Entelektüel: Sürgün ,Marjinal ,Yabancı-Edward W. Said

Paylaş

“ENTELEKTÜEL” ÜZERİNE BİR ANALİZ

1948 Bertrand Russell’ın başlattığı Reith Konferansları’nın 1993 yılındaki gündemi Edward Said olmuştur.  Konferansın ana teması,  ilk etapta toplumdan soyutlanmış, burnu büyük tabirini akıllara getiren ‘Entelektüel’dir. Entelektüel, E. Said’ in verdiği konferansların yayımlanmış halidir.

Kitabın “ Entelektüel’in Temsil Ettikleri” başlığı altındaki ilk bölümünde Edward Said İtalyan Marksist Gramsci’nin ve Julien Benda’nın entelektüel kavramıyla ilgili fikirlerini karşılaştırmaya tabi tuttuktan sonra kendi kavramsallaştırmasını paylaşmaktadır. Yazar Gramsci’nin 20.yüzyılda endüstriyle birlikte ‘entelektüel’ kesimin konumunun değiştiği ve uzmanlaşmış olmakla birlikte mülkiyeti elinde bulunduran sınıfların yerini aldığı doğrultusundaki savının gerçekle daha çok uyuştuğunu düşünmesine rağmen ona göre entelektüel; kimsenin boyunduruğu altına girmeyen, insanların zihin konforunu bozan, herhangi bir sınıfın üyesi olmayan, kendine özgü mevcudiyetleri olan bir birey olmalıdır.

‘Milletlere ve Geleneklere Pes Etmemek’ adındaki ikinci başlıkta her insanın belli bir dil, din, kültür ve gelenek içinde dünyaya geldiği realitesinden yola çıkarak entelektüellerin kendilerine özgü tarihsel bir geçmişlerinin olduğunu dile getirmektedir. Buna karşın, bulunduğu kültür ile organik bağlarını dengede tutabilen ‘evrensel bir entelektüel’den söz etmektedir. Entelektüelde olmaması gereken tarafgirlik yönünü, medyayı ve dünya sahnesindeki siyasi olayları örnek göstererek açıklayan yazar, entelektüelin her zaman bir bağlılık sorunu yaşamasının kaçınılmaz olduğunu fakat görevinin ırkların ve milletlerin sorunlarını adalete uygun bir şekilde, objektif olarak birbirleriyle ilişkilendirmek olduğunu düşünmektedir.

Benda’nın tanımına göre gerçek entelektüel “kazığa bağlanıp yakılma, sürgüne gönderilme, çarmıha gerilme” riskine girmek zorundadır. Edward Said kitabının üçüncü bölümü olan ‘Entelektüel Sürgün: Göçmenler ve Marjinaller’de sürgünün genel bir tanımını yapmış, sürgündeki sıkıntının sadece kişinin yuvasından ayrılmak olmadığını söylemiştir. Yazar bu bağlamda asıl bunalımın ve sürgünün kişinin geride bırakmak zorunda olduğu yer ile yeni yaşam yeri arasında yaşadığı gelgitler olduğunu düşünmektedir. “De facto” bir durum olan sürgünü, tarihsel bir olgu olarak değil de entelektüelin sürgün halini her zaman aynı toplum içinde yaşamış fakat bulunduğu topluma angaje olmayan kişiler üzerinden tarif etmektedir. Sürgündeki bu kişilerin yazarın kendi tabiriyle  ’evet-diyiciler‘ sınıfından değil ‘hayır-diyiciler’ sınıfından olması gerektiğine dikkat çekmektedir. Bu bağlamda da yazar “efradını cami ağyarını mani” bir tanım olduğunu düşündüğü için olsa gerek, entelektüele “sürgün” demektedir.

Edward Said’in entelektüeli profesyoneller ve amatörler olarak ikiye ayırdığı dördüncü bölümde Profesyonelizm ile kastettiği şey “bir entelektüel olarak yaptığınız işi geçim kaygısıyla, sabah dokuz akşam beş arasında yaptığınız bir şey diye düşünmenizdir. Denizi bulandırmamanız, kabul edilmiş paradigmaların ya da sınırların dışına çıkmamanız, pazarlanabilir ve öncelikle de ‘prezantabl’ olmak uğruna kendinizi ’aman bir tatsızlık çıkmasın’ da diye düşünen, apolitik ve ‘nesnel’ biri haline getirmenizdir”.  Amatörizmi kısaca özetlersek, kişiyi zincir altına alan her türlü şeye rağmen düşünme ve hareket etme konusunda taviz vermemektir. Yazar entelektüelin uzmanlık ve iktidar gibi baskılara maruz kaldığını dünyada hegemonyasını sürdüren ülkeler çapında örnekler vererek açıklamaktadır.

‘İktidara Hakikati Söylemek’ başlığındaki beşinci bölümde önceki bölümlerde ki konuları biraz daha açarak ele alan yazarın üstünde özenle durduğu konu ‘evrensel değerler’ ütopyasıdır. Edward Said entelektüel hilesi dediği başka milletlerin ayıplarını eleştirerek kendi milletine söz söylememe davranışını Fransız entelektüel Tocqueville’nın Amerika’nın Kızılderilere yaptıklarını kaleme alırken Cezayir’de yaşananlar karşısında üç maymunu oynamasını eleştirerek anlatmaktadır. Yazarın dilinden konuyu özetlersek: ”…milletler arasında farkları gizli hiyerarşilere, tercihlere ve değerlendirmelere tabi tutmayan bir adalet ve hakkaniyet kavrayışına sarsılmaz bir inanç duyulması halinde, bu alana etkili bir müdahalede bulunmanın bir anlamı olabilir”.

Kitabın son bölümünde ‘Tanrılar Hep İflas Eder’ derken entelektüelin en büyük handikabı, fikir dünyasının bir kurumun veyahut bir otoritenin amaçları doğrultusunda işlevini yerine getirmesi olarak değerlendirilir. Edward Said ‘herhangi bir türden siyasi bir tanrıya inanmayı ve o tanrının saflarına katılmayı karşıyım’ diyerek bu konudaki düşüncesini açıkça ifade ederek bir entelektüelin laik bir varlık olduğunu savunmaktadır. Entelektüelin seküler olması gerektiği noktasında özel vurguları olan yazarın Batı’nın bilimsel bilgi kriterlerini bu konuda çokça benimsediği söylenebilir.

Edward Said entelektüel hakkında tanımlamalar yaparken bazı tanımların içine kendisini de dâhil etmektedir. Konuları anlatırken farklı düşünceler etrafında alıntı yapması ve kaynak sunması objektifliğini korumaya çalıştığını göstermektedir. Kitapta geçen roman,  bazı siyasi olaylar ve entelektüel olarak nitelendirebileceğimiz şahıslar hakkında bilgi edinmek konuyu daha anlaşılır kılacaktır. Kitap genel olarak her şeye muhalif ve tanrı da dahil tam bir bağımsız entelektüel tipini sunmaktadır. Nihayetinde Edward Said bir entelektüelin nasıl olma/ma/sı gerektiğini anlatarak entelektüeli tanımlamaktadır…

Fatma Şen Kayar kaleme aldı…

 


Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir