Dağılmış Benlikler Arasında Öz Benliğe Ulaşma Çabası: Hayalin Sonu

Paylaş

21. yy. tüm görkemine rağmen bir endişe çağı. Endüstri çağından bu yana insanlığa her istediğine ulaşabileceği, sınırsız bir gelişmeye dair umut ve güven telkin ediliyor. Teknolojik gelişmelerle birlikte modern insan her şeyi bileceği ve doğaya tahakküm edebileceği düşüncesine kapıldı. Doğaya egemen olan insan sınırsız ihtiyaçlarını(!) giderecek, özgür olacaktı. Fakat modern gelişmenin, radikal hedonizm olarak ifade edilen yaşamın tek amacının mutluluk ya da en yüksek hazza ulaşmak olarak görülmesi, bütün öznel isteklerin tatmin edilmesi, narsisizm gibi hastalıkların bir bir ortaya çıkmasına zemin hazırladı.

Hintli bir prensken, şaşaalı yaşamın mutluluk getirmediğini fark edip kendisine sade bir hayatı seçen Buda’ya göre; hırs, ihtiras ve bencillik kökenli bir sahip olmak isteği, sevincin değil acının kaynağıdır. Buda’nın öte zamanlarda görüp ifade ettiği bu gerçeklik, çağımızda iliklerine dek yaşanıyor. Sahip olmak, sahip olarak özgürleşmek, sahip oldukları üzerinden bir kişilik oluşturmak çağımızda yaşanan toplumsal çözülmenin sebeplerinden biridir.

Tüketim, günümüz aşırı üretim toplumunun belki de en önemli sahip olma biçimidir. Bu durumu Eric Fromm, “Ben, sahip olduğum ve tükettiğim şeyler dışında bir hiçim!” şeklinde ifade etmektedir. Daha çok harcadığında özgürleştiği hissine kapılan insan, hiçbir zaman yeterince şeye sahip olamayacak ve hakiki özgürlüğe erişemeyecektir. Çünkü maddesel sahip oluşların sonu yoktur.

“Varoluşunu ‘sahip olmak’ üzerinden belirleyen pazar ekonomisi karakteri, kendine yabancılaşmış günümüz insanını iyi ifade eden bir tanımlamadır. Pazar ekonomisi karakterinin en üst hedefi, kişilik pazarında her koşulda başarılı ve aranılır olmayı sağlayacak kayıtsız şartsız bir uyumu sağlamaktır. Bu tiplerin büyük ve sürekli değişen egoları vardır fakat bir benlik ve bütünlük duygusu ile kendilerine özgü kişilikleri yoktur. Pazar karakteri hiç kimseye hatta kendisine bile yakınlık duymaz. Onun için önemli olan prestij ya da şeyleri kullanarak konforlu yaşamaktır.” (1)

Yukarıda bahsedilen pazar ekonomisi karakteri, bize 1980’li yıllardan beri kişisel gelişim kitapları vasıtasıyla oluşturulmaya çalışılan karaktere çok yakın, hatta tıpa tıp aynısı. Kişisel gelişim kitapları çıktığı zamandan günümüze dek insanlara, “Başar, kendine güven, kendini sev, öz güvenli ol, hedefine odaklan, güzel konuş, karizmatik olmanın yollarını öğren, etkileyici konuş…” gibi kişilik paketini süsleyecek özellikleri adeta enjekte etmeye çalışmış, bu kitaplar en çok satanlar listelerinde en başlarda yer almayı başararak neredeyse “endüstriyel bir din” hâline gelmiştir.  Düşmeden, hiç kederlenmeden, yara almadan formüle edilmiş bir başarıya ulaşmaya çalışmak düşüncesi bu endüstriyel dinin öğretilerindendir. Öyle ki bu din inananlarına kaç adımda bu başarıya ulaşabileceklerini dahi söylüyor. Hayatı para kazanarak, itibar edinerek mutlu olmaya hapseden düşünceler vasıtasıyla tek tip insan modeli yaratılmaya çalışılıyor.

Kişisel gelişim kitaplarının mutluluğun reçetesi olarak sundukları zenginlik, maddi imkânları hedefleyen başarı, mutlak haz, özgüven gibi özellikler beden (madde) ve ruh (madde ötesi & manevi) ikilisinden oluşan insanın bedensel ihtiyaçlarını karşılarken manevi ihtiyaçlarını es geçmektedir. Tek yönlü beslenen yalnızca maddesel ihtiyaçları karşılanan insan hakiki mutluluğa erememekte ve bir süre sonra manevi açlıktan kaynaklı bir bunalım yaşamaktadır. Bunun en çarpıcı örneğini ise “Kaliforniya Sendromu” olarak ifade edilen aşırı lüks, zenginlik ve daimi haz sonucu yaşanan bencillik, mutsuzluk ve yalnızlıklar oluşturuyor. “Bu sendromu yaşayan kişiler, ‘başkası açlıktan ölse bana ne’ düşüncesiyle kendisi dışındaki kişiler hakkında kaygı hissetmemeye başlıyor. Kendine hayran olma, ego fetişizmi de denilebilecek şekilde narsistik eğilimler taşıyor. Bana zevk veren şeyler iyidir, zevk vermeyen şeyler kötüdür, şeklinde iyi-doğru değerlerinde değişme yaşanıyor. Somut zevk ve eğlenceleri yaşamın amacı olarak görüyor. Bu kişiler, başarılı iseler çevrelerinde sahte dostlar bulunuyor. Erkekseler başarıyı, kadınlarsa güzelliği kaybettiklerinde, dostları yanlarından uzaklaşıyor.” (2)

Kaliforniya Sendromu, ismini ABD’nin en zengin şehirlerinden biri olan sınırsız tüketimin, eğlence ve zevk düşkünlüğünün diyarı olan Kaliforniya’dan alıyor. Her türlü zevki tadıp buna rağmen istediği mutluluğa ulaşamayan benmerkezci, bireysel, yalnız, her istediğine ulaşan insanların içine düştükleri bu durumu anlatan bir kavram olan Kaliforniya Sendromu, hazza yönelik ideallerin mutluluğun getiricisi olmadıklarını göstermiştir.

Beden ve candan (ruh ya da öz benlik) oluşan insanın madde ötesi yönünü inkâr eden modern toplum, ulvî yönlerini yaşayamayıp, ahlâk ve değer sistemini hiçe sayıp tamamen maddesel, tüketim toplumunun istediği üzere hazza dayalı bir yaşam üzere olduğunda, nedenini anlayamadığı bir bunalımın içerisinde bulur kendisini.

Doğu Londra Üniversitesi’nde sosyal bilimler alanında profesör olan Michael Rustin hakiki mutluluğa varamayan modern insana yönelik şöyle bir açıklama ile konuyu ele almıştır: “Mutluluğun ardından koşan milyonlarca erkek ve kadının devindirdiği bizimkisi gibi toplumlar daha da zenginleşiyor, ancak daha mutlu olup olmadıkları hiç de kesin değil. Anlaşılan, insanın mutluluk arayışı pekâlâ kendini baltalamanın göstergesi olabiliyor. Eldeki bütün ampirik veriler, varlıklı toplumların nüfuslarında, mutlu bir yaşamın temel amacı olduğuna inanılan zenginlik artışı ile mutluluk artışı arasında hiçbir bağlantı olmadığını ortaya koyuyor.”

Peki, endüstri çağından bu yana hayal edilen mutlak mutluluğa ulaşabilme hayali neden gerçekleşmedi? Mutluluğu salt maddesel ihtiyaçların karşılanması olarak algılayan modern insan bütün öznel isteklerini ihtiyaç olarak görmüştür. Mutluluğu bu şekilde yorumlayan insan modeli ise yalnızca kendi çıkarını düşünmek, açgözlülük ve sahip olma ihtirası gibi karakter özelliklerini bünyesinde barındırmıştır.

Maddesel hazların mutluluk getirmediği hedonizm ve narsisizm batağına düşmüş insanlık, çağdaş yaşam pratiğini hayata ve mutluluğa dair algısını değiştirerek içinde bulunduğu toplumsal çözülmeyi durdurmayı başarabilir. Hayattaki varoluş nedenini unutan, yaratıcıya verdiği sözü unutup yaşamın nihai amacını kendi isteklerini gerçekleştirmek sanan insanın komadaki manevi yönünü iyileştirmek amacıyla adımlar atması, öz benliğine ulaşma çabası içine girmesi gerekiyor. Kendi özüne yabancılaşan insanın tüm bu debdebe içinde yavaşlayıp neyi yitirdiğini anımsaması gerekiyor.

“Bir ben vardır bende benden içerü” diyen Yunus Emre’ye karşılık verip tek boyuta indirgenen insanın içindeki diğer boyutların farkında olup bu boyutlar içerisinde yükselmeye çabalaması, varoluş sebebini hatırlayıp buna göre hareket etmesi modern toplumun içinde bulunduğu bunalımın çözüm yollarından biridir. Tasavvufî mânâda bir üst mertebeye çıkmanın şartı; vermek, infak etmektir.  Yüce Allah ise Kurân-ı Kerim’de infak etmekten, sadaka ve zekât vermekten birçok âyette bahsederek paylaşmanın önemine işaret etmiştir. İnsan “ben”den geçerek gerçek manada insan olabilmeyi başarır. İnsanın elindeki maddesel kaynaklar insana endişe ve kaygı verirken bunları paylaşmak ise huzur ve dinginlik getirir.

 

1) Sahip Olmak Ya Da Olmak, Erich Fromm

2) https://t24.com.tr/haber/modern-zamanin-hastaligi-kalifornia-sendromu,276843

 


Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir