Doç. Dr. Derda Küçükalp ile Günümüz Siyasal Algısı Üzerine

Paylaş

Bilindiği üzere pek çok düşünce geleneğinin omurgasını oluşturan değer ve ilkeleri anlamaya ve incelemeye dönük her türlü çalışma tarihsel dönem olarak Aydınlanma’ya gitmek zorundadır. Siyaset felsefesi bağlamında düşündüğümüzde Aydınlanma’yı bu kadar önemli ve başat kılan unsurlar neler olabilir?

Siyaset felsefesi bağlamında düşündüğümüzde Aydınlanma düşüncesini önemli kılan husus, modern siyaset felsefesinin temel perspektifinin ancak Aydınlanma düşüncesinden hareketle anlaşılabileceği gerçeğidir.  Kuşkusuz siyaset felsefesi modern düşünce ile sınırlı değildir. Modern dönemden önce de siyaset felsefesi vardı. Bu siyaset felsefesi “klasik siyaset felsefesi” olarak adlandırılabilir. Modern siyaset felsefesi ile klasik siyaset felsefesi arasında önemli farklılıklar söz konusudur ve bu farklılıkları anlamak bakımından aydınlanma düşüncesini bilmek önemlidir. Bana göre, Aydınlanma düşüncesi en iyi şekilde Kant’ın değerlendirmesi bağlamında anlaşılabilir. Kant, Aydınlanma’yı “insanlığın erişkin hale gelmesi” olarak görür. Buna göre, Aydınlanma ile birlikte insan artık kendi kararlarını kendisi verebilecek düzeye gelmiştir. Yani insan özerktir ve onun üzerinde doğa, gelenek, Tanrı, kilise vb. bir otoriteye artık ihtiyaç yoktur. Bu noktada Aydınlanma’nın yaşamın ve bilginin her alanında insanı merkeze alan bir düşünce olduğunu söyleyebiliriz. Hümanizm yani insan merkezlilik Aydınlanma düşüncesinin bir özelliğidir ve bu modern siyaset felsefesinin de temel özelliğini oluşturur.  Modern siyaset felsefesine göre, “doğru ya da ideal siyasal düzenin ne olduğu” sorusu artık aşkın bir referanstan hareketle değil insandan hareketle cevaplanmalıdır. Klasik siyaset felsefesinde iyi aşkın bir şekilde bir otorite olarak düşünülürken modern siyaset felsefesinde insan aklına içkin olarak düşünülmüştür. Kuşkusuz klasik düşünürler de insan aklına önem atfetmişlerdir, fakat onlar için hakikat insan aklından bağımsız bir şekilde vardır ve akıl, insanın hakikatle temasını sağlasa da hakikati bütünüyle içerme anlamında mutlak güce sahip değildir. Modern siyaset felsefesinin bana göre en belirgin özelliği, insan aklına mutlak bir güç atfetmesidir.  Aydınlanma düşüncesi insanın aklını kullanarak bütün problemlerini çözebileceği yönünde iyimser bir anlayışa sahiptir. Bu iyimserlik Aydınlanma düşüncesinin bir başka temel özelliği olan “ilerleme” fikrinde karşılığını bulmuştur.  Buna göre, tarih insanlığın aklını kullanıp bilgi düzeyini arttırmasına paralel, sürekli daha iyiye doğru hareket etmektedir. İlerleme inancı da modern siyaset felsefesinde karşılığını bulmuştur. Bu inanç modern siyaset felsefesinde ideal siyasal düzenin yeryüzünde gerçekleştirilebileceği anlayışında karşılığını bulmuştur. Nihayetinde Aydınlanma düşüncesi topluma ve toplumsal bağlama karşı bireyi öne çıkaran bir karakter arz eder ve bu karakterin yansımasını da modern siyaset felsefesinde görmek mümkündür.  Modern siyaset felsefesi kendi içinde farklılıklar gösterse de nihayetinde bireyin ve bireyin özgürlüğünün iyi bir siyasal düzenin amacı olarak görülmesi, modern siyaset felsefelerinin ortak özelliğini oluşturur.

Farklı epistemoloji ve metodolojileri bünyesinde barındıran Aydınlanma filozoflarında görülen genel ve ortak özellik farklı bir evren tasarımına kaynaklık etmeleriydi. O dönemde idealize edilen farklı evren algısı ile günümüzü kıyasladığımızda yaşanılan süreci ve gelinen noktayı nasıl yorumlayabiliriz?

Bu soruyu cevaplarken de klasik felsefe ile bir mukayese yapmak faydalı olabilir. Klasik filozoflar, “teleolojik bir evren anlayışı”na sahiptiler. Buna göre, evren öğeleri arasında uyumun bulunduğu bir bütün olarak yani bir “kozmos” olarak düşünülüyordu. Bu evren anlayışında her varlık gibi insanın da kozmos içinde bir yeri, görevi ve bu yer ve görevle bağlantılı verili bir “telos”u yani amacı vardı ve insanın bu amaca uygun yaşadığı ölçüde mutlu olacağı düşünülüyordu. Klasikler için insan, kozmos içerisindeki yerine tabiydi ve klasikler bu anlamda insanı kendini ve amacını belirleyecek bir varlık olarak görmüyordu. Modern düşüncede bu anlayış değişti. Çünkü modern düşünce evrenin üzerindeki teleolojik örtüyü kaldırarak farklı bir evren anlayışını benimsedi. Bu evren anlayışı, Aydınlanma düşüncesinin de benimsemiş olduğu “mekanik evren anlayışı”dır. Yeni evren anlayışı ile birlikte erek yerine neden kavramı ve niçin yerine nasıl sorusu ön plana çıkmıştır. İnsanın önceden belirlenmiş bir amaca sahip olduğu düşüncesinin terkedilmesi ile birlikte insanın kendi kaderini ve amacını kendisi belirlemesinde ifade bulan özgürlük düşüncesi ön plana çıkmıştır. Bu özgürlük anlayışı en iyi şekilde “kontrol” kavramında ifadesini bulur. Aydınlanma düşüncesi ve modern bilim anlayışı insanın daha önce tabi olduğu doğayı, onun üzerinde kontrol sahibi olarak kendi amaçlarına göre kullanabileceği inancını esas alır. Aydınlanma düşüncesinin özgürlük anlayışı bu inanca yaslanır.  Günümüzde bu inanç en ileri noktasına ulaşmıştır. Özellikle genetik biliminde meydana gelen gelişmeler insanın doğaya müdahalesinde hiçbir sınırın bulunmadığı inancını güçlendirmiştir. İnsanın doğayı kontrol etmesinde ifadesini bulan bu özgürlük anlayışının sorunlu niteliği günümüzün önemli tartışma konularından biridir. Örneğin; birçok çevre bilimci ekolojik problemlerin gerisinde bu özgürlük anlayışının bulunduğunu iddia etmektedir. Yine insanın genlere müdahalesinin ahlaki sınırları ile ilgili tartışmalar da söz konusudur ve bu tartışmalar biyoetik olarak adlandırılan bir alanın konusunu oluşturmaktadır.

Aydınlanma dönemi düşünürlerini birleştiren ortak hususlardan biri de bu düşünürlerin mevcut politik düzene karşı yönelttikleri eleştirilerdir. Bu düşünürlerin birçoğu refah sağlayacak siyasi yönetim istemektedirler. Tarihsel olarak yönetim biçimleri göz önüne alındığında buna uyan dönem ve biçim sizce hangisi veya hangileridir?

Aydınlanma düşünürlerinin arzuladıkları siyasal ve toplumsal düzenlerin belirli ölçüde Batılı gelişmiş toplumlarda karşılığını bulduğunu söylemek mümkündür. Bu toplumlar genellikle siyasal olarak liberal demokrasi ya da sosyal demokrasi olarak niteleyebileceğimiz bugün “ileri” olarak adlandırılan toplumlardır. Fakat Aydınlanma düşüncesinin ideal siyasal düzeninin evrensel ölçekte karşılığını bulduğunu söylemek mümkün değildir. Dünyanın büyük bir bölümünde insanlar siyasal, sosyal ve ekonomik olarak son derece kötü şartlar altında yaşamaktalar. Bugün çevre bilimcileri ileri olarak addedilen toplumların refah düzeyinin bütün dünya toplumları için geçerli olmasının mümkün olmadığını, zira dünya kaynaklarının buna imkân vermediğini söylemektedir.  Üstelik gelişmiş olarak görülen toplumların refahının gerisinde sömürgeciliğin de bulunduğu düşünüldüğünde ve az gelişmiş olarak nitelenen toplumların birçoğunun da bu sömürgecilik nedeniyle gelişemediği düşünüldüğünde Aydınlanma düşüncesinde insanlık ile kastedilenin bütün insanlar olmadığı, insanlığın gerçekte Batılı toplumları içerdiği yönünde bir şüpheyi de haklı kılmaktadır. Yine, birçok yaşanan olayda görüldüğü üzere dünyanın birçok bölgesindeki savaşlara, açlığa, zulümlere sessiz kalması Batı’nın insan haklarını ancak Batılı toplumlar için geçerli gördüğü yönündeki bir kanaati de güçlendirmektedir. Bugün Batı merkezcilik, oryantalizm ve post-modernizm kavramları etrafında yapılan tartışmalarda Aydınlanma düşüncesinin ve modernitenin krizinden bahsedilmektedir.

Muhafazakârlık algısı siyaset felsefesi açısından nasıl konumlandırılmalı ve değerlendirilmelidir?

Muhafazakâr siyaset felsefesi, moderniteye ve aydınlanma düşüncesine bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Aslında daha temelde tepki, “devrim” düşüncesinedir. Muhafazakâr düşünürler Aydınlanma’nın soyut aklını tehlikeli bulmuşlar ve eski kurumlar ve değerler reddedilerek bu akla dayalı inşa edilmek istenen bir siyasal-toplumsal düzenin tehlikeli olacağını iddia etmişlerdir. Muhafazakâr düşünürlere göre, gelenek ve deneyim kıymetli olup bunların akıl adına reddedilmesi, toplumları uçsuz bucaksız bir denizde pusulasız ve rehbersiz bırakmak gibidir. Muhafazakârlığa göre, toplumsal düzen ancak deneyimin ürünü olan ve bugüne aktarılan değerlerin ve kurumların muhafaza edilmesi yoluyla sağlanabilir. Aydınlanma düşüncesinin birey üzerindeki baskı olarak gördükleri din, aile, lonca, kilise vb. kurumlar muhafazakârlar için toplumsal yaşam açısından son derece yararlı işlevlere sahiptir. Yine Aydınlanma düşüncesinin soyut birey anlayışı yerine muhafazakârlık toplumsal insan anlayışını ön plana çıkarır ve insanı topluma karşı görevleri ve sorumlulukları olan bir varlık olarak görür. Muhafazakârlık her ne kadar devrimi reddetse de ilerleme düşüncesini reddetmediği için bir yönüyle modern bir ideolojidir. Moderniteye karşı olma özelliği ilk dönem muhafazakârlığının bir özelliği olup zamanla ortadan kalkmıştır. Muhafazakârlık, bilimsel ve teknolojik gelişmeye karşı olmayıp ilerlemenin tedrici olması gerektiğini savunmaktadır.  Türkiye’de de muhafazakârlık devrime karşı olmuş geleneksel değerlerin korunması yoluyla bir modernleşme sürecinin yaşanması anlayışını savunmuştur. “Batı’nın ilmini ve fennini alalım, ama kültürünü almayalım” anlayışı Türk muhafazakârlığını karakterize eden bir anlayıştır.

Çağımız siyasetinde pek çok politik hareketin ve teorinin de temel kavramlarından biri olan “kimlik”in siyasi bir özne olarak tanımlanmaya çalışılmasının arka planında nasıl bir düşünce yatmaktadır?

Kimlik meseleleri özellikle günümüzde küreselleşme ve post-modernizm tartışmaları bağlamında karşımıza çıkmaktadır. Bilindiği gibi modern devlet ulus-devlettir ve ulus-devlette de siyaset birey, vatandaş ve sınıf kavramları üzerinden yapılmaktadır. Üç kavramda insanların etnik, dinsel, cinsel ve yaşam tarzı tercihlerine bağlı olarak ortaya çıkacak kimlik farklılıklarını absorbe edici bir özellik taşır. Birey, hangi kimliğe sahip olurlarsa olsunlar bütün insanların ortak özünü oluşturur ve bireyin esas alınması, kimliksel farklılıkların yerine evrensel hakların yani bireysel hakların öne çıkmasını beraberinde getirir. Bireyi esas alan liberalizme göre, siyaset bireysel hakları koruduğu için bireyler diledikleri kimliği seçebilme özgürlüğüne sahiptirler ve bu nedenle de kimlikler üzerinden siyaset yapmaya ihtiyaç yoktur. Yine bir toplumda vatandaşlığın da kimliksel farklılıklara bağlı olmayıp kişilerin ortak politik özü olması ve bu nedenle bütün vatandaşların aynı haklara sahip olması da kimlik siyasetini gereksiz hale getirir. Ulus-devlette sınıf da, toplumsal yaşamda eşitsizliklerin nedeni ekonomik eşitsizlikler olarak görüldüğü için, bireylerin ekonomik durumlarını öne çıkarıp kimliksel farklılıklarını ihmal eden bir kategoridir. Günümüzde bireysel ve vatandaşlık haklarının korunması ve sınıfsal eşitsizliğin azalmasının toplumsal yaşamda çeşitli kimliklerin kendilerini ifade edebilmeleri için yeterli olmaması kimlik politikasını öne çıkarmıştır. Yine üçüncü sorunun cevabına bağlı olarak belirtilen Batı merkezli siyaset anlayışının da kimlik politikasının öne çıkmasında etkili olduğunu söylemek mümkündür.

Kimliklere dayalı siyaset yapma girişimlerini nasıl değerlendirmek gerekir? Siyasetin dönüştürme gücü kimlik üzerinde ne derece etkili olabilmektedir?

Kimlik politikası farklı kimliklerin ulusal ve dünya ölçeğinde kendilerini ifade edebilme imkânları kısıtlı olduğu ölçüde kaçınılmaz bir şey. Bazı kimliklerin diğerleri üzerindeki tahakkümünü mümkün kılan siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel koşulların değiştirilmesi gerekiyor.  Bana göre, kimliklerin siyaset yoluyla bastırılması mümkün değil. Bugün ulus-devletlerde ve ulusal egemenlik anlayışında şahit olduğumuz kriz bunu gösteriyor.  Siyaset kimliklerin kendi taleplerini ifade etmelerine aracılık ettiği ölçüde daha adil ve barışçı birlikte yaşam imkânları ortaya çıkabilir. Bu imkânların ortaya çıkması her şeyden önce adaletin küresel ölçekte gerçekleşmesine bağlı. Bu bağlamda iki kutuplu dünyanın sona ermesi ile birlikte ortaya çıkan yeni durumla bağlantılı olarak da görülebilir kimlik politikası. Bu yeni durum, kimlik politikasının İslam dünyası ile ilişkili yanını anlamak açısından özellikle önemli. İki kutuplu dünyada sosyalizm ile liberalizm arasında cereyan eden politik çatışma günümüzde medeniyetler arası bir çatışma şeklinde karşımıza çıkmakta ve bu da kimlik politikasını beslemektedir. Günümüzde hâkim medeniyet Batı medeniyetidir ve Batı da kendini, kendi askeri, ekonomik ve siyasi hâkimiyetini meşrulaştırmak için diğer medeniyetleri özellikle de İslam’ı ötekileştirmektedir. Bu ötekileştirme, bugün Batılı toplumlarda “İslamofobi” olarak kendini göstermekte ve bu da kimlik çatışmasını derinleştirmektedir. Batılı değerlere, Batı medeniyetine ve bu medeniyetin hâkimiyeti olarak kendini gösteren küresel siyasal ve ekonomik güç ilişkilerine boyun eğmeyen Müslümanların terörizmle özdeşleştirilmesi her geçen gün İslam ile Batı arasındaki mesafeyi daha da açmaktadır. Öte yandan,  İslam özelinde düşünüldüğünde kimlik politikası özellikle Müslüman topluma sahip laik siyasal rejimlerde de öne çıkmaktadır. Bu rejimlerde dinin kamusal alanda görünmesinin tehlikeli olarak addedilmesine bağlı olarak kendini gösteren din üzerindeki baskı İslami kimlik taleplerini dile getiren siyasal hareketleri öne çıkarmaktadır.

Birey-toplum ve siyaset arasındaki ayrımların kaynağı nedir ve nereden kaynaklanmaktadır?

Toplum, bireylerin bir arada yaşamalarına bağlı olarak karşımıza çıkan bir olgudur. Birlikte yaşam ortak ihtiyaçların giderilmesi ve ortak sorunların çözülmesini gerektirir ki işte bu noktada siyaset devreye girer. Politika, “polis” sözcüğünden türer ve anlamı, “polise ait olan” demektir. Polis, bilindiği gibi şehir devletiydi. Buradan hareketle politikanın ortak hayatı ilgilendiren sorunların çözülmesi gibi bir işleve sahip olduğunu söyleyebiliriz. Bu sorunların çözümü ancak ortak hayatın düzenlenmesi ile mümkündür ve bu da siyasal iktidar ve siyasal düzen dediğimiz şeyi beraberinde getirir. Bilindiği gibi modern toplum çoğulcu bir toplumdur ve modern siyasette farklı yaşam tarzlarının bir arada yaşayabilmesine imkân vermek iyi bir siyasal rejimin en temel özelliği olarak görülmektedir. Bu anlamda modern siyasetin en temel işlevinin farklı kesimlerin taleplerine cevap verebilmek olduğunu söylemek mümkündür. Bu talepler ekonomik talepler olduğu gibi kimlik ve farklılık talepleri de olabilir. Ekonomik talepler özellikle sosyal adalet kavramı çerçevesinde dile getirilmiştir. Önceki iki soruya vermiş olduğum cevapta da belirttiğim gibi günümüz siyasal yaşamında öne çıkan talepler daha çok “kimlik ve tanınma” talepleridir. Bugünün siyaset anlayışında adalet ekonomik eşitsizliklerin giderilmesi kadar kimlikler arasındaki eşitsizliklerin giderilmesini de gerektirmektedir. Bugün birey, kendini yalnızca bir takım haklara sahip bir özne olarak görmemekte aynı zamanda bir topluluğa aidiyet üzerinden de kendini tanımlamaktadır. Kimlik siyaseti de bir anlamda böyle bir birey anlayışına bağlı olarak kendini göstermektedir. Bu anlamda kişilerin sadece bireyler olarak tercihlerini takip etmeleri yeterli olmamakta, kişiler aynı zamanda kimlikleri ile de kamusal alanda görünür olmak istemektedir. Bu görünürlüğün önündeki engelleri kaldırmak günümüz siyasetinin en önemli meselesidir.

Liberal siyaset bilimcilerin adalet kavramlarında özgürlüğe yaptıkları vurgu bazı düşünürler tarafından sorgulanmakta ve özgürlüğün, eşitliğin sadece bir yönü olduğu vurgulanmaktadır. Eşitlik, kurumların egemen ahlakı olarak kabul edilmektedir. Eşitlik ilkesi hangi bağlamda ele alınmalı ve nasıl değerlendirilmelidir?

Her adalet anlayışı, eşitlik kavramına dayanır. Eşitlikten ne anlaşıldığına bağlı olarak adalet anlayışları da farklılaşır. Liberal adalet anlayışı, eşit hak anlayışını esas alır. Bunun nedeni liberalizmin bireysel özgürlüğü, yani negatif özgürlüğü savunan bir siyaset felsefesi olmasıdır. Negatif özgürlük; özgürlüğü, bireylerin tercih ve eylemlerine dışarıdan bir müdahalenin olmaması olarak görür. Müdahaleden kastedilen bireyin, kurumun, toplumun ya da devletin müdahalesidir. Liberalizm, müdahale etme gücü en çok devlette bulunduğu için özgürlüğün korunmasının en önemli yolunun devletin sınırlandırılması olduğunu savunur. Kuşkusuz özgürlük sınırsız değildir. Özgürlüğün doğal bir sınırı vardır. Bu sınır hak kavramı ile ifadesini bulur. Özgürlüğün doğal sınırı başkalarının hakkıdır. Bu nedenle liberalizm, adaleti “hak eşitliği” olarak anlar. Hak eşitliği, devletçe güvence altına alınır. Liberalizme göre, eğer bir toplumsal düzende haklar, hukuk kuralları ile korunur ve adalet bu kurallar karşısında eşitliği ifade eder. Eğer bu eşitlik sağlanmışsa adil bir toplumsal düzen var demektir.  Liberalizm kurallar karşısında eşitliği savunduğu için liberal adalet anlayışı usul-i adalet anlayışı olarak da adlandırılır. Bu adalet anlayışı kuralların herkese eşit uygulanmasını esas alır. Bu eşit uygulama sonucunda toplumsal yaşamda ortaya çıkacak sonuçların adaletin konusunu oluşturmadığını kabul ettiği için “dağıtıcı adalet anlayışları”na karşıdır. Örneğin; dağıtıcı adalet anlayışlarından biri olan sosyal adalet anlayışı, kurallar eşit uygulansa bile toplumsal yaşamda ortaya çıkabilecek ekonomik eşitsizliklerin olabileceğini ve adaletin bu eşitsizliklerin düzeltilmesini gerektirdiğini savunur. Bu düzeltme devletin dezavantajlılar lehine hareket etmesini gerektirdiği ve bu da kurallar karşısında eşitliği bozduğu için liberaller sosyal adalet anlayışına karşıdırlar. Liberal adalet anlayışının sorunu tam da bu noktada ortaya çıkmaktadır. Bu sorunda liberalizmin adalet için hukuk karşısında eşitliği yeterli görmesinden kaynaklanmaktadır. Aynı kurallara tabi olmak, bireyler arasındaki toplumsal, kültürel ve ekonomik eşitsizlikleri gidermeyeceğinden hak eşitliği insan onuruna uygun bir yaşam için yeterli olmayacaktır. Bu nedenle liberalizmin adalet anlayışını eleştirenler adaletin hak eşitliğinden daha ileri bir eşitlik anlayışını -örneğin sosyal eşitlik anlayışını- gerektirdiğini savunmaktadır. Bu eleştiriyi yapanlara göre, devletin dezavantajlıların lehinde kurallar karşısında eşitliği bozması -bu pozitif ayrımcılık olarak adlandırılır- adaletin bir gereğidir.

Demokrasi bazı İslamcılar tarafından son yüzyılın iyi düzeyde sömürü kılıflarından biri olarak görülürken bazı İslamcılar bunda bir problem görmemekteler. Size göre demokrasi ve İslam yan yana gelebilecek iki kavram mıdır?

Bu meselede demokrasiden ne anladığımız önemli. Bilindiği gibi demokrasi, demos ve kratos kelimelerinden oluşuyor. Kabaca, demos halk karatos ise iktidar demek. Bu anlamda demokrasi; halkın iktidarı anlamına geliyor. Günümüzde halk, iktidarı doğrudan kullanmayıp temsilcileri vasıtası ile kullandıkları için temsili demokrasiler söz konusu. Eğer demokrasinin felsefesine tam anlamıyla sadık kalırsak demosu yönetimin, düzenin, kural koymanın nihai ve en üst mercii olarak görmemiz gerekir ki böyle bir demokrasi anlayışı İslam ile bağdaşmaz. Zira İslam’da en yüksek merci Allah’tır. İslam da her din gibi toplumsal yaşam ile ilgili bir takım düzenlemeler içermektedir. Bu düzenlemelerin kaynağı kutsal kitap olduğu için İslam’a göre, toplumsal düzenin nihai temeli halk iradesi olamaz. Fakat eğer demokrasiyi bir yerde yaşayan insanların rızasının devlet yönetiminde karşılığını bulması olarak daha araçsal anlamda düşünürsek bu durumda İslam ile demokrasi yan yana gelebilir. Sorunun diğer kısmına gelince, eğer sömürüden kastedilen hâkim güçlerin demokrasiyi bir söylem olarak kendi hâkimiyetlerinin bir meşruiyet aracı olarak kullanması ise demokrasinin böyle kullanıldığı doğrudur.  Özellikle günümüzde Batılı devletlerin en başta da A.B.D.’nin Ortadoğu’ya müdahalelerinde insan haklarını ve demokrasiyi bir müdahale aracı olarak kullandıklarını görüyoruz. Dikkatli bir şekilde gözlendiğinde bu devletlerin demokrasi konusunda çok da samimi olmadıkları rahatlıkla gözlenebilir. Bu devletler çıkarları gerektirdiğinde diktatörlükle yönetilen siyasal rejimlerle çok rahatlıkla işbirliği yapabilmektedirler. Yine aynı devletler Mısır’da demokratik yönetimin askeri bir darbeyle devrilmesine de ses çıkarmamışlardır. Eğer demokrasiden yukarıda belirtilen ikinci anlamı yani halkın rızasının yönetime yansımasını anlıyorsak demokrasinin bu kullanımı, demokrasiyi Müslümanlar için kendiliğinden önemsiz hale getirmez. İkinci anlamıyla demokrasi Müslüman toplumlar için faydalı olabilir.

“Liberalizm, insanın sınırsız özgürlüğünden dem vurarak aslında bireyi iddiasızlaştırır.” demiştiniz bir konuşmanızda. Bu cümleyi gelenek ve dini düşünce kalıplarını da düşünerek açar mısınız?

Çağımızda hâkim olan anlayışın liberal anlayış olduğunu düşünüyorum. Bu bana göre, bugün kendilerini farklı ideolojilerde tanımlasalar bile birçok insanın bilerek ya da bilmeyerek taşımış oldukları bir anlayış. Bu anlayış bireysel özgürlükte, bireyin tercihlerinin üzerinde hiçbir otorite kabul etmemesinde ifadesini buluyor. Yine bu anlayış bireyin hiçbir toplumsal sorumluluk taşımamasında ve tercihlerini sonuna kadar hayata geçirme arzusunda ifadesini buluyor. Liberal insan; bir başkasına somut bir zarar vermemek koşuluyla dilediğini yapabileceğini düşünen insandır. Aynı şekilde liberal insan eğer somut olarak kendi sebep olmadıysa hiçbir şekilde kendini bir şeyden sorumlu hissetmeyen insandır. Liberal insan tam da bu nedenle toplumla ilgili bir iddiası olmayan insandır. Toplumsal iddia yoksunluğu liberalizmin ahlak anlayışında ifadesini bulur. Liberalizme göre, ahlak bireysel bir tercih meselesidir. Bütün bireyler bu konuda özgür oldukları için dilediği yaşam biçimini seçebilir ve yaşayabilirler. İşte toplumsal iddiadan yoksunluk tam da bu özgürlük için ödenmesi gereken bir bedeldir. Zira bireylerin diledikleri hayatı yaşayabilmeleri için ortak hayat ile ilgili bir ahlaki iddiada bulunulmaması gerekir. Ahlak, siyasetin gözetmemesi gereken bir hedeftir. Zira toplumsal yaşamın bir ahlaki anlayışa göre düzenlenmesi bireyin tercihlerini kısıtlayıcı bir sonuç doğurur. Liberalizm ortak hayat için ahlaki bir amaç güdülmesini, totaliter topluma giden bir yolun başlangıcı olarak görürler. Bu bakış açısı liberalizmin dine bakışında da geçerlidir. Liberalizme göre, dinlerin ortak hayatı ilgilendiren bir iddiası olmamalıdır. Bir kişinin dini inançlarına uygun yaşaması bu yaşayış toplumsal hayatı düzenlenme iddiası içermiyorsa bireysel bir özgürlük olan inanç ve ibadet özgürlüğü kapsamına girer ve bu, kişinin en doğal hakkıdır. Liberalizm için makbul din kul ile Allah arasında olan toplumsal bir iddiası olmayan dindir. Böyle bir anlayışın bir dini din olmaktan çıkaracağı açıktır.

Son olarak İslami bir yönetim nasıl olur? İslam’ın öngördüğü siyaset felsefesinin temel özellikleri nelerdir? Modern hayatın içerisinde bu pratik nasıl geliştirilir, yani işe nereden başlanmalıdır?

İslam siyasal düşüncesi, benim özellikle çalışmış olduğum bir alan değil. Ayrıca bir ilahiyatçı da olmadığım için bu soruya çok iddialı olmayan bazı kanaatlerimi ifade eden cevaplar vereceğim. Bu cevaplar daha önceki bazı sorulara vermiş olduğum cevaplarla da ilgili. Her şeyden önce şunu söyleyebilirim ki İslam bütün dinler gibi toplumsal hayatı düzeltme ve düzenleme iddiasına sahiptir ve tam da bu nedenle doğru siyasal düzene ilişkin bir takım içerimlere sahip olmak durumundadır. Daha önce de söylediğim gibi bu içerimlerin teknik ve ayrıntılı analizini yapmak benim haddim değil. Fakat genel olarak şunları söyleyebilirim: İslam siyasal düşüncesinde insanın toplumsal bir varlık olarak kabul edildiğini düşünüyorum.  Bu, İslam’ın cemaate yönelik vurgusundan rahatlıkla anlaşılabilir. Bu noktadan hareketle İslam siyasal düşüncesinin insanın özgürlüğünü diğer insanlara yani topluma sorumlulukları bağlamında ele aldığını söylemek de mümkün. Toplumsal duyarlılık adalet anlayışına da yansıyacağı için İslam siyasal düşüncesinin toplumsal bir adalet anlayışına da sahip olduğu söylenebilir. Bu adalet sadece sınırları belirli bir devlet ölçeğinde düşünülmemelidir. İyiliği emretmek kötülüğü men etmek düsturunu göz önünde bulundurduğumuzda İslam siyasal düşüncesinin küresel ölçekte bir adalet arayışı içerisinde olacağı açıktır. Toplumsallığa yönelik vurgu, ferdin yok sayılması demek değildir. Dolayısıyla da bireyin kendine kalmış bir alan da vardır. Bu anlamda İslam’ın devletin alanını, “şeriat” olarak adlandırılan asgari kuralların uygulanması ile sınırlandırdığını bu asgarinin ötesinde iyi olmayı fertlere bıraktığını düşünüyorum. İslam’da nihai otorite mercii Allah olacağı için İslam’ın belirli bir yönetim biçimi öngörmediğini düşünüyorum. Yine, hangi yönetim biçimi olursa olsun İslami bir siyasal düzende yönetim gücünü kullananların iktidarlarının sınırlı olduğunu da söylemek mümkün. Bu sınır tabi ki Allah’ın hükümleridir. Bunun yanı sıra peygamberin ve ashabın uygulamalarına bakılacak olursa ümmetin ve ümmeti temsil eden âlimlerin de yöneticiyi sınırlandırması gerektiğini düşünüyorum. İslami bir siyasal düzenin modern hayat içerisinde nasıl gerçekleştirilebileceği sorusu benim cevap verebileceğim bir soru değil, ama şunu söylemek isterim ki, modern hayatta Müslümanca yaşamak, İslami bir siyasal düzeni realize etmekten daha önemli bir meseledir. Kuşkusuz Müslümanların siyasal düzen arayışı içerisinde olması gerekiyor, ama İslami bir siyasal düzeni her ne pahasına olursa olsun gerçekleştirmemiz gerektiğini düşünmenin yanlış olduğu kanaatindeyim. Bu uğurda çalışmak bir Müslümanın görevi kuşkusuz, ama bu amacın peşinden giderken İslam’ın çizmiş olduğu sınırların dışına çıkılmaması gerekir.

Sizinle tanışmak bizim için bir lütuftu. Bize vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederiz, Allah razı olsun!

Estağfurullah, ben de size teşekkür ederim. Allah sizlerden de razı olsun.


Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir