Çağın Vahdet Öncüleri

Paylaş

 “İşte bu, benim dosdoğru yolum. Artık ona uyun. Başka yollara uymayın. Yoksa o yollar sizi parça parça edip O’nun yolundan ayırır. İşte size bunları sakınasınız diye Allah emretti.” [1]  

Tevhid ve vahdet varlığın farklı yönleriyle birbirini tamamlayan cüzlerdir. Tevhid aşkın olan varlığı birlemek iken vahdet yaratılış sahasında aşkın olan karşısında birleşmektir. İslam’ın bütün felsefi, irfani, ahlaki, kelami ekolleri varlık âlemindeki vahdetçi anlayışı vurgulayıp, tevhid ve vahdet anlayışını kendi düşünce yapılarının ayrılmaz parçası olarak nitelendirmiş bulunuyorlar. Âlim ve bilginlerin de vurguladıkları gibi beşeri toplumda hakiki vahdete yöneliş, tevhid inancının cilveleri ve yansımalarından biridir. Buna karşılık, çoğulcu anlayış, maddecilik ve şirkin bariz özelliğidir. Vahdete dair her bir çaba ‘seyr-i ilahi’de gerçek adımlardır.

Hz. Peygamber var olan ayrılıkları, husumetleri, kavmiyetçi mantığı ortadan kaldırıp bir birlik ortamı kurmuştu. Vefatını izleyen yıllarda hem onun tam vahyi yetkisine sahip olunamaması hem iktidara gelmek isteyenlerin muhteris tutumları neticesinde oluşan tarihi ayrılıklar günümüze kadar varlığını sürdürmüş ve ümmet olmanın varlık şartı olan ‘vahdet’ ulaşılmak istenen bir ideal olarak önümüzde kalmıştır. Halifelik sistemi ile bir merkezde, bir yönde veya bir stratejide toplanılmaya çalışılan ümmet, günümüze kadar birçok kırılma yaşamıştır. Hilafetin ilgası ise bu önemli noktalardan bir tanesidir. Sembolik de olsa bir kurum olarak Müslümanların siyasal temsili konumda olan Osmanlı’nın çöküşü kritik zaman dilimlerini ifa etmektedir. Tam bu dönemlerde kimileri için maslahaten, kimileri için zor bir durumda kalan ümmeti bir araya toplama çabası olarak “İttihad-ı İslam” reçeteleri yazılmış ve uygulanabilirliği için çaba gösterilmiştir. Farklı unsurlardan, farklı ırklardan bir toplum yapısına sahip olan Osmanlı, milliyetçiliğin yaygınlaştığı dönemlerde İslam üst çatısı altında kalabilmeye çalışmıştır. İttihad-ı İslam çıktığı dönem ve şartlar itibariyle Osmanlı’yı kurtarma stratejisidir. Dâhili olarak İslamcılık; harici olarak da İttihad-ı İslam siyaseti benimsenerek Avrupa ve Rus emperyalizmine karşı durulmaya çalışılmıştır. Bunu resmi politika olarak benimseyen II. Abdülhamit, sıkıntılı dönemlerde otuz üç yıl tahtta kalmayı başarmıştır.

İslamcılığın doğuşu İttihad-ı İslam ile aynı zamana denk geldiği gibi içkin bir hal de arz eder. 19. yy ’da yapılan bu çağrı, Müslümanların en büyük iç ve dış çöküş yaşadığı döneme denk gelir. Bu fikrin mimarı sayılabilecek ve Abdülhamit’i etkileyen isimler arasında olan Cemalettin Afgani’dir. Fikri mesaileri sırasında Osmanlı’ya toplumsal ve fikirsel alanlarda eleştirilerini yönelten Afgani, başkentin Avrupa’da olmasından ziyade hilafet merkezinin İslam milleti içinde olmasını savunuyordu. Araplar ile Türkler arasındaki ilişkileri sağlamlaştırmak için Arapçanın resmi dil haline getirilmesini gerektiğini düşünüyordu. Tüm bunlardan etkilenen Abdülhamit, “Hicaz Demiryolları Projesi” gibi ümmeti toparlayıcı ulaşım ve iletişimi artırıcı hamlelerde bulundu. Arapçayı resmi dil ilan edip, Yahudilerin bir araya gelmek için İbraniceyi ihya etme çalışmalarını örnek göstererek dile önem verdi. Hicaz’ı ümmetin ilim irfan merkezi yapmak istedi. Roma nasıl kapitalin merkezi ise Mekke-Medine de İslam’ın merkezi olacaktı. Böylece İttihad-ı İslam’ı üç temel öğede toparlamıştır: Yılda bir kere tüm ümmetin toplandığı hac, siyasi bir gücü temsilen merkeziyet anlamında hilafet ve ilmin geliştirilmesi. Batının İslam âlemini istila ettiği dönemde ortaya çıkan Afgani, kurtuluşu yalnızca İslam’da görüyordu. İslam ümmetinin bu kanun ve esaslara uyduğu müddetçe sömürgeye karşı durabileceğini düşünüyordu. “İslami bağ, İslami birlik bu ümmeti bir araya getirecek unsurlardır. Ümmetin farklı kavimlerden oluştuğunu farklı kralları olduğunu farklı vatanları olduğunu kabul ederek bunları birleştirecek unsur Kur’an bağıdır.”[2] diyerek birleştirici unsurlara atıf yapıyordu. Sömürgeciliği sadece ihtilal ve serveti yağmacılıktan ibaret olmadığını fark eden Afgani, İslam ekonomisi için çağrıda bulundu. Müslümanların sermayesi yine Müslümanlardır. Yabancı şirketlere yönelik yapılan kapitülasyonlara karşı çıktı.

Bu dönemlerde yaşayan diğer bir ilim ve dava adamı da Bediüzzaman’dır. Onun vahdet fikri ilimden geçmektedir. Doğu’da üniversite kurmak için Abdülhamit ile görüşmeye çalışmıştır. Nursi’nin en büyük amaçlarından biri Kafkaslar, Ortadoğu ve Doğu-Batı arasında bir koridor olan Van’da Medresetü’l Zehra isimli üniversite projesiydi. Bediüzzaman’a göre: “Temel gaye ittihad ve dayanışma olduğuna göre İttihad cehaletle olmaz. Fikirlerin imtizacı ile olur.” Yaşanılan parçalanmanın çaresini şu sözleri ile dile getirmiştir: “Azametli bahtsız bir kıtanın, şanlı talihsiz bir devletin, değerli sahipsiz bir kavmin reçetesi İttihad-ı İslam’dır.”[3] İttihadı zamanın en büyük farzı gören bu çalışmaların gizli yapılmaması gerektiğini dair şöyle der: “İhfa, havf, riyadandır. Farzda riya yoktur. Bu zamanın en büyük farz vazifesi, İttihad-ı İslâmdır. İttihadın hedef ve maksadı; o kadar uzun, münşaib, muhit merakiz ve meabid-i İslâmiyeyi birbirine rabtettiren bir silsile-i nuranîyi ihtizaza getirmekle, onunla merbut olanları ikaz ve tarîk-i terakkiye bir hâhiş ve emr-i vicdanî ile sevketmektir.”[4]

Hindistan’ın Hindular ve Müslümanlar arası bölünmek üzere uğraşıldığı dönemde yaşayan Mevdudi, ‘Vahdet Kitabı’nda ayrılıkçı unsurları tanımlayıp bunların hiçbirinin akli temele dayanmadığını tamamen duygusal ve maddi imtiyazlardan geldiğini açıklığa kavuşturmuştur. “Bölücülük vasfını savunanların münevver fikirlere sahip dimağlar karşısında dayanacak bir şeyleri yoktur. Bu yersiz imtiyazları olsa olsa yaşatan ve ayakta tutmaya çalışan sadece cehaletin kısır düşünce ve dar görüşlüler olabilir. İnsanların kafası ilim ve kültür nuruyla beslendiği takdirde bu zihniyetin perdesi açılarak bu karanlık kolayca görülecektir. Bu sonuca varmak için gerçekten insanların basiretinin marifet nuruyla parlaması şarttır.”[5] Mevdudi bu aydınlanmanın gerçekleşmesinden sonra insanın cevherindeki gerçek birliğe ulaşacağını söyler.

“ O sizi birbirine katıp kiminizden kiminizin hıncını tattırmaya kadirdir.”(En’am 165/65)

Mevdudi bu ayeti tefsir ederken, ayrımlar ahlaka ve amele göre ayrılmadığı müddetçe Allah’ın azabını hak eden ayrılıklar olduğunu söyler ve devam eder; “İhtilaf takvaya dayanmazsa eğer sırf maddi ve hissi ilkelere dayanır.”[6] İslam toplumu ile batı toplumunu oluşturan mayaları şu şekilde kıyaslar: “İslam toplumunu oluşturan maya birleştirici ham maddeleri almış ayrıştırıcı unsurları bırakmış ve bunları iman ve salih amel ile birleştirmiştir. Millet bahsinde ve kavmiyet telakkisinde İslam esasları ile batının ilkeleri arasında tam bir tezat mevcuttur. Batıda kuvvet ve hayatiyet kaynağı sayılan ilkeler İslam’da tam aksine; zaaf ve felaketin kaynağıdırlar. Batıda ab-ı hayat zannedilen şey İslam’da tam öldürücü bir zehirdir. “[7]

İlmiyle meşhur Sadr ailesinden gelen ve Lübnan’daki Emel Hareketi’nin kurucusu Musa Sadr ise tüm çabalarını vahdete ayırmış ve bu konuda ciddi mesafeler kaydetmiş biri olarak önemlidir. Yıllar önce Kaddafi ile görüşmesinden sonra ortadan kaybolan ve hakkında farklı rivayetler bulunan Sadr, vahdeti Filistin Meselesinin halledilmesi için Allah’a karşı bir borç görmüştür. Lübnan gibi kozmopolit ve mezhep savaşlarının acısının yaşandığı bir ortamda Hristiyanlar ile birlikte ortak müşterekte buluşmayı hedeflemiş ve onların sevgisini kazanmıştır.  Kendisi Şii ekolünden gelen İmam Musa Sadr, Lübnan’ın Sünni müftülerinden Muhyiddin Hasan ile iyi ilişkiler geliştirmiştir. Gittikleri her yere birlikte giden ikili, mübarek günlerde beraber kürsüye çıkmışlardır. Şii ve Sünnilerden oluşan cemaat bir araya gelip vahdet tablosu oluşturmuşlardır. İmam Musa Sadr, Lübnan’ın Ehl-i Sünnet müftüsü Şeyh Halit Hasan’a yazdığı tarihi mektupta vahdetin “fevkalade bir çaba ve insanın derunundan, telaşından ve gece gündüz çalışmasından kaynaklı özel bir çabayla müyesser olabileceğini” ifade etmiştir. Yine aynı mektupta vahdet için gerekli şeyleri sıralamıştır. Öncelikli olarak fıkhın birleştirilmesi gerektiğini söylemiştir.  Bunun için Kuran’dan sonra ikinci kaynak sayılan hadisler üzere çalışmalar yapılmış ve ittifak edilen hadisler kitaplaştırılmıştır. Bunların yanında dini törenlerin beraber icra edilmesi, ilmi yöntemlerle hilalin ufukta gözlenmesi ile ortak bir bayram gününde karar kılınması, herkesin kabul edebileceği tek bir ezana indirilmesi gibi çalışmaları, görünür alanda da vahdeti arzuladığının nişanesidir.  Kurduğu gerçek diyaloglar sayesinde vahdet isteğinin samimiyetine herkesi inandırmış ve mümkünlüğünü ortaya koymuş biri olarak ardında güzel bir miras bırakmıştır.

Fıkhi vahdet alanından söz sahibi olan icraatleri ile çığır açan biri de ezher eski şeyhlerinden, Mahmud Şeltut’dur.  Afgani, Reşit Rıza ve Abduh ile gelen silsilenin öğrencisi olan Mustafa el-Meraği’den etkilen Şeltud yaptığı fıkhi çalışmalarla kalıcı bir iz bırakmıştır. Mezhepler arası mukayeseli hukuk dersini İslam Hukuk Fakültesinde (Külliyetü’ş-şerî’a) dördüncü sınıf müfredatı içerisine yerleştirmiştir. Ali es-Sayis ile birlikte bu konuda ders kitabı niteliğinde bir eser de telif etmişlerdir. Eserinin girişinde bu yöntemin fıkıh çalışmalarında yeni bir metot olduğunu belirterek bunun esasının, tüm deliller ortaya konulduktan sonra alışageldiği mezhep taassubundan kendini soyutlayarak, bizzat kendisini adil bir hakem sayarak adaletli bir hükme varması düşüncesine dayandığını ifade etmiştir. İslam hukuku alanında atmış olduğu en büyük adımlardan birisi de Ca’feri mezhebine göre fetva vermenin ve amel etmenin caiz ve meşru olduğu görüşüdür. Ca’ferîliğin de diğer dört mezhep gibi fıkhî bir ekol olduğunu söylemiştir. Hanefî, Maliki, Şafiî, Hanbelî, Ca’ferî, Zeydî, İbazî ve Zahiri mezheplerinin her birinin İslam Üniversiteleri’nin en eski ve en önemlilerinden biri olan Ezher’de hem tedris edilmesini hem de fetvaya kaynak olmasını sağlayan sistemi kurmuştur.[8]

Aliya İzzetbegoviç’e Bosna halkı Avrupa’nın ortasında yaşadıkları kıyımla mücadele ederken diğer Müslümanların yardımı sayesinde güven duymuşlardır. Aliya “Tarihe Tanıklığım” adlı kendi dilinden hayatını ve savaş hatıralarını paylaştığı kitapta İslam Ülkeleri’ne yaptığı ziyaretler ve değerlendirmeler yer alıyor. Müslümanlar olarak geniş bir aileye sahip olduğumuzu satır aralarında daha iyi hissedebiliyorsunuz.  Vahdetin ihtiyacını bizatihi hisseden biri olarak İsrail’in İslam dünyasının ortasında kurduğu gettoyu nasıl ayakta tuttuğunu birlik olmalarıyla açıklar ve Müslümanlara şöyle seslenir: “Eğer bütün dünya Yahudileri adil olmayan ve saldırgan bir savaşı desteklemek için bir araya gelmişse, adil bir barışı temin maksadıyla Müslümanların yine adil olan bir savunmada organize olmalarına daha fazla hakları vardır.” Birlik olmamamızı acizlik ile açıklayan Aliya, “Aciz kimsenin adil olması da mümkün değildir.” der. İslam ülkelerinin ve dünyanın geleceği için Müslümanların adaleti dünyaya temin edecek tek din olarak görür. Dünyaya hâkim olmak isteyen megaloman ve maceraperest kimseler bizim siyasi olarak güçlü bir birlik kurmamamızdan dolayı fırsat verdiğimizi söyler. “Başımıza gelenler bizim yapıp ettiklerimiz yüzündendir.” ayetinin günümüze yansımasını tefsir edici bu sözleriyle farkını da ortaya koyar.

İran İslam Devrimi’nin irfani ve siyasi lideri İmam Humeyni de son dönem vahdet çağrısının başı çeken isimlerindendir. Şii toplumunda gerçekleşen devrimi tüm ümmete ve insanlığa adayacak kadar vahdeti önemsiyordu. Şii dünyasının asırlardır azınlık kalması ve Ehlisünnet ile sağlıklı ilişki kurulamaması dolayısıyla yaşanan sıkıntıyı en derinden hisseden kişilerdendi. İmam Humeyni, vahdeti, İlahi bir yükümlülük, şer’i bir farz ve halk kesimlerinin temel bir ihtiyacı olarak nitelendiriyor; âlimler, bilginler, aydınlar ve İslam beldeleri yöneticileri ve hatta hükümdarlarının büyük bir yükümlülük ve sorumluluk taşıdıklarına inanıyordu. İmam Humeyni’nin inancına göre; vahdet, kendine özgü şartları ve toplumsal stratejisi gerçekleştirilemezse kendiliğinden sağlanamaz, gerçekleştirilirse bile kalıcı olamaz. Bunun için bedel ödemek gerekir. Vahdetin gerçekleşmesi ise gaybi yardıma bağlıdır.

Tefrikanın şeytandan ve vahdetin Rahman’dan bir bereket olduğunu ifade eden İmam Humeyni şöyle devam eder. “Rahmetle özleşen bu olgunun devam etmesine çalışmalıyız. Yapılan çalışmadan maksat; ilkin İlahi olmamız, Allah yolunda hizmet etmemiz, Allah’ın emrine itaati özümsememiz, kendimizi O’ndan ve O’na doğru bir varlık olarak bilebilmemiz gerekir. Bu mananın ikinci anlamı vahdet ve insicam üzerine gerçekleştirilir. Çünkü tefrika şeytandandır, vahdet-i kelime ve ittihat ise Rahman kaynaklı bir olaydır.”

Devrimin öne çıkan sloganlarından olan “La Şiiye la Sünniye İslamiye İslamiye”dir. Küfrün tek millet olmasının karşısında en güzel çağrı olan bu çağrı devrimin de kimliği olmuştur. Diğer bir vahdet adımını da Hicri Takvim esasınca Ehl-i Beyt rivayetlerinde 17 Rebiülevvel ve Ehl-i Sünnet rivayetlerinde 12 Rebiülevvel olan Peygamber Efendimizin kutlu doğum haftasının ihtilafına bulduğu çözümde görürüz. Müslümanların vahdet ve birliğine yardımcı olması için İmam Humeyni bu iki tarihi tek haftada toplayarak “vahdet haftası” ilan etmiştir.

İmam Humeyni gibi kişileri mezhep üstü değerlendirmek gerekir. O zaman yaptığı çağrının daha iyi anlaşılacağı kesindir. Vahdet gibi bir konuda bile vahdeti kimin söylediğine bakarak niyet okuması yapmamız vahdetin önündeki engellerden biridir. Bu anlamda Şia ulemasından gelen vahdet çağrılarına adaletle yaklaşmamış oluruz.

Bu ulema ve âlimlerin yanında siyasilerden önemli çalışmalar yapan kişilerden biri de Necmettin Erbakan’dır. REFAHYOL İktidarı sırasında kısa bir dönemde Avrupa Birliği modellemesinden yola çıkarak D8 Projesi İslam ümmetinin kalkınması ve dayanışması açısından eşsiz bir proje özelliği taşıyordu. Ümmetin kaynaklarını ümmetin içine akıtan ve ortak para birimiyle ekonomik bir alternatif oluşturan proje vahdet için en somut adımlardan biriydi.

İslamcılığın doğuşundan günümüze kadar vahdet çağrılarını aktarmaya çalıştığımız yazımızda maalesef son dönem vahdet açısından kötü bir tablo içermektedir. Artık İslam Birliği’nin ütopya olduğu değerlendirmeleri yapılmaktadır, ama üstte de düşüncelerinden etkilendiğimiz dava adamlarının söylediği gibi kolay olmayan bu iş büyük bir çabanın ardında saklıdır ve Allah’ın “hayır ümmeti” diye belirttiği o topluluk rahmetinin eseri olarak ortaya çıkacaktır. Vahdet meşalesi cılız bir şekilde yansa da, sesler kısılsa hatta özelikle susturulsa bile bu uğurda Allah’ın ayetini gerçekleştirmek için mücadele erleri elbet olacaktır. 

 

 

[1] En’am, 161

[2] https://serdargunes.files.wordpress.com/2012/06/cemaleddin-afgani-ve-mc3bccadelesi.pdf

[3] http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=1018

[4] http://www.ittihad.com.tr/ittihad-i-islam-nedir-ve-neden-gereklidir

[5]Mevdudi, Vahdet, s. 24

[6]

[7] s. 78

[8] http://urvetulvuska.net/mahmud-seltt-un-hayati-dusuncesi-ve-eserleri-murat-simsek_d91855.html


Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir