Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Projesine Ait Etkinlik Kitaplarının İncelenmesi Ve Projeye Eleştirel Bir Bakış

Paylaş

ETCEP’E GENEL BİR BAKIŞ

ETCEP, UNESCO’nun 2009 yılında cinsiyete duyarlı okulların sahip olması gereken özellikleri ortaya koyabilmek amacıyla geliştirdiği kriterler göz önünde bulundurularak; 2014-2016 yıllarını kapsayan süreçte Milli Eğitim Bakanlığı tarafından, toplam 10 il ve 40 pilot okulda uygulanan bir çalışmadır. Bu çalışmada kullanılan ETCEP standartlarını gösteren kitap ile derslerde kullanılmak üzere hazırlanan örnek etkinlikleri içeren kitaplar incelenerek toplumumuzun dini, kültürel değerlerine ve insan fıtratına ters düşen ögeler değerlendirilmiştir. ETCEP etkinlik kitaplarına yönelik bu değerlendirme yazısının Müslüman toplumu için fayda sağlamasını, özellikle genç neslimizin ifsadına yönelik bu tür çalışmaların yenilenmemesini Rabbimizden niyaz ederiz.

ETCEP internet sitesinde yayınlanan, öğrenciler üzerinde yapılan araştırma sonucu ile ilgili şu ifadelere yer verilmiştir:
- ‘Araştırma bulguları, pilot okullardaki öğrencilerin toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda genelde geleneksel görüş ve tutumlara sahip olduklarını, erkek öğrencilerin kızlara göre daha fazla geleneksel görüşte olduklarını, toplumsal cinsiyet rollerini genelde aileden öğrendiklerini, ailenin yanı sıra okul, kitaplar, televizyon ve internetin en çok sözü edilen kaynaklar arasında olduğunu göstermektedir.’

Geleneksel görüş ve tutumlar ayrımcı olmak zorunda mıdır? ‘Gelenek’ her zaman insanları ayrımcılığa, kadınları ezmeye ve daha pek çok kötü davranışa mı yönlendirir? Geleneksel görüş gibi genel ifadelerle ayrımcılık yapıldığının iddia edilmesi; toplumun binlerce yıldır taşıdığı değerleri yok saymayı öngörmektedir. Bu açık açık ifade edilmese de toplumsal cinsiyet rollerinin dini, kültürel ve geleneksel kaynaklardan, ‘aile’nin aktarımıyla öğrenildiğinin ifade edilmesi, ayrımcılığa temel olarak da aslında bu değerleri göstermektedir. Yani TCE savunucularına göre ‘din’, ‘kültür’, ‘gelenek’ ve ‘aile’ yoluyla çocuklar eşitliğe dayanmayan toplumsal rolleri öğrenmektedir. Burada bir toplumun varlığının ve devamının en önemli göstergeleri olan değerlere çirkince bir saldırı olduğu apaçık ortadadır. Kimi insanlarca dinin, ya da örfi kuralların, geleneğin yanlış anlaşılması ve bazı yanlış uygulamalar içinde olunması, binlerce yıldır toplumu ayakta tutan bu değerlerin tümden yok sayılmasına asla sebep gösterilemez. Bu projede, “Yanlışları ayıklayalım doğrularımız yine bizim olsun” gibi iyi niyetli bir yaklaşım maalesef görülmemektedir. Çünkü projede kullanılan ifadeler bizi var eden pek çok iyi ve güzel değerin de kötüleriyle birlikte adeta çöpe atılmasını, yok sayılmasını öngörmektedir. Dini, kültürel ve geleneksel ögelerin kadın ve toplum üzerindeki yanlış uygulamaları konuşulurken, aynı zamanda bir milleti var eden bu unsurların gerekli ve faydalı yanlarından hiçbir şekilde bahsedilmemektedir. Buradan da anlaşılacağı gibi iyi niyetli bir yaklaşım söz konusu değildir. ETCEP’de adeta toplumun temel yapı taşlarına dinamit yerleştirircesine ifadeler kullanılmıştır. Bu projeyle birlikte öğrenciler kendi kültürel değerlerine adım adım yabancılaştırılmak istenmektedir. Bu projenin uygulanması ve yaygınlaştırılması sonucunda yıllar sonra toplumda ne gibi sorunlar oluşacağı ise üzerinde düşünülmeyen bir konudur.

MEB tarafından hazırlanmış Toplumsal Cinsiyet Eşitliğine Duyarlı Okul Standartları Kılavuzu kitabında toplumsal cinsiyetle ilgili şu ifadelere yer verilmiştir: 'Toplumsal cinsiyet kavramı, kadın ve erkekler arasındaki farklılıkların sadece biyolojik farklılıklar olmadığını vurguladığı gibi, bu biyolojik farklılıkların sonucu olarak ortaya çıkan bazı sosyal ve kültürel değerlerin oluşturduğu farklılıklara da işaret etmektedir. Bu sosyal ve kültürel değerler bir yandan bireylerin yaşantılarını kısıtlarken diğer yandan da eşitsizlikleri beslemektedir.'

TCE ile ilgili yapılan açıklamalarda kadın ve erkek rollerinin toplumsal değerler tarafından belirlendiği söylenir. Ancak yukarıdaki açıklamada aslında toplumdaki sosyal ve kültürel değerlerin yani toplumdaki kadın- erkek rollerinin cinsiyetler arasındaki biyolojik farklılıkların bir sonucu olarak ortaya çıktığı kabul edilmiştir. Buna rağmen yazının devamında bu sosyal ve kültürel değerlerin bireyleri kısıtladığı ve eşitsizliklere yol açtığı dile getirilmiştir.

Eğer ki toplumdaki kadın- erkek rollerinin temelinde biyolojik farklılıklar da yatıyorsa, bu rollerin kadın ve erkeği kısıtladığını ve onlara bir haksızlık olduğunu söylemek ne kadar doğrudur? Madem kadın ve erkek arasında biyolojik farklılıklar bulunduğu herkes tarafından bilinen bir gerçektir, bunların toplumdaki kadın ve erkek rollerinde de etkili olacağı kabul edilmelidir. "Toplumsal cinsiyet, kadın ve erkeğe tamamıyla toplumdaki dinî, sosyal ve kültürel değerler tarafından yüklenmiştir ve bunları kabullenmek kişiyi sınırlamaktır." demek yukarıda bahsedilen tanımlamayla çelişmektedir. Çünkü her ne kadar toplumsal değerler kadın ve erkek rollerinde etkili olsa da, kadın ve erkek arasındaki biyolojik farklılıklar da elbette ki bu rollerin belirlenmesi ve farklılaşmasında etkili olacaktır. Kadınlar ve erkekler toplumsal olarak tamamen aynı rolleri paylaşabilir ve her konuda eşittir, demek için kadın ve erkek arasındaki fizyolojik ve psikolojik bütün farklılıkları yok saymak gerekmektedir. Peki, gerçekten kadın ve erkek fizyolojik ve psikolojik olarak aynı mıdır ki biz onları toplumda edindikleri roller açısından da aynîleştirmeye çalışıyoruz?

EĞİTİMDE TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTLİĞİ ETKİNLİK KİTABI (Türk Dili ve Edebiyatı- Tarih- Coğrafya-Felsefe)

-Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Etkinlik Kitabı’nın ‘Etkinliklerin Felsefesi ve Geliştirilme Amacı’ bölümünde yer alan 2017 yılında Milli Eğitim Bakanlığı’nın öğretim programlarındaki hedeflerinden biri şöyledir: “Mili, manevi ve kültürel değerlerini özümsemiş, evrensel değerlere duyarlı, sosyal ve kültürel çeşitliliği takdir eden ve saygı duyan”
Bu ifadede yer alan milli, manevi ve kültürel değerler toplumdaki kadın- erkek rollerini de etkilemektedir. Öyleyse “Toplumsal değerlerin etkili olduğu cinsiyet rolleri kişileri sınırlandırır.” diyerek bu değerleri hedef gösterenler, milli ve manevi değerlerini özümsemiş bireyleri nasıl yetiştirebilirler?

-Kitabın ‘Uygulama Sürecinde Ne Yapmalıyız?’ isimli bölümünde şöyle bir ifade geçmektedir: “Bu etkinliklerde temel amaç öğrencilerin söz konusu durumu sorgulamalarını ve konu hakkında akıl yürütmelerini sağlamaktır. Bu tarz sorgulama süreçlerinde öğrencileriniz sahip oldukları kalıp yargılar nedeniyle direnç gösterebilirler. Bu gibi durumlarda öğrencilerin sahip oldukları kalıp yargıların kaynağını sorgulamasını sağlayarak bu konu hakkında düşüncelerini yeniden yapılandırmaları sağlanmalıdır.” (Syf: 47)

Bu açıklamada öğrencilerin toplumda edindikleri cinsiyet rollerini ve dolayısıyla bu rollere kaynaklık eden dini ve kültürel değerlerini de sorgulamaları istenmektedir. Hatta bu konuda direnç gösteren öğrencilerin düşüncelerini “yeniden” yapılandırmaları teşvik edilmektedir. Ancak gözden kaçırılan bir durum vardır ki bu da başlı başına bir sorgulamayı gerektirmektedir. Burada bir dayatma söz konusudur ve bu dayatmaya göre toplumların ayakta kalmasını sağlayan ve kişilerin de karakter oluşumunda çok ciddi rol oynayan sosyal ve kültürel değerler sorgulanabilir; ancak ‘toplumsal cinsiyet eşitliği’ fikri sorgulanamaz. Toplumsal cinsiyet eşitliği fikrinin de sorgulanabilir bir tarafı olması gerekirken aksine bu bir devlet politikası olarak hiç sorgulanmadan, toplumumuza uygunluğu test edilmeden kabul edilmiştir. Toplumsal Cinsiyet Eşitliğine Dayalı Politika Uygulayan Ülkelerde Kadın ve Aile isimli araştırma kitabında yer alan şu ifadeler durumu özetler niteliktedir: “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Politikaları kavramları, aileyi ilgilendiren önemli, hayati kavramlardır. Bunların felsefi boyutları, ana kabulleri ve ne getirip ne götürecekleri tam olarak tartışılmadan uygulamaya sokulması Türkiye’nin ciddi bir zaafıdır… Toplumsal cinsiyet eşitliği argümanının veri, bulgu ve bilimsel sonuçlardan üretilmediğini daha çok eko-politik ve ideolojik bir argüman olduğunu söylemek mümkündür.”

-Etkinlik kitabında yer alan ifadelerden biri ise şöyledir: “ Toplumsal cinsiyet eşitliği; hayatın her alanında kadın ve erkeklerin imkânları ve kaynakları kullanmada, hizmetlere erişimde ve yararlanmada eşit haklara sahip olmasıdır.” (Syf: 62)
Burada “eşitlik” kavramı her ne kadar masum görünüp kulağa hoş gelse de kastedilen yalnızca hak ve hukuk anlamında bir eşitlik değildir. TCE politikalarında kadın ve erkek arasındaki doğal farklılıkları bile yok sayarak onları aynileştirmeye çalışan bir eşitlik anlayışı söz konusudur.

-Etkinlik kitabının Türk Dili ve Edebiyatı dersine ait ‘İlk ve Orta Çağlarda Avrasya’ etkinliğinde yer alan ve Raziye Sultan isimli tarihi bir şahsiyetin biyografisinde şu ifadeler geçmektedir: “Raziye, kadınlara özgürlük sağlamak üzere her şeyden önce peçe ve çarşafı kaldırmış ve kendisi de buna örnek olmuştur. Çarşaf giymek şöyle dursun, saltanatının en parlak döneminde kadın elbisesiyle değil, çoğu kez erkek kıyafetine girerek dolaşmayı tercih etmiştir.” (Syf:95)

Bu ifadelerde İslam toplumlarında inancın bir gereği olarak giyilen peçe ve çarşaf aleyhinde propaganda yapılmaktadır. İnsanların inançları gereği giydikleri giysileri yasaklamak, kaldırmak baskı değil aksine bir başarı olarak gösterilmiştir. Bu metni okuyan bir öğrenci sadece peçe ve çarşafı değil - ne şekilde olursa olsun- İslam’ın emrettiği tesettürü de sorgulayacak, hatta belki de kendi annesi ve yakınlarının da üzerinde bulunan tesettür kıyafetlerini onları engelleyen ve sınırlandıran bir unsur olarak görecektir. Hâlbuki insanları özgür kılan giysileri değil fikirleridir. Ayrıca metinde yer alan ifadede bir kadının erkek kıyafetleri giymesi özenilecek bir durum gibi anlatılmıştır. Toplumsal cinsiyet eşitliği kavramının içeriğinde de aslında kadın ve erkeklerin birbirine benzetilmeye çalışıldığını görüyoruz. Kadın ve erkek arasındaki doğal farkları ve tüm çizgileri ortadan kaldırarak belirsiz bir cinsiyet algısı oluşturulmak istenmektedir. Bu belirsiz cinsiyet algısı zamanla çocuklarımızı, gençlerimizi büyük bir kimlik bunalımına sokabilecek düzeyde ciddi bir tehlikeyi barındırmaktadır.

-Etkinlik kitabının Coğrafya dersinde yer alan ‘Farklı Bölgelerde İnsan Olmak’ etkinliğinde ‘Marmara’da Erkek Olmak’ isimli bir metin yer almaktadır. Bu metinde şu ifadelere yer verilmiştir: “Erkek olduğum için bu bölgede işsizliğin beni daha çok etkilediğini düşünüyorum, çünkü etrafımdakilerin çoğunluğu, “İşi olmayana kız vermezler.” diyerek evi geçindirme rolünü sadece bana yüklüyorlar. Hâlbuki evi geçindirmenin sorumluluğunu eşlerin ikisi de paylaşabilir.’

Tamamına yakını Müslüman olan bir toplumda evi geçindirme sorumluluğunun erkeğe ait olması düşüncesi çok normal bir durumdur. Gerek kültürel gerek dini değerler nedeniyle bu toplumda evin geçimini sağlama görevi erkeğe aittir ve bu düşünce insanlar tarafından da anormal karşılanan bir durum değildir. Müslümanların kutsal kitabı Kur’an-ı Kerim’deki şu ayetler her iki cinsin de çalışıp kazanmasına müsaade etmiştir:

"İnsan için ancak çalıştığı vardır." (Necm, 53/39)

"… Erkeklere kazandıklarından bir pay vardır; kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır. Allâh'ın lütfundan nasibinizi isteyin..." (Nisa 4/32)

Bu ayetler bize gösteriyor ki İslam inancında kadın isterse çalışıp para kazanabilir, eşine yardımcı olup evin geçimine katkı sağlayabilir. Ancak İslam dininde kadınlara evi geçindirme zorunluluğu verilmemiştir. Bu zorunluluk erkeklere aittir. Binlerce yıldır İslam’la yoğrulan bu toprakların kültürü de bu yönde geliştiği için insanlarımız kadınların çalışmamasına kötü bir gözle bakmazken, erkeğin çalışmaması sorumsuzluk olarak görülmektedir. Buradan da anlaşılacağı üzere işi olmayan, evinin geçimine hiçbir katkı sağlayamayan erkek en başta kendisi bundan rahatsızlık duyacak belki de psikolojik sorunlar yaşayacaktır. Ancak bu duruma neden olan sadece toplumun bu yöndeki algısı değil erkeklerin zaten pek çoğunun içinde var olan ailesini koruyup kollama ve onları kimseye muhtaç etmeme isteği de bu duruma neden olacaktır. Eğer ki erkeklerdeki evini geçindirme isteği yalnızca İslam toplumlarına ait bir özellik ise dünyanın birçok yerinde farklı inanç ve kültürlerden pek çok erkeğin ailesini sahiplenerek evinin geçimini sağlamak için eşi de dâhil kimseden bir beklentisi olmadan dişini tırnağına takarak çalışması, ekmek parası kazanma derdinde olması neyle açıklanabilir?

-Etkinlik kitabında Coğrafya dersinde ‘Doğaya Duyarlı Olmanın Cinsiyeti Yoktur’ etkinliğinde şöyle bir açıklama yer almaktadır: “Mesleklere ilişkin toplumsal cinsiyet eşitliği duyarlılığının ve farkındalığının artırılması için doğayı etkileyen unsurlar listelenirken ormancı, altın madeni işçisi, gemi kaptanı gibi meslekler özellikle seçilmiştir. Çünkü kız öğrenciler genellikle emek-yoğun, saygınlığı düşük, daha az gelir getiren, annelik, ev kadınlığı gibi rollerin devamı niteliğindeki toplumsal rollere, erkek öğrenciler ise genellikle doğrudan üretime yönelik elektrikçilik, marangozluk vb. mesleklere yöneltilmektedir. (Syf:128)

Yukarıdaki açıklamalar gerçekten de toplumumuz için bir sorun mudur? Kadınları zorla fiziksel güç ve yoğun zaman gerektiren işlere teşvik etmeye çalışmak gerçekten de onların iyiliği düşünülerek atılan adımlar mıdır? Tüm bunların hepsi “eşitlik” için mi yapılmaktadır? Kadınlar aslında kendilerine ağır gelen bu işleri yaptıklarında erkeklerle eşit haklara sahip olmuş mu olacaktır? İşte tüm bu sorulara cevap aranması gerekmektedir. Belki de yukarıdaki metindeki gibi bir durum yani kadınların anneliğe ve evine daha fazla zaman ayırabilme fırsatı veren işleri yapmaları onları daha mutlu edecektir. Belki de böyle bir çalışma algısı aileyi ve dolayısıyla da toplumu ayakta tutacaktır. Toplumsal Cinsiyet Eşitliğine Dayalı Politika Uygulayan Ülkelerde Kadın ve Aile isimli araştırma kitabında TCE politikası uygulayan ve kadını her türlü iş alanına dahil eden İzlanda, Finlandiya, Norveç ve İsveç gibi ülkelerde; kadına şiddet, evlilik dışı doğum ve boşanma oranlarının giderek arttığı ortaya konulmuştur. Buradan da anlaşılacağı üzere bu ülkelerde aile kavramı giderek yok olmakta ve toplum başa çıkılması zor olan pek çok sorunla yüz yüze gelmektedir. Demek ki TCE politikaları bu ülkelerde toplumun kanayan yaralarına merhem olmamıştır.

Fiziksel güç ve yoğun zaman isteyen işlerde çalışmak gerçekten kadınların istediği bir durum mudur, yoksa kadını “annelik” ve “evine zaman ayırma” gibi hayati vazifelerinden tamamıyla kopartmak isteyen bir anlayışın dayatması mıdır? TCE Politikası Uygulayan Ülkelerde Kadın Ve Aile araştırmasında yer alan şu ifadeler durumu özetlemektedir: “Toplumsal cinsiyet eşitliği politikaları kadını yanlış yönde motive etmekte ve kendi doğasına ters bir rekabetin içine sürüklemektedir. Kadın yine acı çekmekte, yine kendisine yüklenen rolü oynamanın verdiği bedeli ödemektedir. Türkiye’de yapılan bir araştırmada da kadınların gerçekte bebekleriyle olmak istediklerini ama 'çalışmak zorunda' olduklarını ifade ettiklerini ortaya koyuyor. İngiltere’de yeni yapılan bir araştırma ise ev hanımlarının çalışan kadınlardan daha mutlu olduğunu ortaya koyuyor.” (Syf: 22)

-Etkinlik kitabındaki Felsefe dersinin ‘Ben Kimim?’ etkinliği kapsamında yer alan Simone de Beauvoir’ın hayatını anlatan metinde şu ifadelere yer verilmiştir: “ ‘Kadın doğulmaz, kadın olunur.’ sözüyle toplumsal cinsiyet kavramına vurgu yaparak, kadınların ve erkeklerin sahip oldukları bedensel özellikleriyle toplum tarafından onlardan beklenen rol ve sorumluluklar arasında zorunlu bir ilişki olmadığını belirtmiştir.” (Syf:140)

Burada “Kadın doğulmaz, kadın olunur.” sözü kadın ve erkeklerin doğuştan getirdiği özelliklerin etkisini görmezden gelerek gördüğümüz farklılıkların sebebini topluma yüklüyor.

Etkinlikteki ifadelerde öğrencilerimize söylenmek istenen aslında şunlardır: “Bir insanın hangi cins olarak dünyaya geldiğinin ve cinsiyetler arasındaki doğal farklılıkların bir önemi yoktur. Kişi hem biyolojik özelliklerinden hem de toplumdaki cinsiyet rollerinden farklı olarak istediği cinsin özelliklerini yaşayabilir.” İşte böyle bir anlayış zaman içerisinde çocuklarımızın, gençlerimizin cinsiyet algısını tamamen değiştirecek ve çeşitli cinsel kimlik sorunlarıyla da bizleri karşı karşıya bırakacaktır.

-Etkinlik kitabının Felsefe dersi bölümünde ‘Bir Sorum Var!’ etkinliğinde öğrencilerin gruplar halinde gazete haberlerini incelemeleri istenmiş ve şu sorular sorulmuştur: “Bir kadın/erkek görseli hangi haberleri anlatmak için kullanılmıştır?” “Kullanılan görselin verilen haberle ilişkili olduğunu düşünüyor musunuz?” (Syf:148)

Yukarıdaki sorular ve kitapta yer alan diğer etkinlik sorularıyla öğrencilerin düşünmesi istenen konu, okudukları haberlerde kullanılan dilin toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı olup olmadığıdır. Ancak öğrencilerin bu sorularla asıl düşünmeleri gereken, “kadın bedeni”nin gazete, dergi ve çeşitli medya organlarında bir “meta” gibi kullanılması sorunudur. ‘Bir kadın/erkek görseli hangi haberleri anlatmak için kullanılmıştır?’ sorusuna cevap verecek olursak genelde gazetelerde kadın bedeni magazin köşesinde açık-saçık bir şekilde sunulmakta, eğer reklam verilmişse de en çok erkeklerin dikkatini çekecek bir ürünün reklamında kadın bedenini görebiliriz. Erkek bedeni ise medya organlarında genellikle bu amaçla kullanılmamaktadır. İşte burada sorulacak soru, kadın haklarını savunanlar kadın bedeninin reklam, tanıtım, magazin vb. çeşitli amaçlarla kullanılmasına, kapitalizmin bir metası haline getirilmesine neden karşı çıkmamaktadır? Bu durum kadına yapılan en büyük haksızlıklardan biri değil midir? Böylesine bir aşağılamayı kabul etmek, buna karşı çıkmamak hatta tüm bunları “özgürlük” çerçevesi içinde ele almak adeta ikiyüzlülüktür.

EĞİTİMDE TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTLİĞİ ETKİNLİK KİTABI (Fizik, Kimya, Biyoloji, Matematik)

Bu kitapta Fizik, Kimya, Biyoloji ve Matematik derslerindeki pek çok konu, zorlama bir şekilde toplumsal cinsiyet eşitliği ve kadın-erkek rolleri ile ilişkilendirilmeye çalışılmıştır. Örneğin Kimya dersinde konu “Kimyasal Türler Arası Etkileşimler”dir ve bu konuyla alakalı ‘Lekeleri Bilimle Çıkartalım!’ etkinliğinde etkinlik amacı şöyle belirtilmiştir: “Bu etkinlik, öğrencilerinizin fiziksel ve kimyasal değişimi kopan ve oluşan bağ büyüklüğünde ayırt etmelerini hedeflemektedir. Bununla birlikte öğrencilerinizin toplumsal cinsiyet kalıp yargıları içeren temizlik ürünleri reklamlarını inceleyerek temizlik ürünleri reklamlarında sıklıkla kullanılan güç kavramının bağlar ile ilişkisini değerlendirmesi hedeflenmektedir.” (Syf: 130)

‘Kimyasal Türler Arası Etkileşimler’ konusunu ne yapsak da toplumsal cinsiyet eşitliğine bağlasak dercesine zorlama bir tutumla hareket edildiği etkinliğin amaç kısmında bile görülmektedir.

Bir diğer örnekte ise Biyoloji dersinin ‘Enzimlerin Yapı ve Görevleri’ etkinliğinde amaç şöyle ifade edilmiştir: “Bu etkinlikte amaç; öğrencilerinizin enzimlerin yapısını ve görevlerini keşfetmelerini sağlamaktır. Bu amaçla öğrencilerinizin farklı enzim miktarı içeren ortamlardaki reaksiyon hızını gözlemlemeleri sağlanacaktır. Bununla birlikte, enzimlerin günlük hayatta kullanım alanlarına ilişkin örnekler üzerinde durulurken öğrencilerinizin reklamlarda yer alan görselleri ve ifadeleri toplumsal cinsiyet eşitliği çerçevesinde sorgulamaları da hedeflenmektedir.” (Syf: 148)

Burada dikkat edilmesi gereken husus, konuyla hiçbir alakası bulunmayan toplumsal cinsiyet eşitliğinin konuya zorlama bir şekilde dâhil edilmesidir. Zira bu konunun kazanımı bellidir ve şöyle ifade edilmiştir: “Canlıların yapısını oluşturan organik ve inorganik bileşikleri açıklar. Karbonhidratların, yağların, proteinlerin, nükleik asitlerin, enzimlerin yapısı, görevi ve canlılar için önemi üzerinde durulur. Kimyasal formüllerine girilmez.” (Syf: 147)

Yukarıda görüldüğü üzere bu konunun kazanımı bellidir ve amaç bu kazanımın öğrenciler tarafından en iyi şekilde elde edilmesidir. Zaten kısıtlı olan ders saatinde “deterjan reklamı” üzerinden yapılacak tartışmalarla toplumsal cinsiyet eşitliği fikrini kazandırmaya çalışmak dersin akışını bozmaktan başka bir şey değildir.

-Etkinlik kitabının Fizik dersindeki ‘Kendi Bilim Araştırma Merkezini Tasarla’ etkinliğinde Canan Dağdeviren’in hayatı örnek gösterilmiş ve şu ifadelere yer verilmiştir: “Dağdeviren gibi genç bir bilim insanının bugünlere gelmesinde ailesinin, çevresinin ve eğitim gördüğü kurumların “toplumsal cinsiyet eşitliğine” duyarlı olmalarının payının büyük olduğunu söyleyerek etkinliği tamamlayabilirsiniz.” (Syf: 58)

Bir kız öğrenciyi eğitim ve bilim alanında destekliyor olmak için ‘toplumsal cinsiyet eşitliği’ fikrini benimsemiş olmak gerekmiyor. Bu fikri benimsemediği halde pek çok ailenin kız çocuklarının eğitimi için ellerinden geleni yaptığı göz ardı edilemez. Yukarıda Canan Dağdeviren’le ilgili verilen örnekte aslında; “Bir genç kızın bilim insanı olabilmesinin önünü açan fikir toplumsal cinsiyet eşitliğidir ve bu fikir sayesinde bu kadar başarılı olabilmiştir.” algısı oluşturulmaktadır. Bu gibi örneklerle öğrencilerimizin iyi bir kariyer yapmak ya da bilim insanı olabilmek için toplumsal cinsiyet eşitliği fikrini benimsemeleri gerektiği vurgulanmaktadır.

-Etkinlik kitabının Fizik dersindeki “Fatma Teyze’nin Traktörü” etkinliğinde şu ifadelere yer verilmiştir: “Tartışmalar esnasında ‘kadınlara uygun meslekler’ ve ‘erkeklere uygun meslekler’ gibi tanımlamalar hakkında öğrencilerinizin görüşlerini alabilirsiniz. Öğrencilerinize yeterli bilgi ve deneyimle “erkek işi/ kadın işi” olarak görülen mesleklerin herkes tarafından yapılabileceğini vurgulayınız.” (Syf: 67)

Tercihen bir kadın, “erkek işi” olarak görülen; şoförlük, tesisatçılık, itfaiyecilik vb. “fiziksel güç” ve “yoğun emek/zaman” gerektiren meslekleri yapmak isteyebilir ki bunların örneklerini toplumumuzda da zaman zaman görebiliyoruz. Toplumda az da olsa görülen bu örnekler bu konuda insanların özgür olduğunu ve istedikleri meslekleri icra edebildiklerini göstermektedir. Ancak kadınların “fiziksel güç” ve “yoğun emek/zaman” gerektiren işlerde çalışmasının “özellikle teşvik edilmesi” ve bir devlet politikası haline getirilmesi anlaşılır bir durum değildir. Çünkü bu bir tercih meselesidir. Kadınların çalışmasının devlet politikası haline getirilmesi; çalışmayan kadının “ikinci sınıf vatandaş” ve “erkek işi” olarak görülen, fiziksel güç gerektiren işlerde çalışmayı uygun görmeyen kadınların da “toplum tarafından baskılanmış kadın” olarak görülmesine yol açmaktadır.

Belki de pek çok kadının önüne her türlü fırsat sunulsa da tercih etmek istemeyeceği birçok mesleği icra etmeleri hususunda, “Bakın aslında bunlar sizin değil, toplumun istekleri” diyerek dayatma yapmak, kadına ve dolayısıyla da aileye indirilmek istenen darbenin göstergesidir. Çünkü erkeğe göre daha zayıf bir fiziksel yapıya sahip olan kadınların fiziksel güç ve yoğun zaman gerektiren işlerde çalışmasını teşvik etmek aslında onların eşlerine ve çocuklarına yeteri kadar zaman ayırmalarının önüne geçmektir. Böyle bir işte çalışan kadının eşine ve çocuklarına zaman ayırabilecek ve onlarla gerçek anlamda mutlu bir birliktelik içinde olmasını sağlayacak kadar enerjisi kalacak mıdır? Ayrıca “anne-çocuk” arasındaki bağlanma sürecinin önemi bugün pek çok pedagog tarafından önemle vurgulanmasına rağmen kapitalist sistem ve bu sistemin ağına dolanmış kadın hakları savunucuları, anneyi bebeğinden ayırmakta ve “annelik” gibi kutsal bir vazifeyi itibarsızlaştırmaktadır.

“Toplumsal Cinsiyet Eşitliğine Dayalı Politika Uygulayan Ülkelerde Kadın ve Aile” kitabında yer alan şu ifadeler bu durumu doğru bir şekilde özetlemektedir: “…Hırsla hareket eden ve kapitalist ekonomik sistemin ve neoliberal politikaların “kadın” üzerine yaptığı hesapları göremeyen kadın hareketleri, kadını yeni acılar yaşayacakları mecralara sürüklemektedirler.”(Syf:21)

-Etkinlik kitabının Fizik dersindeki ‘Dengelenmiş Kuvvetler’ etkinliğinde şu ifadelere yer verilmiştir: "Tartışmalar esnasında öğrencilerinizin bazıları “erkekler güçlüdür”, “kadınlar zayıftır” gibi toplumsal cinsiyet kalıp yargılarına sahip olmalarından dolayı direnç gösterebilir. Örneğin, “O zaman şu ağırlığı kızlar kaldırsın da görelim.”, “İnşaatta kadınlar çalışsın da görelim.”, “Ev taşırken eşyaları kadınlar da taşısın.” gibi tartışmalarla karşılaşabilirsiniz. Bu gibi durumlarda kadın ve erkeklerin fiziksel ve fizyolojik özellikler açısından farklılıklar gösterdiğini ancak çeşitli dış etkenler (spor, iyi beslenme gibi) ile bu özelliklerin geliştirilebileceğine vurgu yapabilirsiniz.” (syf:71)

Kadınlar ve erkeklerin kemik, kas, yağ vs. pek çok açıdan fiziksel anlamda farklılıklar taşıdıkları bilimsel olarak ortaya konulmaktadır. Yapılan araştırmalar kadınların tüm bu özellikler açısından erkeklere göre daha zayıf bir vücut yapısına sahip olduklarını göstermektedir. Bu da doğal olarak fiziksel güce yansımaktadır. Bu durum kadınlar için bir eksiklik/ eziklik değil sadece kabul edilmesi gereken doğal bir farklılıktır. Fiziksel sınırlarını son derece zorlayan kimi kadın örneklerini göstererek bu farklılıkların spor, iyi beslenme gibi dış etkenlerle ortadan kaldırılabileceğini söylemek gerçek dışı bir tutumdur. Kadını her fırsatta erkekle yarış haline sokan toplumsal cinsiyet eşitliği savunucuları gayet doğal bir farklılığın bile dile getirilip kabul edilmesini “ayrımcılık” olarak görmekte ve çeşitli açıklamalarla kadınların gerekli çabayı gösterdiklerinde erkeklerle “fiziksel güç” alanında dahi “eşit” olabilecekleri hatta onları geçebileceklerini söyleyerek kadınları rekabet psikolojisine sokmaktadır. Ancak kadın ve erkeğin yaradılışındaki farklılıkları yok sayarak bu farklılıklar yok olmayacaktır.

Etkinlik kitabının Biyoloji dersindeki “Hücre İçi İş Bölümü” etkinliğinde aile içi iş bölümüne de değinilmiş ve şu görsel eklenmiştir:

 

Görevlerin aile bireylerine dağıtıldığı bu görselde bile ailedeki herkes yaptığı işle ilgili anneyi bilgilendirmektedir. Baba, hanımına sırada hangi işin olduğunu sormakta, çocuklar ise yaptıkları işleri babalarına değil annelerine göstererek onay almak istemektedirler. Çünkü bu resimde de aslında kadın, evin düzeni ve temizliği noktasında “en yetkili” kişi olarak yansıtılmıştır. Oysaki toplumsal cinsiyet eşitliği anlayışına göre kadın ve erkeğin evdeki düzen ve temizlik noktasındaki sorumlulukları tamamiyle “eşit” olmalıdır. Her konuda olduğu gibi burada da “adalet” değil “eşitlik” olgusunu öne süren TCE anlayışı çalışan-çalışmayan kadın ayrımı yapmaksızın her ailede bütün ev işlerinin kadın ve erkek arasında “eşit” bir şekilde dağıtılması gerektiğini savunmaktadır.

Her kadının evinde kendine göre bir düzeni ve temizlik anlayışı vardır. Kadınlar genellikle bu düzeninin bozulmasını asla istemezler ve evdeki herkesin de buna dikkat etmesini beklerler. Kültürümüzde “ev” yalnızca dört duvardan ibaret bir sığınak değil aynı zamanda “yuva” anlamına gelmektedir. Bu nedenle de evini sahiplenen kadın “yuvasını” da sahiplenmiş olur. Bir kadının evini sahiplenmesi, evin düzeni ve temizliğinden kendini sorumlu hissetmesi son derece olumlu bir durum olduğu halde ısrarla kadınların bu durumu değiştirmeleri gerektiği dayatması yapılmaktadır.

TÜRKİYE’DE TCE SAVUNUCULARI “KADIN HAKLARI” KONUSUNDA NE KADAR SAMİMİ?

Değinilmesi gereken bir başka konu ise Türkiye’de toplumsal cinsiyet eşitliğini savunan kesimin, çok yakın bir zamana kadar uygulanan “tesettür yasağı” nedeniyle eğitim hayatına son vermek zorunda kalmış kız öğrencilerimiz için seslerini yükseltmemeleridir. Tesettürlü kız öğrencilerin ortaokul, lise ve üniversitelerde yıllarca kendi inançları ve kimlikleriyle eğitim görme hakları ellerinden alınmıştır. Başörtüsünü ve bütünüyle tesettürü kendisinin bir parçası gibi gören bir öğrenciden o parçayı söküp atması istenmiş, bunu yapamayan, inançlarından taviz vermeyen öğrenciler ise eğitim hayatlarına veda etmek zorunda kalmıştır. Türkiye’de bugün eğitimde toplumsal cinsiyet eşitliğini savunan güruh o günlerde eğitim hakları ellerinden alınan o kız öğrenciler için mücadele vermiş midir? TCE savunucuları kız öğrencilerin hiçbir şekilde sınırlandırılmadan, kendi potansiyellerini en üst düzeyde kullanabilmeleri gerektiğini söylüyorlar. Peki, tesettürlü şekilde okumanın yasak olduğu yıllarda her türlü kısıtlama ve hakarete maruz kalan kız öğrenciler için hangi adımları atmışlardır? Bu mağduriyetin giderilmesi için, TCE savunucuları kadınların okuma ve çalışma hakkına bugün sahip çıktıkları kadar sahip çıkmış mıdır?

Kendi inanç ve kimliğinden taviz vermeden eğitim görmek her kadının en doğal hakkı iken, bunu ‘gericilik’ olarak tanımlamak da bir kalıp yargı değil miydi? Bugün TCE’ yi en çok savunan feminist ve LGBT hareketleri eşitlikten dem vurup, kadın haklarına güya sahip çıkarken o günlerde ‘o kadınlar’ için hangi mücadeleyi verdi?

SON SÖZ

Toplumsal cinsiyet eşitliği ifadesi her ne kadar masum görünse de buradaki kelime oyununu fark etmek gerekir. Çünkü buradaki “eşitlik” sadece hak ve hukuk anlamında bir eşitliği ifade etmiyor. Uygulamada kadınlar ve erkekler aynîleştirilmeye çalışılıyor. Ayrıca sosyal ve kültürel değerlerin bireyleri kısıtladığını söyleyerek direkt olarak değerlerimiz hedef gösteriliyor. Sanki bu değerlerin hiçbir iyi yanı yokmuş gibi yansıtılmasındaki amaç gençlerimizi yavaş yavaş kendi değerlerinden soğutmak, onları kendi kimliklerine karşı yabancılaştırmaktır.

Peki, kimliğini yitirmiş bir toplum nasıl ayakta kalabilir? Türkiye’de TCE’nin ana akım politika olarak uygulandığını düşünürsek yıllar sonra dinî ve kültürel değerlerini yitirmiş bir neslin ortaya çıkacağını üzülerek belirtmek zorundayız.
Bu akıbeti yaşamamak için Batıdan ithal ettiğimiz TCE gibi insan fıtratına aykırı ve değerlerimizi reddeden fikirleri politika edinmek yerine; insan fıtratına uygun, dinî ve kültürel değerlerimizin toplumumuzu ayakta tutan, güzel ahlâk ve erdemi barındıran unsurları ile politikalar üretilmeli, çocuklarımız, gençlerimiz bu yönde yetiştirilmelidir.

EŞİTLİK DEĞİL “ADALET”

Eşitlik ve adalet birbirlerinden farklı anlamlar içermektedir. Eşitlik kişilere sağlanan hak ve olanaklar anlamında fark olmayışını ifade etmektedir. Adalet ise hakkın gözetilmesi ve yerine getirilmesi anlamına gelir. Her eşitlik adalet değildir. Herkese eşit olanı vermek bazen haksızlık/adaletsizlik doğurabilir. Aşağıda verilen resimde insanların farklılıklarından kaynaklanan farklı ihtiyaçlarına “eşit” olanı vermek adaletsizlik doğurmuş, herkese ihtiyacı olanı vermek ise adil olunmasını sağlamıştır. İşte bu örnekten de anlaşılacağı üzere kadın ve erkeğin rollerinin eşitlik bağlamında değerlendirilmesi kimi zaman haksızlığa yol açabilecektir. Kadın-erkek rollerinin “adalet” temelinde değerlendirilmesi ise herkese ihtiyacı olanı vererek hakkın gözetilmesini sağlayacaktır. Kadın ve erkeklerin farklılıklarını görmezden gelmeyip bu farklılıklara uygun şekilde ihtiyaçlarının karşılanması her iki cins için de adaleti sağlayacaktır. İşte bu nedenle toplumda kadın-erkek haklarını dengede tutmanın yolu olarak eşitlik değil “adalet” diyoruz.

 

Psikolojik Danışman Cansel Baş kaleme aldı.


Paylaş

“Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Projesine Ait Etkinlik Kitaplarının İncelenmesi Ve Projeye Eleştirel Bir Bakış” için bir cevap

  1. Hüseyin Şahin dedi ki:

    Evet Cansel hanımında belirttiği gibi,”Eşitliğin” ne anlamda kullanıldığı önemlidir.Koskoca ülke’de eğitimimizi çağa uygun,milli ve manevi değerlerimizle uyumlu bir hale getiremedik.Yap boz sisitemiyle geldiğimiz nokta ortada.
    Saygılarımla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir