Gerçeğin Ağırlığından Simurangların Hafifliğine Kaçış: “S1M0NE”

Paylaş

Ünlü senarist ve yönetmen Andrew Niccol’un kontrol toplumu ve onun içinde yaşamaya hapsolmuş bireyleri konu edinen filmlerinden biri olan Simone, sahteliğe maruz kalan bireylerin ve toplumun bir nevi özetini seyrettirmektedir izleyiciye. Baudrillard ile literatüre geçen ‘simülasyon’ kavramı üzerinden öykülenen film, sistem üzerine bir eleştiri yaparken -garip bir açmaz olarak- aynı zamanda izleyicilerde sistemin de reklamını yapıyor imajı oluşturmaktadır. Baudrillard’ın bu kavramına göre ‘gerçeklik’; kapitalizm ve kitle iletişim araçları tarafından emilerek başka bir gerçekliğe dönüşmekte ve gerçek olanla olmayan arasındaki ayrım kalkarak bunun yerini simülarglar almaktadır.

Başrollerinde usta oyuncu Al Pacino, Rachel Roberts ve Catherine Keener gibi isimlerin yer aldığı film 2002 yılında gösterime girmiştir. Filmin konusuna gelince; filmde Oscar’a aday olarak gösterilen başarılı yönetmen Victor Taransky çekeceği son filmin başrol oyuncusunun kaprisleri ile baş edemeyince kariyeri bu durumdan olumsuz etkilenmeye başlar ve sanatçıların bu tarzdaki davranışları yüzünden hayalindeki sinema anlayışını gerçekleştiremeyeceğini düşünerek umutsuzluğa kapılan yönetmenin imdadına, kendisinin sanal olarak yarattığı ilk sentetik aktris ;S1m0ne yetişir. Kimsenin bilmediği ve tanımadığı bu isim aniden büyük bir şöhrete kavuşur. Bu noktadan sonra ise film, yönetmenin içsel hesaplaşmalarını ve kitle toplumunun -gerçek ya da sanal hangi tarzda olursa olsun- nasıl etkilendiğinin ve yönetildiğinin, imaj yaratmanın toplumlar üzerinde ne derece etkili olduğunun parametrelerini sunmaktadır.

Kitleleri memnun ve tatmin etmek adına yapılan projeler ile verimli sonuçlar alınamayacağını düşünen ve kendi sanatsal farkını ortaya koymaya çalışan Taransky, buna rağmen filmlerinin sadece kendini ifade eden ve seyircisi olmayan türden olmasını da engellemeye çalışarak aslında sinemanın eğitsel yönüne dikkat çekerek sinemayı araçsallaştırmaktadır. Piyasadaki  oyuncuların teknik açıdan kaliteli ancak insani açıdan çekilemeyen kaprisli yanları; insanların –somut olarak bir gerçekliği olmasa da- kusursuzluğu ve ulaşılamayanı arzulaması; sistemin kaçınılmaz sonucu olarak ortaya çıkan rekabet ile yoğrulan sanat anlayışı neticesinde yönetmen, başarının ve takdirin altında ezilmiş ve “bir gerçeklik” oluşturmaya çalışırken ironik bir şekilde kendi gerçekliğinde kaybolarak sistemin bir parçası haline gelmiştir.

Günümüzde hızla gelişen ve yaşantımızdaki hâkimiyeti giderek artan teknolojinin her alana sirayet etmesi ile yepyeni bir çağın oluşumuna tanık olmaktayız. Bu ilerlemenin hangi boyutlara ulaşacağı ve toplumun bu durumdan nasıl ve ne düzeyde etkileneceği üzerine birçok sanatçı ve yazar olası kehanetler üretmektedir. Örneğin; George Orwell’ın “1984”ü, Aldous Huxley’in “Cesur Yeni Dünya”sı, Ray Bradbury’nin “Fahrenheit 451”i, Andrew Niccol’un “Gattaca”sı… Geleceğin dünyasına olumsuz bir tablo çizerken, Francis Bacon’ın “Yeni Atlantis”i, Ursula K. Le Guin’in “Hep Yuvaya Dönmek”i, Thomas More’un “Utopia”sı ise son derece olumlu bir dünya tasviri yapmaktadır. Yaşadığımız çağa biraz baktığımızda ise -ünlü distopya yazarlarının da ısrarla vurguladığı gibi- insanın hızla kendisinden uzaklaştığını ve kendisine yabancılaştığını görmekteyiz.

Özellikle görselliğin sunduğu imkânlar sayesinde inşa edilmeye çalışılan yeni tip bireylerin erdemli ve ilkeli bir hayattan hızla uzaklaşarak, haz merkezli ve ben odaklı bir yaşama doğru evrildiklerini görmekteyiz. Bu yönelişte ise sinemanın toplum üzerindeki dönüştürücü etkisi oldukça yüksek bir etkiye sahip. Her ses ve görüntü -biz onu anlamlandıralım ya da anlamlandırmayalım- kişinin algı ve bilinç dünyasını şekillendirmede önemli birer unsurdur. Kişinin film ve roman karakterleri ile özdeşim kurmaya ve onlara benzemeye çalışması ve sonuçta da bir dönüşüm yaşaması bu algılamaların doğal bir sonucudur.

Son olarak; ekran dünyasının açmazlarını ve girdaplarını başarılı bir şekilde sunan film, ait olduğu toplumun kültürel ve toplumsal kodlarını başarılı bir şekilde tahlil etmektedir. Filmde fark edilemeyecek şekilde aralara sıkıştırılan ince mesajlar –örneğin bozuk aile ilişkileri,evladını araba ile etkilemeye çalışan baba, kibrin meşrulaştırılmaya çalışılması, oluşturulan sahte imajın hiçbir şekilde olumsuzlanmaması, popüler olmanın insan davranışlarının kötü de olsa normalliğini ve kabulünü sağlaması vs- sisteme rağmen sistem için yapılan ve sisteme iyi bir şekilde hizmet eden filmin Amerikan zihniyetinin bir ürünü olduğu unutulmamalıdır.


Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir