Dr. Mehmet Çelenk ile Mezhepçilik, Vahdet ve Ümmet Bilinci Üzerine

Paylaş

Öncelikle sizi tanıyabilir miyiz?

Bendeniz, Mehmet Çelenk. Adıyaman’da doğdum.  18-19 yaşlarına kadar hayatımın çoğu, gençliğin birinci aşaması burada geçti. Ben ebedi gençliğe inanan bir insanım, yaşlılık mesleği ile uğraşmayı pek fazla sevmem haddizatında. Ömür dediğimiz, gençlik dediğimiz, yaşlılık dediğimiz şey insan zihninin hayatı nasıl kavradığıyla ilgili bir şeydir. Dolayısıyla ömür bir neşvedir, zamandan azadedir.

İlkokul, ortaokul ve liseyi Adıyaman’da okudum. Daha sonra Cenab-ı Hak bahtıma İstanbul’u yazdı. Marmara İlahiyat öğrencisi olarak İstanbul’a yolum düştü. İlahiyat, benim tercihim değildir. Kaba tabirle bir tercih hatasıydı, ama ancak bir hata bu kadar rahmetli ve bereketli olabilir. Benim gönlümden filoloji okumak, Fransız Dili ve Edebiyatı okumak, Türk dili ve Edebiyatı okumak, tarih okumak geçerdi. Ama yıllar sonra adına tercih hatası desem de, abimin ailemin hatırı için seçmiş olsam da ne kadar isabetli olduğunu Rahmet-i İlahi’nin benim adıma ne güzel bir tercih yapmış olduğunu anlamış oldum. Bu açıdan bahtiyarım. Sonrasında 96 yılında Marmara İlahiyat’ı bitirdim. Aynı sene Niğde’nin Çayırlı kasabasında 3 ay kadar bir öğretmenlik maceram oldu. Sonra uzun soluklu Bursa maceram başladı. 97’nin Ocak ayında burada çalışmaya başladım. Bu, hayatımın en bereketli zamanlarının da başlangıcı oldu. İstanbul’dan sonra Bursa’yı bir bereket sebebi olarak görmek yadırganabilir. Ama bu da benim hayat felsefem.

Şöyle bir Arap atasözü vardır: ‘Şeref’ül mekan bil mekin (mekanın güzelliği insan iledir.). Bulunduğunuz yörede, bulunduğunuz muhitte hayatınızı zenginleştiren farklı bakmayı öğreten insanlar varsa, bulunduğunuz yer güzel bir yerdir. Bu açıdan endişeleneceğim bir şey yok. Benim de bu açıdan bereketli bir ömrüm oldu.  Allah’ın güzel kulları ile tanıştım. Her tanıştığım insandan bir şeyler öğrendim. Zaten okumak öğretmek ve öğrenmek ile ilgili felsefem şudur; benden iki kelime az bilenin hocasıyım, iki kelime fazla bilenin de öğrencisiyim. Dolayısıyla eğitim ve öğretim konusunda pragmatik davranırım. Zira beşikten mezara kadar ilim tahsil etmeyi böyle anlarım. Eğitimin, öğretimin, bilimin ve ilmin bir süreç olduğuna inanırım. Bu açıdan diplomayla övünen akademik merhaleleri, doktorayı, doçentliği, profösörlüğü bir nihai durak olarak düşünen insanlara da doğrusu biraz şefkatle biraz da üzülerek bakarım. Daha sonra belki neden mezhepler tarihi diye merak etmişsinizdir. Uzun süre tefsir çalışmak istedim. Ortalama bir İlahiyatçı gibi tefsir metinleri okumak, deşifre etmek, çözmek bir ibareyi anlamak beni mutlu ederdi. Sonra Türkiye’deki yaygın ve yerleşik tefsir anlayışının bana göre olmadığını anladım. Belki de cevval zihnimin müsaade etmediği bir durumdu. Said Nursi Hazretleri şöyle der: ‘Fıtratı müteheyyiç olanların huzuru sa’y ve cidaldedir.’ Dolayısıyla mezhepler tarihine yöneldim. Bu hakikaten benim için geniş bir zahmet, rahmet ve feyiz kapısının açılmasına vesile oldu. Öncelikle bir müslüman olarak İslam kültüründe mezhep kültürü etrafında oluşan problemleri anlama imkânı buldum. Bu problemler üzerinden İslam ümmetine faydalı olma imkânı yakaladığımı düşünüyorum. Bu zengin kapının işletilerek bize ait birçok problemin halledilebileceğine dair inancımı bugün de muhafaza ediyorum.

Benim hayat felsefem içerisinde esas noktayı bende, ‘gamı hüdayla aşinalık, Allah’ın kulları ile tanışmak’ diye formüle ettiğim yön oluşturur. İnsanları ve insanlarla tanışmayı severim. İnsanları dinlerine, mezheplerine, meşreplerine bakmadan severim. Yunus Emre’nin latif ifadesi ile ‘yaradılanı severim Yaratan’dan ötürü’. Bu felsefeye bağlı olarak lisan öğrenmek, insanlara kendini lisanlarıyla hitap etmek; onların kültür dünyasına, akıl dünyasına, gönül dünyasına, onların lisanlarıyla nüfuz etmek yine bu hayat felsefesinin yansıması olarak dünyamda yerini buldu. Tabi bunun doğal bir sonucu olarak ben de, ‘gamı hüdayı sevmek, onların lisanına aşina olmak’ gibi sebeplerle bir seyyah oldum. Belki de benim yaratılışımdaki kumaşa yazılan da buydu. Ona uygun bir tarzda seyrüsefer yaparım. Bir ayağım dünyada bir ayağım memlekette bir ayağım fakültenin içerisinde. Hamdolsun bereketli bir ömrün müşterisi olmak ne kadar nasip olur bilemeyiz ama biz ona müşteri olarak devam ediyoruz. Zaman zaman dağcılık yaparız. Dağcılıkla öğrencileri buluştururuz. Bir tabiat aşığı olduğumu söyleyebilirim. Kaba bir aşk değil bu. Fıtratın, yaratılışın bir parçası olarak ifade ettiğim bir aşk. Öğrencilerimize de zaman zaman bundan haberdar ederiz. Uludağ ve başka dağlar ile buluştururuz. Dağda insanlara çevre bilinci, çevreyi koruma, paylaşma; şehir kültüründe tanımlanan o kuşatılmış, daraltılmış, seyreltilmiş, indirgenmiş nimet anlayışının dışında zengin dünyayı tanıma ve tanıtma imkânı buluruz. Sufilerin bir sözü vardır,’Sen çıkınca aradan kalır seni yaradan’

Dolayısıyla insan, ruhunun, yaratılışının, Cenabı Hakk’ın ona bahşettiği türlü nimetlerin farklı bir imkanını, farklı bir tecellisini dağda tecrübe etme imkanı bulur. Dağlar mistik mekânlardır. İslam geleneğinde Hazreti peygamberin de Nur Dağı, Hira Mağarası’yla olan macerasını bilirsiniz. Rûzbihân Baklî’nin güzel bir ifade ettiği gibi: ‘Tasavvufun binbir mertebesinden biri de makam-ı sema-ı tesbih-i cibaldir.’ (dağların tesbihini işitme makamı)

Biz ümmetin vahdetine inanan müslümanlar olarak mezhebin coğrafi ve kültürel şartların bir getirisi olduğunu düşünüyoruz. Bunun yanında vahdetin bir ütopya olduğuna inanan kişilere neler diyebilirsiniz?

Vahdet kesinlikle bir Ütopya değil. Müslümanlar akıllarını kullanarak gönül birliğini, iman birliğini hatırlayarak vahdeti sağlayabilirler. Bunun önünde bir takım engeller var. İslam dünyasının durumunu biliyorsunuz. İslam dünyası kendi kaderine terkedilmiş bir coğrafya değil. İslam toplumları kendi ilkeleriyle prensipleri ile varolabilen toplumlar değil. Sürekli dış müdahale, bir hırsız müdahalesi, bir sömürge müdahalesi… Bir şer eli Müslümanları hiç rahat bırakmıyor. Tabi, olan bitende bir günah keçisi aramak Müslümanları da zaafa uğratıyor. Müslümanlar şeytan taşlayarak, şeytana lanet okuyarak sorunu çözebileceklerini sanıyorlar. Bu doğru değil. İslam dünyasında vahdet sağlanabilir. Müslümanların vahdeti bütün insanlık için de vahdet olur. Zira kapitalist dünyanın önümüze koyduğu Batı Medeniyeti temelli miras, insanlığa çok bir huzur vermedi. Zira Batı medeniyetleri özü itibariyle bencil medeniyetlerdir. Marmara İlahiyat’tan bir hocamız Doğu Medeniyetlerini diğergam medeniyetler olarak, Batı Medeniyetlerini de bencil medeniyetler olarak tanımlar.  Dolayısıyla Müslümanlar iki şeyin talihsizliğini yaşıyorlar: Birincisi, dışarıdan yapılan müdahalelerle bir türlü sıkıntıları aşamadılar; Bir diğer sebebi de, Müslümanlar ve İslam dünyası, sahip olduğu dinamizmin ve imkânlarının farkında değil. Kendi kültürü ve geleneğiyle bir irtibat problemi yaşıyorlar. Temel sorunumuz bu.

Yine İslam dünyasında belki meslek ahlakı olarak görebileceğimiz temel bir zaaf var. Müslümanların bugün kitlesel alanda kaybettiği şey profesyonellik. Hadis-i şerifte Hz. Peygamber(sav)in buyurduğu gibi’Allah işini temiz yapan kulunu sever.’… Müslümanlar bu profesyonelliği kendi dindarlıklarının zorunlu bir parçası olarak yeniden keşfetmek zorundalar. Bu olursa Müslümanlar birey olarak ve toplum olarak profesyonel bir meslek ahlakı ile dünyaya yönelirlerse eminim ki dünyayı mamur ederler. Zira, İslam nefesi evrensel bir nefes.

Sorunun ikinci kısmına, mezhepler le ilgili unsurlara gelirsek; İslam mezhep mirası olan bu dalgalı, bölük-pörçük: Alevi, sünni, şii, rafızi, kızılbaş, Nusayri, dürzi, ismaili; Irak’ta, Suriye’de, Yemen’de,  Suudi Arabistan’da olan… Bunlara kabaca medyatik bir bakış açısıyla baktığımız da ortaya bir şer, bir fitne, bir rahatsızlık çıkıyor. Zaten ortalama bir müslüman da kıblesi, kabesi, dini, Allah’ı, peygamberi, namazı, Kuran’ı bir olan Müslümanların ihtilafını çok fazla hazmedemez. Bunu bir fitne olarak, bir rahatsızlık sebebi olarak görür. Ama bu reel olarak doğru değildir. Bu İslam kültür mirasının en zengin alanıdır. İslam mezheplerinin çeşitliliği aslında birçok sebepden kaynaklanır. Öncelikle şunu bilmeniz lazım mezhepleşme dediğimiz şey İslam kültürüne has bir olgu değildir. Bütün geçmiş ümmetlerde, dinlerde bir mezhepleşme olayı vardır. Bu bize şunu söylüyor.  Demek ki bu sunnetullahın bir parçası. Allah’ın kulları için murad ettiği yaratılıştaki çeşitliliğin bir yansıması ve tecellisidir. Bundan korkmaya gerek yok. Dolayısıyla etnik farklılıklar, coğrafi veya kültürel farklılıklar aslında Müslümanların kendi kültürleri içerisinde kalarak kendi kültürlerini de ihmal etmeyerek İslam kültürüne bir yorum getirme imkânı verir. Balkan Müslümanlığı Boşnak kimliğiyle, Arnavut kimliğiyle, Pomak kimliğiyle, oradaki çingenelerin, torveçlerin, Türklerin kimliğiyle bir Balkan müslümanlığı oluşturur ve yaratır. Bu, İslam’da bir yorum zenginliğidir. Benzer şekilde Hicaz Yarımadası’nda farklı bir Müslümanlık anlayışı, Türkiye’de farklı, Hint-Pakistan alt kıtasında veyahut Uzak Doğu’da, Malay müslümanlar arasında farklı bir Müslümanlık tip oluştu, oluşabilir. Bu gayet tabiidir ve sunnetullahın bir gereğidir. Bundan kaçmaya, korkmaya, ürkmeye gerek yok. Bu bir şer olsaydı Cenab-ı Allah bunu geçmiş ümmetlerinin hepsine yazmazdı. Bunu imtihan olarak düşünebilirsiniz. Ama burada problem mezhep kimliklerinin bir din algısına dönüşmesidir. Müslümanların mezhep kimliği etrafında oluşan renkliliği anlayamamalarıdır problem. Müslümanlar kitap merkezli bir medeniyeti kaybettiler. Bugün mezheplerin varlığından, mezhepler etrafında oluşan gündemden rahatsızlık duyan insanlara sorun, ilmihal dâhil herhangi bir mezhebi kitap okumuşlar mı diye? Bir mezhebin teşekkülü veya bir mezhebin temel prensipleri, ehl-i sünnet ve şia arasındaki farklılıkları veyahut bu farklardan bahseden herhangi bir kitap okumuşlar mıdır? Yüzde doksandokuzu belki daha fazlası hiçbir kitap okumamıştır. Belki sadece akşam televizyon haberlerine yansıyan o kavga gürültü öldürme sahnelerini görüp ‘aman mezhep fitnedir!’ derler. Bu doğru değildir. İslam mezhepleri İslam düşüncesinin en zengin ve en renkli alanıdır. Bu zengin miras hâlihazırda keşfedilmeyi bekliyor. İnşallah yeni kuşaklar bu mirasın bir fitne olmadığını bu mirasın hem müslümanlar için hem de insanlık için bir yorum zenginliği olduğunu anlayacak ve başkalarına anlatacaklardır. Temennimiz budur.

Ümmetin Vahdeti siyasi mi yoksa mezhebi olmalıdır? Hangisi daha mümkündüri, neden?

Tabi, İslam birliği derken Müslümanların öncelikle bir inanç şuuru etrafında birleşmeleri lazım. İslam’ın bir şemsiye kavram olarak bütün islami grupları, cemaatleri, tarikatları, mezhepleri birleştirmesi ve İslam’ın üst kimlik olarak algılanması lazım. Burada anahtar kavram şu olmalı. ‘Düşünce ufku,  mezhebiyle sınırlı olanların İslam dünyasına verecek hiçbirşeyi yoktur.’ Hayata bir müslüman olarak mı bakıyorsunuz yoksa sünni-hanefi, şii-caferi olarak mı bakıyorsunuz? Sünni hanefi olarak bakarsanız arkanızda en iyi niyetle sünni-hanefi bir destek bulursunuz. Şii-caferi olarak bakarsanız en iyi niyetle arkanızda şii-caferi nüfus oranlı bir destek bulursunuz. Ama müslüman olarak baktığınız anda arkanızda birbuçuk milyarlık İslam dünyasının nefesini ve kudretini hissedersiniz. Dolayısıyla birlik öncelikli olarak iman ve İslam ekseninde olmalıdır.  Ardından Avrupa Birliği’nin tesis ettiği anlamda bir siyasal birlik oluşturmak gerekir. Avrupa Birliği bir menfaat birliğidir. Yoksa Avrupa Birliği kendi içinde mutlak olarak homojen değildir.

İslam birliği siyasetten de olabilir, ekonomik olarak da olabilir. Ama bunun için İslam dünyasının siyaseten normalleşmesi lazım. İslam dünyasındaki sayısı çokça olan diktatörlüklerin seyrelmesi lazım. Bunların akıl ve ferasetlerini kullanarak peyderpey normalleşme sürecine girmeleri lazım. Yoksa Cenab-ı Allah Saddam’ın başına Amerikalıları musallat ettiği gibi Suriye’dekilerin başına birileri musallat oluyor. Yemendekine bir başkası musallat oluyor. Libya’da ki, Mısır’da ki olaylar malesef çok üzücü hadiselerdir. İslam dünyasındaki değişimin kendi dinamikleriyle olması lazım. Dışardan harici bir muamele geldiğinde bu bir şer oluyor. Her ne kadar 2003 yılında diktatör Saddam’ın düşüşü bir rahmet olarak görülse bile bu bir domino etkisiyle bölgenin bütün istikrarını bozdu. Dolayısıyla Müslümanların çok yönlü bir birlik için çabalamaları lazım. Ama bunun bir faraziye, bir ütopyaya, bir efsaneye, bir hurafeye dönüşmemesi için öncelikle müslümanların birbirinden haberdar olması, müslümanların cevval bir zihin dünyasına sahip olması lazım. Müslümanın gezmesi lazım. Ümmet-i Muhammed dediğimiz şeyin soyut bir kavram olmaktan çıkması lazım. Yarabbi Ümmet-i Muhammed’e zeval verme! Bu duayı hepimiz yaparız ama aslında Ümmet-i Muhammed’in kim olduğunu bilmeyiz.

Tebliğ faaliyetleri adı altında diğer mezheplerden (Şia,Vahhabilik, vs.)Ehli sünnet’e insan transfer etmek İslam adına bir kazanç mıdır? Bunu böyle düşünenlere ne diyebilirsiniz?

Doğrusu diğer mezhepleri hedef kitle olarak gözetip onlardan adam devşirmek basit bir faaliyet. Mezhep, dinin kendisi değildir. Biz mezhep kimliklerini sosyolojik olarak veya kültürel olarak tevarüs ederiz. Hiçbirimiz oturup Sünniliği, Şiiliği seçmedik. Ana babamızdan ve bizimle aynı dili konuşan insanların bulunduğu ortamda bu kimlikleri doğal olarak sahiplendik. Ama bu kimlikleri geliştirebiliriz. Bu kimlikler üzerinden bir din tasavvuru edinebiliriz. Bir din hizmeti üretebiliriz. Ama bunu yaparken bir futbol kulübünün futbolcu transferi gibi veyahut daha çok para kazanmaya çalışan bir işadamının kar marjı gibi dışarıdan adam kazanma çabası ahlaki bir şey değil. Doğal bir tebliğ yaparsınız.

Biz Sünni ve Hanefi geleneğin baskın olduğu bir coğrafyadayız. Dolayısıyla bunun eğitimini veririz. Ama “Dünya Hanefi olsun!, Ne mutlu Hanefi’yim diyene!, Bir Hanefi dünyaya bedeldir!” gibi bakış açısı sağlıklı değil. Zamanla bu bakış açısı hissedildiği zaman insanlar doğal olarak tercihe mesafeli oluyorlar. Bir misyonerlik havası, bir propaganda çabası zaten İslam’ın tabiatına uygun değil, İslam’da aslolan tebliğdir. Hangi oranda hangi mezhebi benimseyeceğine, hangi mezhebin içtihatlarıyla hayatına devam edeceğine bırakın insanın kendisi karar versin. Nitekim bu Şii-Sünni diyaloğuyla ilgili çabalarımın akamete uğramasının en büyük sebeplerinden birisi bu. Bir süre sonra bu çabaların arkasında siyasi bir irade siyasi bir mezhep güdüsü ve dürtüsü olduğu fark edilince bütün bu çabalar rafa kalkıyor. Onun için bundan vazgeçmek lazım. Birbirimizi tanımamız lazım. Bir Müslüman mezhep değiştiriyorsa buna saygı duyulmalıdır ama bir Müslümanın mezhebini değiştirmeye çalışmak bunu ideolojik bir faaliyete dönüştürmek güzel bir ahlak değil.

Hür düşüncenin bir ürünü olarak inanç özgürlüğünden doğan mezhepler, geldiğimiz noktada İslam’ın genel/umumi anlamını tahsis etmişlerdir midir?  Yani her mezhebi düşünce umumu tahsis manasına gelir mi? Tüm bunlarda da bir tahribat söz konusu olmuş mudur?

Elbette bir mezhep İslam’ı tahsis eder. Belli bir din anlayışını formüle eder. Pratik dindarlık açısından ortalama bir insana rehberlik eder. Mezhep kimliklerinin belli bir dünya görüşünü, belli bir dindarlık algısını, belli bir din yorumunu tahsis ettiği, muhafaza ettiği fikri doğrudur. Ve kabul edilmesi gereken saygı duyulması gereken bir gerçektir ama öte yandan bu tahsis edilen dini kimlikler zamanla dinin kendisi yerine geçerse bunun etrafında oluşan din psikolojisi veya mezhep psikolojisi bu insanları kuşatırsa işte o zaman bu bir tahribe dönüşür. Yani insanların düşünce ufku mezhebiyle sınırlı hale gelirse, insanlar mensup oldukları mezhep alanını dinin İslamın standart ve tek doğru yorumu olarak görmeye başlarlarsa bu durumda doğal olarak bir ötekileştirme başlar: Doğru olandan batıl olanın, iyi olandan kötü olanın farkına döner. Aynı hakikate yönelmiş farklı bakış açıları yerine doğru olan, batıl olan gibi bir şekilde bakılmaya başlanır. Dolayısıyla mezhep özü itibariyle bir fitne, ayrılık sebebi değildir. Ama mezhep taassubu etrafında mezhebin zaman zaman etnik kimlikle bütünleşmesi, devletle,  siyaset geleneğiyle bütünleşmesi durumları olmuştur ki bunların hepsinin İslam geleneğinde yeri vardır. Dolayısıyla mezhep etnik bir kimlikle bütünleşirse, bir ideolojinin parçası haline gelirse, kültürün ayrılmaz bir unsuru haline gelirse bu durumda tahribe de yol açabilir. İslam toplumunun birliğine zarar verebilir. Haddizatında Müslümanların hareket alanı dardır. Yani böyle dar bir bakış açısıyla hayata bakan Müslüman İslam aklının ürettiği bu zenginlikten istifade edemez, mahrum olur. Neden? Çünkü kendi mezhep geleneği en doğruyu söylemiştir ve ötekiler de batıldır. Batıl olduğunu düşündüğünüz bir alandan istifade eder misiniz? Etmezsiniz. Dolayısıyla burada söz konusu olan problem bakış açısından, taassuptan ve ilmi yetersizlikten kaynaklanıyor. Şahsi kanaatim budur.

Mezheplerin oluşumu sırasında ‘dört hak mezheb’ söyleminin kısa bir süre sonra revaç bulması ve hak olan mezheplerin dörde indirgenmesi durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Mesela İmam-ı Azam’ın bakış açısı bu anlamda iyi bir örnekken kendini onun mezhebi ile tanımlayanlara bakıyorsunuz tamamen bir taasub içindeler.

Burada dört hak mezhep algısı daraltıcı bir bakış açısı. Dört hak mezhep dediğinizde beşincisi ne olur? Batıl olur. Altıncısı, yedincisi batıl olur. Ondan sonra bu Müslümanlarla ilgili sıra sıra sorular gelir. İşte bunlara kız verilir mi, bunların arkasında namaz kılınır mı, ahirette bunların durumu ne olur? Hatta bırakın bu din iman meselelerini zaman zaman bunlarla alışveriş yapmanın sınırları bile… Mesela İran ile doğalgaz petrol anlaşmaları ve ticari kültürel ilişkileri geliştirme… Her şeye insanlar şüphe ile yaklaşır. Neden? Efendim onlar Şii. Yani ben de muziplik olsun diye şunu sorarım: İran’ın sattığı doğalgaz Sünni midir Şii midir? Yani bütün felsefesine şüpheyle bakıyorsun, edebiyatına şüpheyle bakıyorsun. Herhangi bir kültürle ilgili şüpheler üretiyorsun, bu bir algı hatasıdır. Müslümanlar İslam dünyası hakkında gerçek bir bilgiye sahip değiller. Geçen bir dersimizde konu oldu. Öğrencilere Gazali nereli dedim, bilemediler. Gazali Tuslu dedim. Tus nerede, dedim. Hiçbiri bilmiyor. Tus İran’da dedim. Üçüncü ve dördüncü soru: İran’ın yüz ölçümü ne kadardır? Bir tek cevap yok. Bakın İran yanı başımızda bir kültür. İran’la ilgili bildikleri tek şey İran kelimesi. Belki onun yanında işte İran Şiidir, Ahmedi Nejat, Humeyni, bunlar taşa secde ederler gibi birkaç algı… İran’a dair söyleyecekleri hiçbir şeyleri yok. Sadece İran değil Irak’ta böyle Suriye’de böyle.  Yani Müslümanların zihin tasavvuru çok dar. Müslümanlar aslında bulundukları köy, şehir ve ülkenin sınırlarında yaşıyorlar. Ben onun için şunu diyorum: Batılılar, dünyanın doğusunu batısını kuzeyini güneyini biliyor. Denize deniz altı gönderiyor, uzaya uzay mekiği gönderiyor. Yani Batılı insan sınırlarını bildiği bir dünyada yaşıyor ve Batılı insanın dünyaya hükmetme çabası bu açıdan makul. Sınırlarını bildiği bir dünya ama meşru değil çünkü hırsızlık yapıyor. Batılı insanlar adalet ve hakkaniyetle davransalar ben onların hâkimiyetinden rahatsızlık duymam. Batılı insan sınırlarını bildiği bir dünyada yaşıyor. Müslümanın sınırları neresidir söyler misiniz bana. Bursa mıdır, Türkiye midir veyahut Suriyeliyseniz Suriye midir, Irak mıdır, Fas mıdır Cezayir midir? Yani bizim bütüncül bir âlem tasavvurumuz yok. Hesabımızı küçük yapıyoruz. İlahiyat öğrencilerinin hesabı nedir? Diploma, orta derecede bir okul ve maaş… Bunun içerisinde bir İslam tasavvuru var mıdır, ümmet tasavvuru var mıdır? Bir buçuk milyarlık Çin’e İslam’ı anlatma çabası var mıdır? İslam’dan habersiz kaç milyar insana İslam tebliğini ulaştırma çabası var mıdır? Yok. Dolayısıyla Müslümanların büyük sorunlarından birisi himmetsizliktir. Oysa bunu diyor hazreti peygamber. İnsanlığa faydalı olma çabamız var mı? Küçük düşünüyoruz ve Müslümanların özellikle ilahiyatçıların hastalığı azla yetinme hastalığı.

Mezhepleri yakınlaştırmada İslami hareketlerin ve önderlerinin rolü nedir?

Bu epey zamandır devam eden bir çaba. Birçok dönemde mezhepleri yakınlaştırma çabaları olmuş. Geriye doğru gidersek bunun en büyük örneklerinden birisi 1730-40’lı yıllarda Osmanlı sultanı 1.Mahmut ve İran Şahı Nadir Şah tarafından gerçekleştiriliyor. Başarısız oluyor. Benim şahsi kanaatim Osmanlı tarafının işi yeterince ciddiye almamasından kaynaklanan sebeplerle o dönem içerisinde bu çok başarılı olmuyor. Daha sonra 1940’lı yıllardan başlayarak adına takrib dediğimiz Daru’t-Takrib faaliyetleri başlıyor. Bunun ulema öncülüğünde yürütülmesi bana göre her halükarda önemli. İslam uleması bunun öncülüğünü yapmalı. Her halükarda aslolan bu.  Öte yandan buna eşlik eden bir siyasi iradenin olması önemli. İki ayaklı olmalı yani. İslam dünyasındaki hâkim siyaset şekillerinin bu anlamda bir takribe yardımcı olmaları önemli. Ama bunu şöyle bir mahzuru var: Takrib meselesi politize olduğu zaman bir mezhebin önceliklerini esas alamaya başlıyor. Mesela İran bunun öncülüğünü yaptığında bu Şii bir intiba veriyor. Suudi Arabistan bunun öncülüğünü yaptığında bu bir selefi-vahhabi intiba veriyor. Veyahut bir başka ülke kendi mezhebinin öncelikleriyle bunu yapabilir. Ama politik mülahazalar ne olursa olsun takrib meselesinin bir sivil faaliyet olarak ulema tarafından yürütülmesi lazım. Şahsi kanaatime göre İslam dünyasının mevcut yapısı içerisinde mevcut ulema tipiyle bu işi yapmamız çok zor. Çünkü Türkiye’de ilahiyat fakültesi hocaları ve Mısır’da Ezher uleması veya İran’da İran politik sistemine yakın olan molla dediğimiz din adamları bağlı bulundukları mezhep ve kültür havasıyla beraber siyaset havzasını da temsil ediyorlar. Yani bizde hali hazırdaki ilahiyatçılar politik sisteme entegre olmuş durumda. İran’da ki molla İran İslam Cumhuriyeti’nin doğal bir unsuru ve o siyaseti temsil eder bir yapıda. Ben bunu çok sağlıklı bulmuyorum. Ulemanın daha bağımsız olması lazım, daha entelektüel olması lazım. Siyaseten renksiz ulemadan bahsetmiyorum tabiki. Ulemanın politik temayülleri olabilir, tercihleri olabilir, buna saygı duyarım. İslam ulemasının daha geniş bir vizyonla mezhebi öncülüğü olmadan sırtını siyasi bir geleneğe yaslamadan daha rahat düşünebilmesi lazım. Bu olursa diyalog meselesinde eminim daha başarılı oluruz. Ama mevcut halde aşırı düzeyde politize olmuş ilahiyatçılarla, mollalarla, Ezher ulemalarıyla bu iş olmaz. Bir de mevcut İslam uleması, İslam dünyasındaki ‘Müslümanlık tipolojilerinden’, farklı mezhebi tecrübelerden, farklı dindarlık profillerinden çok haberdar değiller. Yani bizim ulemamız masa başı uleması. İslam dünyasının kültürel çeşitliliğinden ve renkliliğinden bihaber. Dolayısıyla doğal olarak az önce avam dindarlığı üzerinden anlattığım şeye dönecek olursak İslam uleması da aslında bulunduğu kültür havzasını kutsallaştırarak, mübarekleştirerek onları standart bir doğru olarak kabul ederek yoluna devam ediyor. En büyük açmazlarımızdan birisi bu. Yani dünyayla barışık değiliz.

 


Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir