Farabi’nin Nübüvvet Nazariyesi Bağlamında Felsefesine Kısa Bir Bakış

Paylaş

Farabi’nin Türkistan'ın Farab şehri yakınlarındaki Vesiç'te yaklaşık 258 (871-72) yılında doğduğu sanılmaktadır. Babasının Vesiç Kalesi kumandanı olduğu dışında ailesi hakkında bilgi yoktur. Sâmânîler Devleti'nin hâkimiyetinde önemli bir eğitim ve kültür merkezi konumunda bulunan Farab'da eğitim programının dini, eğitim dilinin ise Arapça olduğu, Farsçanın da kısmen edebiyat dili olarak okutulduğu bilinmekte ve bu ortamda Farabi'nin iyi bir tahsil gördüğü anlaşılmaktadır. Ancak ana yurdundaki bu eğitimin ayrıntıları ve hocalarının kimler olduğu hakkında bilgi mevcut değildir. 

Farabi ilim tahsili için bilinmeyen bir tarihte bulunduğu yerden ayrılarak hayatı boyunca süren bir yolculuğa başlamıştır. Klasik kaynaklara bakıldığında ilim yolculuğunda önce Buhara, Semerkant, Merv ve Belh gibi kendi bölgesinin veya İran'ın önemli ilim ve kültür merkezlerini ziyaret ettiği, daha sonra Bağdat'a vardığı tahmin edilmektedir.

Kendisini tam anlamıyla ilme adamış bir ömür geçiren Farabi’nin –farklı rivayetler olmakla birlikte- 200'e yakın eserinin olduğu bilinmektedir. Din, matematik, metafizik, mantık, astronomi, pozitif bilimler, musiki gibi pek çok alanda eserler vermiştir. Eserlerine baktığımızda Farabi’nin felsefe ile uğraşan ve metafizik üzerine iddialarda bulunan bir filozoftan ziyade insana dair hemen hemen her konu hakkında az çok söz sahibi olan bir hakîm (bilge) olduğu kanaatine varırız. “Farabi’nin düşüncelerinin merkezini ‘insan’ teşkil etmektedir. Çünkü o(insan), fizik ile metafizik âlem arasında köprü vazifesi görmektedir.”

VII. yüzyılın sonlarına doğru İslam dünyasında başlayan Pehlevîce, Süryânîce ve Grekçe’den Arapça’ya yapılan tercüme faaliyetleri X. yüzyıla kadar sürmüştür ve bu faaliyetler İslam toplumunda ilmi anlamda büyük değişikliklerin başlangıcı olmuştur. Özellikle felsefe alanında yapılan çalışmalara bakacak olursak, antik yunan filozoflarının ve Plotinus ile başlayan Neoplatonist filozofların tanrı ve evren hakkında, metafizik hakkındaki teorilerinin anlaşılması için Müslüman filozofların yazdığı şerhler, İslam felsefesine yeni bir boyut kazandırmıştır. 

Neoplatonist sürecin İslam felsefesindeki öncü ismi olan Farabi ayrıca Aristo mantığının da en önemli temsilcisidir. Bu durum Farabi’nin Aristo’dan sonra “Muallim-i Sani” olarak anılmasına sebep olmuştur. 

Aynı zamanda bir sistem filozofu olan Farabi, felsefi sistemini kurarken birbirlerine zıt iki felsefi akım olan Platon ve Aristo felsefesini uzlaştırmaya çalışmıştır. Böyle bir teşebbüste bulunmasının en temel nedeni ise “tek hakikat” ilkesidir. Farabi’ye göre hakikat tektir ve taaddüt etmez. Platon ve Aristo hakikati söylediklerine göre, bulundukları zaman ve söylemlerindeki değişiklik ilk bakışta farklı oldukları izlenimini bırakır fakat bunlar yorumlanarak ortak bir paydaya çekilebilir.

Tüm sistem filozoflarında olduğu gibi Farabi’ye göre de problemlere cevap ararken sistemin bütününe ters düşmeyecek şekilde çözümlenmelidir. Söylenen her şey sistemin genel mantığına aykırı olmayacak bir tutarlılıkta olmalıdır. Bu sistem sayesinde farklı ve çeşitli düşünce ve felsefeleri uzlaştırıyor olmasına rağmen Farabi’nin sisteminde mantıksal bir bütünlük ve ahenk söz konusudur. Bundan dolayı Farabi’nin felsefesini parçacı bir yaklaşımla incelemek oldukça zordur.  Ele alınan herhangi bir konu düşünce sisteminde birçok şeyle birlikte açıklığa kavuşturulabilir.

Farabi’ye göre felsefe varlığın bilgisidir yani bütün kâinatı önümüze seren her şeyi kuşatan külli bir ilimdir. Varlığın ilk sebebini ve gayesini araştıran filozofun bilgisi de bundan dolayı küllidir.

Varlık kavramı onun için en külli kavramdır çünkü ondan daha kapsayıcı bir kavram yoktur. Bundan dolayı varlığın tanımı yapılamaz. Varlığa dair söylenen hiçbir şey bilgimize yeni bir şey katmaz, sadece bilineni tekrarlamaktan ibaret kalır.

Bir varlık; zorunlu ya da mümkün olabilir. Zorunlu varlık özü itibariyle hiçbir şeye muhtaç olmayan yokluğu imkânsız olan varlıktır. Mümkün varlık ise varlığı bir sebebe bağlı olan, varlığını başka bir şeyden alan, yokluğu ve varlığı mümkün olan varlıktır. Mümkün varlıklarda sonsuz bir sebep zinciri yoktur, ilk sebep en salt ve en mükemmel olan zorunlu varlıktır.  

Farabi tanrı-varlık arasındaki ilişkiyi dini geleneğin dışına çıkarak sudur teorisiyle açıklamıştır. “Sudur teorisiyle Farabi ezeli olanla sonradan olan, değişmeyenle değişikliğe uğrayan, bir ve mutlak olanla çok ve mümkün olan varlıklar arasındaki ilişkiyi belirlemek, böylece bütün kâinatı hiyerarşik bir sistem içinde yorumlamak istemiştir.” 

Sudur teorisine göre mutlak varlık olan Tanrı salt akıldır. Sudur ise tanrının kendini düşünmesiyle diğer mahlûkatın belli bir hiyerarşik sıraya göre ondan zorunlu olarak çıkmasıdır. Tanrı’nın kendi zatını bilmesiyle manevi bir güç olan 1. Akıl ortaya çıkar. 1. Aklın Tanrıyı düşünmesiyle 2. Akıl, 1. Aklın kendini düşünmesiyle birinci göğün nefsi ve maddesi ortaya çıkar. Bu şekilde aşamalı olarak 9 akıl ve 9 felek meydana gelir. Bu kısım ay üstü âlemi teşkil eder. Ay küresinin aklı olan faal aklın(10. Akıl) tanrıyı düşünmesiyle ay altı âlem meydana gelir. 

Farabi Ay üstü âlem ve ay altı âlem olmak üzere bütün varlık alanını iki kısma ayırır. Ay üstü varlıkların maddeleri tek ve basit olduğu için bu varlıkların zıtları yoktur. Kesintisiz olarak dairevi hareket ederler. Farabi’nin kozmolojisinde dairesel hareket mükemmel varlık alanına özeldir. Ay altı varlıkların hareketi ise bundan dolayı doğrusaldır. 

Ay üstü varlıklar ve faal aklın katkısı ile ay altı âleme ait olan 4 unsur meydana gelir. Ay altı varlıklar madde ve suretten oluşur bundan dolayı basit varlıklar değildir. Ay altı âlemde hareket; yer değiştirme, dönüşüm, artma, eksilme, oluş ve bozuluş olarak sayılabilir. Ay üstü âlem ulvi varlık alanına işaret ederken ay altı âlem ise süfli varlık alanına işaret eder.

İnsan süfli varlık alanı içerisinde bulunan diğer varlıklardan farklı olarak ruhuyla ilahi olana, bedeni ile maddi olana bağlıdır ve bundan dolayı insan iki varlık alanını da içinde barındırır. Bu iki zıtlığı içinde barındıran insan ilahi olana meylettikçe yücelme yaşarken süfli olana meylettikçe düşüş içerisindedir. İnsanın mutluluğunu, psikolojik değişimlerini bu yükseliş ve düşüş ile açıklamak mümkündür. 

Farabi’ye göre insanın ulaşabileceği en yüksek başarı ve gerçek mutluluk, ilahi olana ulaşmak ve ilahi bir varlık olmaktır. Bu ise ancak insanın maddi varlığından uzaklaşarak ilahi ve ulvi olana yaklaşmasıyla mümkündür. Farabi’nin en yüce mutluluk olarak tanımladığı bu olay insan zihninin bir takım aşamalardan geçerek zihnin ulaşabileceği son noktaya yani faal akıl düzeyine çıkmasıdır.  Bunu gerçekleştirebilenler ise yalnızca peygamberler ve gerçek filozoflardır. 

Sudur teorisinde yer alan faal akıl, ulvi âlem ile süfli âlem arasında bir geçiş unsuru, ay altı âlemde var olan tüm oluş, bozuluş ve değişimlerin kaynağı olarak görülür. Aynı zamanda faal akıl bu dünyada insan zihninin malzemesi olan bilginin de kaynağıdır. "İnsanı insan yapan düşünme gücünü ve ay-altı âlemde bulunan her şeyi kuvveden fiile çıkaran, başka bir deyişle, yok hükmünde bulunmaktan varlığa çıkaran ve insana en yüce mutluluğa ulaşma imkânlarını hazırlayan Faal Akıl, aynı zamanda insan bilgisinin de yegâne kaynağıdır.  Faal akıl düzeyine ulaşmış bir insan en yüce mutluluğa erişmiş olur. ” 

Farabi özel bir bilgi türü olan vahyin de kaynağı olarak faal aklı gösterir. Vahiy,  insan nefsi ile faal akıl arasında gerçekleşen psikolojik bir olaydır. İnsanın faal akıl düzeyine ulaşıp vahiy alması yine faal akıl gözetiminde gerçekleşen psikolojik ve epistemolojik ilerlemesine bağlıdır. 

İnsan zihninin faal akıl ile iletişim kurabilmesi için maddi alandan tamamen sıyrılmış olması ve psikolojik olarak da buna hazır bulunması gerekir. Çünkü "bir varlığın akıl olmasına ve bilfiil düşünmesine engel olan şey maddedir"

İnsan aklı faal akıl düzeyine gelmeden önce bil kuvve akıl, bilfiil akıl ve son olarak ta müstefad akıl düzeyine gelmiş bulunması gerekir. Müstefad akıl ile faal akıl arasında başka bir mertebe yoktur. Bu dereceye gelen herkes faal akıl ile iletişime geçebilir. 

Farabi’ye göre felsefi bilgi ve dini bilgi her ikisi de hakikati anlatan ve aynı kaynaktan neşet etmiş temel bilgi türleridir. Bundan dolayı Faal akıl düzeyine yalnızca peygamberlerin ve gerçek filozofların gelebildiğini söyler.

Fakat faal akıl ile kurulan bu iletişim filozof ve nebi de bazı değişiklikler göstermektedir. 

"Faal Akıl, Allah'tan gelen vahyi müstefad akıl aracılığıyla münfail 'akla, sonra da mütehayyile gücüne yayar. (O insan), Faal Aklın, münfail aklına verdiği şeyle, tam anlamıyla bilge {hâkim),  filozof ve düşünür (mütaakkil) olur. Faal Aklın mütehayyile gücüne verdiği şeyle de, gelecekten haber veren bir nebi olur. " 

Felsefi bilginin taakkule, dini bilginin ise tahayyüle dayanıyor olması dini bilginin evrensel bir nitelik taşıması gerektiğinden kaynaklanmaktadır. Toplumun tamamını göz önünde bulundurduğumuzda bir kısmı bilgiyi düşünerek bilirken bir kısmı ise örnekler ve somutlaştırmalar sayesinde hayal ederek bilebilir. Farabi’ ye göre toplumun büyük bir kısmını hayal ederek bilenler oluşturduğu ve dinin evrensel ölçekte kabul görmesi gerektiği için dini bilgi nebinin muhayyilesine gelir. Burada Farabi’nin eleştirildiği gibi felsefi bilginin 1. sırada yer alması söz konusu değildir. Farabi’nin kurduğu düşünce sisteminde nübüvvet ve vahiy de uyumlu bir bütünlük oluşturur.

Farabi’nin ahlak anlayışında, bilgi anlayışında ve devlet anlayışında ortak olan nokta saadete ulaşma arzusudur. İnsanın bu dünyadaki en temel amacı es-saadetü’l-kusva ya ulaşmaktır. Bunun gerçekleştirilmesi için insanın gerçek bilgiye, gerçek ahlaka ve doğru insanlar tarafından yönetilen bir devlete ihtiyacı vardır. Erdemli Toplum olarak isimlendirdiği bu toplum insanın bu amacını gerçekleştirmesi için en uygun ortamdır. 

Erdemli toplumun başkanı filozof olmalı, ilahi âlemdeki yönetimi örnek alan ve yeryüzünde en yüce varlık olan ilk başkanı örnek almalıdır.

Farabi’ye göre toplumu yöneten kişinin herkese hitap edebilecek yeteneğe sahip olması gerekir. Bundan dolayı başkan hem teorik hem de pratik felsefeyi bilmelidir. Bunun içindir ki, o, "felsefesinin en yüksek noktasında. Başkanı, filozofu ve Peygamberi birleştirir. Felsefe olmadan, başkan, saadetin ne olduğunu kavrayamaz (taakkul edemez); hayal gücü olmadan da mutluluğun idraki için gerekli olan kanun yapma ve dolayısıyla siyasi, bir çerçeve ortaya koyma imkânını bulamaz."

Kısaca nübüvvet ile ilişkili bazı görüşlerini ele aldığımız Farabi, bazı noktalarda eleştirilse de kurduğu felsefi doktrin kısa zamanda yetiştirdiği öğrenciler ve yazdığı eserler vasıtasıyla tüm islam coğrafyasına yayılmıştır. 

Mantık alanında yazdığı eserlerden yalnızca Müslüman müellifler değil latin müellifler de faydalanmıştır. 

Kaynağını Platon ve Aristo felsefesinden alan sudur nazariyesi ve buna bağlı nübüvvet ve saadet nazariyeleri,  başta İbn-Sina olmak üzere ortaçağ Müslüman ve Latin filozofların dikkatini çekmiştir. 

Farabi’nin din felsefesi alanında en önemli görüşü olan nübüvvet nazariyesini İbn-Sina benimsemiş ve geliştirmiştir. Bunun dışında yeniçağ filozofu olan Spinoza da vahiy ve ilhamın muhayyile gücünün bir fonksiyonu olduğunu savunmuştur.

 

Kaynakça

  1. Diyanet İslam Ansiklopedisi Farabi Maddesi
  2. Farabi’nin Nübüvvet Öğretisi / Prof. Dr. Yaşar Aydınlı
  3. 10. Yüzyıldan 21. Yüzyıla Farabi / Ejder Okumuş
  4. Farabi / Prof. Dr. Fahrettin Olguner

 


Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir