DOĞAN, BÜYÜYEN VE ÇEŞİTLENEN SİNEMA

Paylaş

 

Her şey, Allah’ın insanı yaratmasıyla başladı ve insan yeryüzüne indi. Böylece insan üremeye, çalışmaya, anlamaya, aramaya ve savaşmaya başladı. Sonra unuttu ve tekrar başladı, üretti ve tekrar yok etti, kazandı ve tekrar kaybetti. Yine unuttu ve yine bu girdaba girdi. Bu sefer unutmamak için andı, anlattı ve en sonunda yazdı. Yazı, insanoğlunun bu döngülerini kayda aldı ve insanlık artık kendi geçmişine ulaşabileceği, en azından fikir edinebileceği ayak izlerini bırakmış oldu.

Ali Şeriati “Tarih, insanın olma serüveni demektir.”[1], der. İnsan, fıtri olarak kendisini, toplumu, evreni, şimdiyi ve geçmişi arama/araştırma potansiyeli içerisindedir. Bu bağlamda tarih, insana bu arayışında hem zihin dünyasının şekillenmesinde hem de kararlarında önemli bir kaynaklık sağlar. Sadece yazı değil, resim, heykel, bir antika eser veya herhangi bir yapıt da bize bu kaynaklığı sağlayabilir. Teknoloji ve modernleşme ile birlikte bu arayışı birçok farklı yolla gerçekleştirebiliyoruz. Ses kaydı, fotoğraf ve videolar bunlara örnek verilebilir.

1895’te Fransız Lumiêre kardeşler, görüntüleri kaydetmeye ve bir ekran üzerine yansıtmaya yarayan sinematografı tasarladılar. Bu tasarım geliştirilerek zaman içinde ses, fotoğraf, video, görsel ve işitsel efektlerin bir araya geldiği “7. Sanat” olarak bilinen, sinema sanatını doğurmuştur. Sahneleme, dekor, rol ve senaryo bileşenleri ile tiyatroya benzeyen bu sanat, kendi modern enstrümanları ve teknikleri ile izleyiciye bir hikayeyi, durumu, konjonktürü ifade edecek şekilde icra edilir.

Sinemanın endüstriyelleşmesi ile birlikte sinemada kullanılan araçların/aygıtların standartlarının artması, bununla birlikte sinemanın kendine has tekniklerinin; senaryo, kadraj, oyunculuk, kurgu, montaj, ışık, renk gibi; birer üslup/tarz haline gelmesi ve özenle işlenmesi sinemayı farklı bir boyuta taşımıştır. Görsellik, hiçbir farklılık gözetmeksizin herkes için ideal, kolay erişilebilir ve tüketim toplumunda yaşayan insan için bir kültür haline gelince artık pek çok konuda başvuru noktamızda burası oluyor. Sinemayı da bu kültürün oluşmasındaki en önemli parça sayabiliriz. Sinema, bir kişiyi, düşünceyi, hayal ürününü, yaşanmış bir olayı, hiç yaşanmamış veya yaşanmayacak bir olayı veya bir yaşam biçimini, ideolojiyi anlatabilecek/ açıklayabilecek hatta propagandasını yapabilecek en etkili yöntem haline gelmiştir.

Burada üstünde duracağımız noktalardan biri de sinemanın tarihte açtığı perdedir. Doğuşundan beri sinemada birçok film/dizi, tarihi olayları, vakaları, kişileri tema edinmiştir. Bunu yaparken tabiki doğrulanmış/kanıtlanmış belgeler, kaynaklar kullanılmıştır veya kullanılmaya özen gösterilmiştir. Bu şekilde oluşturan filmler sinema tarihinde izleyicisine geçmişi yad etmeyi, izleyicisini birkaç yıl, asır veya çağ öncesine götürüp o zamanın havasını soldurmayı sağlamıştır. Şüphesiz sinema modern teknoloji ile bunu bize sağlayan nadir araçlardan biridir. Örneğin, 1912’de Titanik gemisinin bir buzdağına çarpması ve batarak içindeki yolcu ve mürettebatıyla birlikte yaklaşık 1500 kişinin hayatını kaybetmesi, tarihte yaşanmış vahim bir olaydır. Tarihte yaşanmış, vehameti en az Titanik kadar olan birçok olay yaşanmıştır. Fakat Titanik olayının 1997’de James Cameron tarafından filmleştirilmesi (Titanic), hem bu olayın tüm dünyadaki popülerliğini arttırmış (nitekim vizyona girdiği günden sonra 12 yıl boyunca dünyada en çok hasılat yapan, en çok izlenen filmdi) hem de olayın nasıl gerçekleştiğine dair adeta bir simülasyon görevi sağlayarak izleyiciye sunmuştur. Bu örnekleme, sinemanın emekleme dönemlerine giderek Sergei Eisenstein’ın Potemkin Zırhlısı(1925) filmini gösterebiliriz. Film, Çarlık Rusyası’nda 1905 yılında bir savaş gemisinde yaşama koşullarından bezmiş mürettebatının başlattığı bir ayaklanma ve gemiyi ele geçirme olayını yansıtan sessiz bir filmdir[2] .

Yönetmen filmin konusunu ‘Potemkin Zırhlısı Ayaklanması’ olarak bilinen gerçek bir olaydan almıştı. Devrime kışkırtıcı propaganda etkisi nedeniyle birçok kez farklı ülkelerde sansüre uğramıştır. Marc Ferro bununla ilgili, “Eğer, Eisenstein’ın başyapıtı onu canlandırmasaydı, bu kesilmiş versiyon bile insanların hafızalarından silinebilirdi. Tarihin çoğu kez, tarihten yalnızca yönetenlerin iktidarını meşrulaştıran şeyleri alıp muhafaza ettiği ne de doğru”[3] demiştir. Anlaşılabileceği gibi tarihi araştırmada/öğrenmede sıkıntılı konulardan biri de dönemin iktidarlarının, tarihsel kaynaklarını yönetebilmesi hatta şekil verebilmesidir. Burada sinemanın kaynaklığında dikkat etmemiz gereken konuda bu olması gerekir. Her ne kadar sinema işinin ehilleri tarafından ince elenip sık dokunan, her tekniği ile bir hikayeyi en anlaşılır şekilde seyircisine açıklamaya çalışan bir sanat eseri olsa bile sinema, bireyi veya kitleleri manipüle edici bir araç olarak da kullanılabilir. Bu bağlamda sinema izleyicisinin, sinemayı hangi amaca yönelik izlediği önemli bir husustur.

“Bir film tabii ki bütün tarihi anlatamaz, bir film iki saat sürer en fazla. Film bir tarih kitabı da değil, ayrıca bir üniversite ya da bir tarih okulu da değil film. Ama bir İtalyan tarihçinin söylediği gibi bir film elbette izleyiciyi tarihçinin çalışma odasının içne sokabilir. O andan itibaren izleyici daha fazla öğrenmek istiyorsa araştırıp öğrenebilir.”

Yunan yönetmen Costas Gavras’ın da belirttiği gibi bizim sinemadan alabileceğimiz veri/duygu/düşünce/ilham sınırlıdır. Bu yüzden sinema görüntüsü mutlak hakikat değildir. Tıpkı diğer hakikat olmayan eserler/kaynaklar gibi ölçülmesi,değerlendirilmesi, gerekir. Çünkü biz sinema görüntüsünü, her ne kadar üst düzey bir şekilde tasarlanmış olsa bile, baz alarak bir kanıya varacak olursak, yönetmenin unuttuğu, önem vermediği, eklemek istemediği veya ekleyemediği vs. bir detay veya olayı ele alış biçimindeki teknik bir sorun gerçeği bulanıklaştırabilir veya tamamen yanlış anlamamıza neden olabilir. Herhangi bir senaryosu olmayan efektsiz bir kamera görüntüsünden bile sadece kurgulanarak yani olayların sırası, oluş hızı vb. değiştirilerek algılanması açısından birbirinden farklı bir düzine hikaye oluşturulabilir. Bu da bize sinemanın gücünü gösterir. Bunu belirtmekteki amaç sinemanın korkulan, izlenmemesi gereken bir yapıt olmasından ziyade bu gücün bilinciyle ekran karşısına çıkmak gerekliliğini hatırlatmaktır.

Doğan, büyüyen ve çeşitlenen Sinema başlığını kullandım bu yazı için çünkü sinema her geçen gün tekniğini, altyapısını, hasılatını bununla birlikte mühim bir durum olarak mekan ve boyutunu değiştirerek karşımıza çıkıyor. Bunlardan kasıt, sahneleme, ışıklandırma, lenslerdeki veya çerçevenin boyutlandırmasıyla alakalı bir değişim değil. Sinemanın platform değiştirerek hitap kitlesini ve etkinliğini katladığı durumdan bahsediyorum. Artık her bireye uygun, her tarzda film çekiliyor ve bunlar en kısa yoldan mobil olarak izleyicisine ulaşma fırsatı buluyor. Bu durumun gelecekte hem sinemanın kaderi açısından hem de görselin egemen olduğu çağda yaşayan insan için sonuçlarının ne olacağına dair bir öngörüde bulunmak zor. Fakat şunu da belirtmekte fayda var ki sinemanın bir çikolata gibi tüketim malzemesi haline gelmesi sonucu insanda bıraktığı etkinin gerçeklikten kopuş, sanal bir dünya görüşü ve çelişik/çarpık yaşam biçimleri olduğuda aşikârdır. Sadece sinema değil diğer bir çok araç; video oyun, sosyal medya, televizyon adeta sinemanın diğer versiyonları gibi insanlığı sanal olan bir gerçeklik içerisinde tutmaya çalışır. Başka bir tartışma konusu olan bu durum da sinemayı doğru algılama açısından tefekkür edilmesi gerekir.

Ogün Bahçivanoğlu kaleme aldı.

 

Kaynaklar
[1] Şeriati, Ali. “İnsanın Dört Zindanı”. 7. Baskı . Ankara: Fecr Yayınları, 2017.
[2] Makal, Oğuz. “Sinemada Tarihin Görüntüsü”. Beykent Üniversitesi, 2010.
[3] Ferro, Marc. “Sinema ve Tarih”, Ayrıntı Yayınları, 2017.


Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir