Cinsiyet Rollerinde Adaletin Sağlanması

Paylaş

Cinsiyet, biyolojik olarak verili, doğuştan getirilen, kimliğin önemli unsurlarından birisidir. Günümüzde cinsiyet sadece biyolojik zeminde ele alınmamakta; özellikle sosyolojik ve siyasal açıklamalarda da temel tartışma alanlarının başında gelmektedir. Cinsiyeti tartışma konusu haline getiren, doğuştan getirilen ve sonradan edinilenlerin ayrımı hususundadır. Cinsiyete ilişkin sonradan edinilen, toplumsal algılar ve rollerle şekillendiği iddia edilen kısım için toplumsal cinsiyet (gender) kavramı üretilmiştir. Bu kavram biyolojik cinsiyetten bağımsız olarak, kadın ve erkeğin sosyal hayatta edindikleri toplumsal rolleri tanımlamakta kullanılır olmuştur. Artık cinsiyete dair iki kavramdan söz edilmektedir: doğuştan getirilen (cinsiyet) ve inşa edilen (toplumsal cinsiyet). Bu sayede modern insanın doğuştan gelene müdahale etmede sınırlı olduğunu fark etmesiyle, cinsiyeti toplumsal olarak yeniden şekillendirme süreci başlamıştır.

Kavramlar, düşünme süreçlerimizi şekillendiren temel enstrümanlardır. Toplumsal cinsiyet kavramı feminizm tarafından üretilerek teori haline getirilen, batı kaynaklı teori olarak karşımıza çıkmaktadır. 1970’lerde ikinci dalga feminizmle birlikte güçlenen toplumsal cinsiyet kavramı, kadın ve erkeklere ilahi olarak verilen rolleri inkâr ederek, cinsler arası kutuplaşmayı arttırmış; farklılıkların birbirini tamamladığı düşüncesinin aksine, farklılıkların eşitsizliğe sebep olduğu algısını yerleştirmiştir. Bu yaklaşımlar toplumsal cinsiyete ilişkin toplum ve kültür tarafından inşa edilen rollerin kadın aleyhine işlediğini, kadını ikincil konumda bıraktığını iddia etmektedirler.  Bu anlayışta toplumsal bir kurum olan aile de erkek egemenliğinin temsil edildiği bir alan olarak kadını ezmektedir. Daha da ileri giden açıklamalar biyolojik cinsiyetin tanımının bile toplumsal olduğunu iddia edebilmektedir. İkinci Cins’in yazarı Simone de Beauvoir’e göre “annelik içgüdüsü” miti yok edilmeden, kadınların boyun eğmesi ortadan kalkmayacaktır.

Toplumsal cinsiyet teorisi, cinsiyetler arasında da tıpkı sosyal-ekonomik sınıflar arasında olduğu gibi mücadele olduğunu ve bunun aşılmasının yolunun iki cinsiyetin de eşitlenmesinde yattığını iddia etmektedir.  Kadın ve erkek arasında eşitsiz ilişkiler olduğu varsayımından hareket eden bu teori, kadın ve erkeklerin her alanda eşit temsilini hedeflemektedir. Günümüzde toplumsal cinsiyet eşitliği sadece feminist bir söylem olarak kalmamış, neredeyse tüm dünya ülkeleri tarafından uygulanan anaakım bir politika haline gelmiş, toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamak ülkelerin ödevi olmuştur. Toplumsal cinsiyet eşitliği çoğunlukla sayısal göstergeler üzerinden takip edilmektedir. Kadın/Erkek istihdamı oranı, ev eksenli çalışma, kadınların ve erkeklerin yaptığı işler, kadın/erkek günlük kazanç düzeyi, kadın cinayetleri, sığınma evi sayısı, kadın/erkek beklenen yaşam süresi, belediye meclisinde kadın/erkek oranı, kadın muhtar oranı, İl milletvekilleri arasında kadın sayısı ve oranı, STK ve sendika yönetimlerinde kadın/erkek oranı gibi sayısal veriler üzerinden kadın ve erkek oranlarının birbirine yakınlığı sağlanmaya ve sonrasında eşitlenmeye çalışılmaktadır. Bu yaklaşımda çoğunlukla erkek cinsiyeti baz alınarak, kadın erkeğe eşitlenmeye çalışılmakta, eşitlik erkek üzerinden tanımlanmaktadır. Bu da bir bakıma kadının ikincil konumda olduğu ön kabulünü yansıtmaktadır. Aynı zamanda erişilmesi hedeflenen kadın rolleri batılı kadın üzerinden geliştirilmiştir. Bu şekilde tektipleştirici, yerel özellikleri olmayan bir kadın algısı dayatılmaktadır.

Toplumsal cinsiyet çalışmalarında temel kavram “eşitlik” olmasına rağmen, kadının mevcut durumda dezavantajlı konumda olduğu ve bu nedenle pozitif yönde ayrımcılığa tutulması gerektiği de savunulmaktadır. Örneğin kadına esnek çalışma zamanları sunulması, kota uygulamaları, çeşitli sektörlerde öncelik verilmesi gibi uygulamalar eşitlikten ziyade pozitif ayrımcılık kavramı üzerinden inşa edilir. Burada eşitlikten ziyade farklılık vurgusu öne çıkmış, kadın ve erkeğin farklılaştığı alanlarda kadının dezavantajlı konuma düşmemesi için farklı uygulamalar gerçekleştirilmesi gündeme getirilmiştir. Pozitif ayrımcılık uygulamalarıyla eşitlik kavramının getirdiği dezavantajlı pozisyonlar ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır. Bu uygulamalarda eşitlik yerine yeni bir ilke olarak “farklılık” devreye girmiştir.

Eşitlik anlayışının dezavantajlı yönlerinin tamamlanmasına yönelik de ele alınabilen farklılık ilkesi, İslami gelenekteki “tamamlayıcı” cinsiyet rollerine daha yakın bir tablo sunmaktadır. Eşitlik üzerinden yürütülen kadın çalışmaları, genellikle dinleri eşitsiz ilişkilerin, ataerkil yapıların meşrulaştığı alan olarak görmektedirler. Oysa dinlerde kadın ve erkeğe farklı roller yüklenmesine rağmen, değer veya nitelik olarak bir cinsin öne geçmesi söz konusu değildir. Bu noktada cinsiyet rollerinin toplum tarafından şekillenmesinden ziyade, cinsiyet rollerine biçilen değerin ideolojiler veya toplumlar tarafından belirlendiği söylenebilir. Hâkim ideolojiler, maden işçisi olmaya veya ev içi rollere olumlu bir değer biçmeyip, yönetici ya da mühendis olmaya, gelir kazanmaya önemli değerler biçmiştir. Değer biçtiği alanlarda da kadını ve erkeği birbirinin tamamlayıcısı olmaktan ziyade rakip olarak konumlamıştır. Bu durumla ilgili artık sol feminist eleştiriler de söz konusudur. Bu eleştirilerden birisi ücretsiz bakım işi olarak kodlanan işlerin, ücretli piyasa işi olarak zengin kadından yoksul
kadına devredildiğini ve bunun da cinsiyet eşitsizliğinde sadece sınıfsal bir değişime neden olduğunu söylemektedir. Buradan hareketle eşitlik politikalarının feminist taleplerin yerine getirilmesinden ziyade araçsallaştırıldığı ifade edilmektedir.   Aynı zamanda bu eleştiriler, toplumlarda tek eşitsiz ilişkinin cinsiyetler arasında olmadığını, diğer eşitsiz ilişkiler çok yoğunken (ırksal eşitsizlik, sınıfsal eşitsizlik vb.) cinsiyet eşitliği politikaları uygulamanın zorluğundan bahsetmektedirler.   

Tamamlayıcı nitelikteki ele alınan toplumsal cinsiyet görüşü “adalet” kavramı ile yakın ilişkilidir. Eşitliğin kadın ve erkeği mağdur bıraktığı pek çok alana rağmen, bir ilke olarak tamamlayıcılık, farklılıklarla savaşmak yerine, onları değerli hale getirir, farklılık üstünlük olarak ele alınmaz. İslami perspektifle ele alındığında Allah erkeği ve kadını yaratmış, onları kendilerine verilen sorumlulukları üstlenmeye çağırmıştır. Cinsiyetlere yüklenen bazı sorumlulukların farklı olması bir eşitsizlik olarak değerlendirilmemekte, sadece yaratılıştan gelen farklılığın bir sonucu olarak görülmektedir. Kadın veya erkeğin değer ölçüsü, onların kendi yapıp ettiklerine bağlı olarak değişmektedir.  Bununla ilgili Ahzab Suresi 35. ayeti değer biçilen alanları göstermek için örnek verilebilir: “Şüphesiz, Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar, mü’min erkekler ve mü’min kadınlar, gönülden (Allah’a) itaat eden erkekler ve gönülden (Allah’a) itaat eden kadınlar, sadık olan erkekler ve sadık olan kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, saygıyla (Allah’tan) korkan erkekler ve saygıyla (Allah’tan) korkan kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar, Allah’ı çokça zikreden erkekler ve (Allah’ı çokça) zikreden kadınlar; (işte) bunlar için Allah bir bağışlanma ve büyük bir ecir hazırlamıştır.

Kadın ve erkeğe eşitlik perspektifinden yüklenen roller, daha çok kadını erkeğe yakınlaştırma olarak işlev görmekte ve bu durum daha ziyade kadına zarar vermekte, onu sürekli bir yarış içerisine hapsetmektedir. Toplumsal rollerde eşitlik yerine, farklılıklar temelinde adalet ilkesinin gerçekleştirilmesi, pozitif ayrımcılık olarak ele alınan politikaları da kapsayıp, daha geniş alanda kadın ve erkeğe hakkını teslim edecektir. Buradaki temel sorun, cinsiyet rollerinin farklılaşması değil, bu farklara biçilen değerde yatmaktadır. Biçilen değer de artık feminist teorilerde dahi eleştirel şekilde ele alınan neoliberal kapitalist politikaların bir çıktısı olarak karşımızda durmaktadır. Kadının kendi çocuğuna ev içi bakım vermesi fırsat eşitsizliği olarak değerlendirilirken, başka bir kadının bakıcı rolünde başkasının çocuğuna bakım vermesi istihdam olarak ele alınabilmektedir.

Cinsiyetlere ilişkin tamamlayıcılık ilkesinden hareketle kadın ve erkeğin doğasına ilişkin rol dağılımlarının gerçekleştirilmesi, cinsiyetler arasında adaletin gerçekleştirilmesine olanak sağlayarak, eşitlik politikalarının ortaya çıkardığı mağduriyetleri de giderebilecektir.  Bu perspektif, adil olanı yansıtmasına rağmen pek çok eleştiriye muhataptır. Çünkü kadın meselesi sosyolojik veya psikolojik yönünden ziyade politik bir mesele olarak karşımızda durmaktadır. Nazife Şişman’ın ifadesiyle: “Kadın meselesine tarafsız bir noktadan bakmak mümkün değildir. Zira bu bir tarafıyla kültürel, bir başka yönüyle dini ve ahlaki bir meseledir. Bu nedenle hayatta neyin önemli olduğu sorusuna farklı cevaplar veren kimselerin, bu hususta ortak dil kullanmaları söz konusu olamaz.” Cinsiyet çalışmalarında kendi değer kıstaslarımızı ele alan çalışmalar yürüterek, Batılı kavramsal hegemonyaya mahkûm olunmaması, üzerimizde ödev olarak beklemektedir.

Meryem Şahin kaleme aldı.


Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir