüştürmemiz midir? Yoksa hacdan maksadın sadece ‘hacı’ unvanı alıp yakınlarımıza nispet etmek olduğu mudur? Merhum İkbal’in de söylediği gibi bugün hacılar; hacdan seccade, tesbih, takke getirmeyi bırakıp Hz. Muhammed’in(as) müstekbirlere karşı kıyamını, Hz. İbrahim’in(as) tevhid anlayışını ve Hz. İsmail’in(as) teslimiyetini getirmelidirler. Aksi takdirde vahdette kırılmalar ve savrulmalar devam edecektir. Peygamber Efendi’mizin(sav) vefatından hemen sonrasına kadar dayandırabileceğimiz bu savrulma ve kırılmalar günümüzde zirve noktasına ulaşmış, bunlardan hac ibadeti de nasibini almıştır. Özellikle son 250-300 yıl içinde Müslümanlar, modernitenin etkisiyle birlikte fiilen olmasa da kalben ve aklen kıblesini/merkezini/amacını kaybetmiştir. Bu kıble kaybedişiyle birlikte; kalpte ve akılda tevhid, ümmette ve millet-i İbrahim’de vahdet paramparça olmuştur. Tekrar hacca dönecek olursak bugün hac ibadetinin ifa edildiği yer, şehirlerin anası, emin belde olan Mekke’nin güvenliği ve imarı vahşi kapitalizme esir edilmiştir.

Yukarıda değindiğimiz kıble kaybedişini ve vahdet parçalanmasını en derinden yaşayan Suud ailesi ve müsrif bireyleri; aziz Mekke şehrinin güvenliğini Amerika ve İsrailli dostlarıyla birlikte sağlamaktadır. Kâbe’nin çevresine diktiği beton kazıklarla, rantsal dönüşümün en şereflisini(!) gerçekleştirmekte, yetmezmiş gibi bu utanç eserlerinin tepesine Allah lafzını yazıp, bunlara Zemzem Tower adını vererek israfı meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Kâbe’yi tavaf ederken Müslümanların başının üzerinde Demokles’in kılıcı gibi dönen vinçleri de es geçmemek gerekir. Nitekim ara ara vinç kazalarıyla vefat eden onlarca hacının haberlerini almaktayız. Bütün bunların bilincinde olan bir Müslüman için haccın vahdet öğretisiyle bütünleşmesinin ne kadar zor olduğunu varın siz düşünün…

Yazımızı sonlandırırken vurguladığımız; Mekke’nin işgal altında olma durumu, biz Müslümanların en çok kafa yorması gereken meselelerden biridir.  Mekke işgalden kurtarılmadan hac ibadetinin insanları dönüştürebilmesi çok zor görünmektedir. Peki, Mekke’nin işgalden kurtarılması nasıl mümkün olabilir? Elbette bu soruya verilebilecek ilk cevap İslami şuuru ve bilinci tekrardan inşa etmek olacaktır. Müslümanlar olarak öncelikle işgale uğramış kalplerimizi, düşüncelerimizi, eylemlerimizi ve dünyaya bakış açımızı İslami ve İlahi öğretilerle işgalden kurtarmalıyız. Siyasi, iktisadi ve ilmi anlamda tarumar edilen değerlerimizi yeniden ıslah etmeliyiz. Tarih boyunca bu üç alanda ilahlık taslamış olan şirk, bu alanlarda insanın Rabbiyle bağlantısını koparmıştır. Ancak inanmaktayız ki Müslümanlar, emredildikleri gibi dosdoğru olursa Allah’ın vaadi gereği tevhid üstün gelecektir. Hakkın batılı, İbrahim’in Nemrud’u, Musa’nın Firavun’u, Hüseyin’in Yezid’i zail ettiği gibi Müslümanlar da şirki zail edecek. Yazının başında verdiğimiz ilk ayette belirtildiği gibi Allah’ın evini şirkten temizleyecek, tevhidi hâkim kılacaktır. İşte o zaman Hac tekrardan bireysel ve toplumsal devrimlerin gerçekleştiği bir ibadet olmaya başlayacaktır.

Hamd Allah’a, salât Resulüne ve selam müstekbirlerin zulmüne direnen tüm Müslümanların üzerine olsun…

 

Fuat Karaca kaleme aldı…


Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir